Vize, artık bir evrak işi değil; gençler için bir sınav… Birilerinin “sınır” dediği şey, onların özgürlük hayalleri…
Vize almak için istenen belgeleri bir düşünün. Banka hesap dökümü, öğrenci belgesi, sigorta, uçak biletleri, kalacak yerlerin adresleri ve çok daha fazlası… Bu kadar kağıdın arasında kaybolan ne? Elbette hayaller… Kendi kültürünü tanıtma, başka bir dünyayı görme, farklı insanlarla tanışma hayalidir aslında. Ama bu kadar “döküm” arasında insanın ne heyecanı kalıyor, ne yeni bir şeyler yapma isteği…
Bir gençle konuşuyorum. 21 yaşında, mühendislik öğrencisi… “Her şeyi eksiksiz teslim ettim” diyor. Ama yine de vize çıkmamış. Sebep? “Geri döneceğinize dair yeterince güvence sunamamışsınız.”
21 yaşında bir insanın ne kadar “garantisi” olabilir ki? Gençlik zaten garantiye alınmayan bir dönem değil mi?
Kimi ülkeler, kendi gençlerine dünya vatandaşlığı fırsatı sunuyor. Ama bizim gençler, kendi ülkelerinden çıkabilmek için bin bir engel aşıyor. Sonuç? Bir nesil, dünyayı keşfetmek yerine sınır kapılarında bekliyor. Erasmus gibi programlar bile artık erişilmesi zor bir lüks.
Bir an düşünün. Başvuru yapıyorsunuz, sırf görmek istediğiniz bir ülke var diye. Ama size diyorlar ki:
“Hayır, biz seni istemiyoruz.”
Siyasi kutuplar normalde birbirine selam vermezken bu kez el sıkıştılar. Peki, sonuç? Ülke siyasi ve ekonomik bir bilinmeze sürüklendi.
Herkesin bu tabloya bir yorumu var:
Mathilde Panot (France Unbowed lideri): “Demokrasi kazandı!”
Marine Le Pen (Ulusal Birlik lideri): “Bu bir zafer değil ama başka çare yoktu.”
Valérie Pécresse (Paris bölgesi başkanı): “Ülke için kara bir gün.”
Fikirler farklı ama herkes kaosu görüyor. Emmanuel Macron’un istifası sadece muhalefetin hayali olabilir.
Görev süresi 2027’ye kadar devam ediyor.
Kurum; “Biz bu sorunu çözmek adına; 15 maddeden oluşan 'İzmir Körfezi Acil ve Kısa Vadeli Eylem Planımızı' milletimizle paylaşmış durumdayız. Orta ve uzun vadeli eylem planlarımızı da çok yakında açıklayacağız. Ve altını çiziyorum, bu işin takipçisi olacağız. İzmir Körfezi’nin, umursamaz ellerde heba olmasına, 'her seçim öncesinde Körfez’de kulaç atacağız deyip tek bir olumlu adım atmayan zihniyete' müsaade etmeyeceğiz. Ben Çevre Bakanı olarak diyorum ki; bunu herkes not alsın, o Körfez bir zahmet temizlenecek. Büyükşehir Belediyesi bir zahmet sorumluluklarını yerine getirecek. Yapması gerekenleri yapacak. İlgili herkese vazifelerini hatırlatmaya, İzmir halkı ve milletimiz adına devam edeceğiz" demişti.
Ardından da CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Kurum'un İzmir Körfezi’nden getirdiğini söylediği deniz suyu şişesini göstermesine tepki göstermişti.
Ve Özel "Çevre Şehircilik Bakanı dün vicdanını göstermiş orada. Yalandan getirdiği o karanlık, Çevre Şehircilik Bakanı’nın kara vicdanıdır” diyerek bakan Kurum’u ağır eleştirmişti.
İzmir körfezi üzerinden siyasi tartışmalar devam ediyor. Geçen gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ne istedikleri, ne yapmaya çalıştıkları belli değil. Çevre politikalarının çerçevesi de aynı şekilde tutarsızlıklarla dolu. Lafa gelince ‘çevreciyiz’, ‘doğayı seviyoruz’ diyorlar; ama İzmir Körfezi'nin kirlemesini önleyecek dişe dokunur hiçbir adım atmıyorlar. Balıklar ölmüş, kötü koku almış başını yürümüş; bunların umurlarında dahi değil" dedi.
Anlayacağınız bu ve benzeri açıklamaları daha çok duyacağımız belli...
Aslında bu konu İzmir’i, Türkiye’nin dış ticaretini yakından ilgilendiriyor.
İhracat odaklı bir ekonomi anlayışını benimseyen Türkiye için körfezin kirliliği kadar derinliği de ayrı bir tartışma konusu...
Avrupa bu konuda ciddi bir adım attı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen, geçtiğimiz günlerde Danimarka’dan Dan Jørgensen’i Avrupa’nın ilk Konut Komiseri olarak atadı. Konut, artık Avrupa’nın bir numaralı önceliği. Hatta bir adım daha ileri giderek “Avrupa Uygun Fiyatlı Konut Planı” nı başlattılar.
Viyana, dünyaya örnek olmayı sürdüren bir şehir. “Ortak iyilik için konut” felsefesini benimseyen bu şehir, sosyal konut politikalarıyla fark yaratıyor. OECD bile Avusturya’nın modelini övgüyle anlatıyor. Bugün Viyana’da uygun fiyatlı ve enerji tasarruflu evlerde yaşayan binlerce insan var. Üstelik bekar anneler ve yaşlılar gibi savunmasız gruplar öncelikli olarak destekleniyor.
Fakat işin aslı şu…
Şehirler bu konuda ne kadar çaba gösterirse göstersin, yalnız başlarına yeterli olamıyorlar. AB’nin ve ulusal hükümetlerin desteği olmadan da bu sorunu çözmenin imkansız olduğu biliniyor.
Türkiye’nin de işi kolay değil. Pandemi sonrası artan enflasyon, inşaat maliyetlerini fırlattı. Kiralar ve ev fiyatları yalnızca büyükşehirlerde değil, Anadolu’nun pek çok kentinde de korkutucu boyutlara ulaştı. Özellikle gençler, hayata sıfırdan başlamak bir yana, bir ev sahibi olmayı neredeyse hayal bile edemiyor.
Hükümetin TOKİ projeleri, dar gelirli ailelere umut olmaya çalışıyor. Ancak bu çabalar ne yazık ki, nüfusun geniş bir kesimine ulaşmakta yetersiz kalıyor. Türkiye’nin acilen kapsamlı bir konut stratejisine ihtiyacı var. Bunun içine sosyal konutlardan enerji tasarruflu yapılaşmaya, kent merkezlerinde uygun fiyatlı kiralık konutlar yaratmaktan kooperatif modellerine kadar birçok çözüm eklenmeli.
Avrupa Yatırım Bankası’nın önerdiği finansal platformun, şehirlerin karşılaştığı mali zorluklara çözüm olabileceği konuşuluyor.
Türkiye için de benzer bir yaklaşım gerekiyor. Belediyeler, merkezi hükümetin desteğiyle bu konuda daha fazla söz sahibi olmalı. Viyana’nın başarısı, yerel yönetimlerin inisiyatif almasıyla mümkün oldu. Biz de kendi şehirlerimize daha fazla yetki vererek, konut politikalarını yerelleştirmeliyiz.
“Basmane Çukuru” olarak bilinen alan, yıllardır süregelen bir sorunun simgesi haline geldi. Boşluğu kadar, İzmir’in çözüm üretme konusundaki zorluklarının da bir metaforu. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’ın son açıklamaları bakalım bu düğümü çözmeye yetecek mi?
“Nitelikli bir proje hazırlandı. Kent estetiğini bozmayacak, yüksek ve çirkin bir yapı inşa edilmeyecek.”
Bu ifade Basmane Çukuru’nun artık İzmir’in eksikliklerini değil, estetik duyarlılığını temsil edeceği bir dönüşümü müjdeliyor. Koruma Kurulu’nun onayladığı yeni planla birlikte, bu alan sadece fiziksel bir yapı değil, İzmir’in geçmişte yaptığı hatalardan ders alıp geleceğe umutla baktığının bir kanıtı olacak.
Hilton Oteli de İzmir’in zihinlerindeki başka bir sembol. Bir dönemin ihtişamını, İzmir’in yükselişini temsil eden bu yapı, bugün yeniden değerlendirilme sürecinde. Başkan Tugay’ın açıkladığı gibi belediyenin hisselerini satma ihtimali gündemde. Ancak burada kritik soru şu: Hilton sadece bir otel mi, yoksa İzmir’in tarihine kazınmış bir kimlik mi?
Hilton’un geleceği, İzmir’in geçmişini nasıl sahiplendiğiyle ilgili bir sınav. Eğer bu yapı yenilikçi bir yaklaşımla değerlendirilirse, bir zamanlar İzmir’in modern yüzünü temsil eden Hilton, geleceğin İzmir’ine de hizmet eden bir sembol olabilir.
Semboller, kentlerin hafızasında ve insanların zihinlerinde yaşayan hikayelerdir. Basmane Çukuru ve Hilton, İzmir’in zihinsel haritasında yıllardır çözüm bekleyen düğümler gibi duruyor. Ancak bu düğümler çözüldüğünde, sadece fiziksel sorunlar değil, zihinsel bariyerler de aşılabilir.
Bu hikayeler, bize hayatın kendisini de hatırlatıyor. Hayatta bazen çözülmesi imkansız görünen sorunlar, bir adımla bambaşka bir yola evrilebilir. İzmir için bu semboller, kentin geçmişiyle yüzleşip geleceğine daha sağlam bir temel atmasını sağlayabilir.
Başkan Tugay’ın açıklamaları, bu iki projede önemli adımlar atıldığını gösteriyor. Basmane Çukuru’nda estetik kaygılarla hazırlanan proje ve Hilton Oteli’nin geleceğine dair belirsizliklerin netleşme süreci, İzmir’in yıllardır beklediği bir çözüm umudu.
Kurucular arasında turizmin önemli isimleri var.
Başkan Moris Kohen Kasar (Moris Turizm), Hande Arslanalp (Italtur), Ahmet Kozikoğlu (Vista Turizm), Muammer Güner (Eltra Turizm), Tarık Sökmenoğlu (Türk Ekspres) bu isimlerden...
Turizm dünyanın en dinamik sektörlerinden biri. Pandemi sonrası yeniden şekillenen seyahat alışkanlıkları, teknolojik dönüşümler ve paylaşım ekonomisi trendleri, geleneksel turizm anlayışını hızla değiştiriyor. KURAP, iki temel hedefiyle dikkat çekiyor. Kalifiye eleman yetiştirmek, teknolojik gelişmelere hızla adapte olmak...
Bu hedefler, yalnızca kurumsal acentelerin değil, tüm sektörün geleceği için hayati bir öneme sahip.
Son yıllarda turizmde uzmanlık alanları giderek daralıyor. KURAP ise bu noktada fark yaratmak için proaktif bir yaklaşımla hareket ediyor. Kurumsal seyahat hizmetlerinde yaşanan sorunlara çözüm aramak, uluslararası modelleri incelemek ve sektörü geleceğe hazırlamak gibi bir misyon edinmişler.
Otel ve uçak rezervasyonlarının internet üzerinden yapılması, Airbnb gibi paylaşım ekonomisi platformlarının yaygınlaşması, teknolojinin artık sektörde temel bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Bu nedenle, KURAP’ın teknolojiye adaptasyonu hızlandırma hedefi, sektör için büyük bir kazanım olacak.
Musk’ın, SpaceX’te uzaya roket gönderen, Tesla ile elektrikli otomobil devrimini başlatan o kararlı tavrını biliyoruz. Şimdi aynı Musk, ABD’nin devasa bürokrasisini yeniden şekillendirecekmiş. Hükümetin “DOGE” isimli departmanında (ki bu kısaltma bile Musk’ın mizah anlayışını ortaya koyuyor) çalışanlar artık evlerinden çıkacak, ofislerin yolunu tutacak.
Bu adım, sadece ABD için değil, dünya çapında da evden çalışma üzerine süregelen tartışmaları yeniden alevlendirebilir. Pandemi sonrası, pek çok hükümet ve özel sektör şirketi çalışanlarını ofislere geri çağırmaya çalıştı.
Almanya’da Volkswagen, hibrit modelin kalıcı olması gerektiğini savunurken, Japonya’da bazı şirketler “evden çalışma modeli aile düzenini bozuyor” gerekçesiyle çalışanları geri çağırdı. Öte yandan, Twitter’ı satın aldıktan sonra çalışanlarını bizzat ofise çağıran Musk, şirketteki üretkenliği artırmak yerine çalışan istifalarıyla karşılaşmıştı.
Peki gerçekten ofise dönüş verimlilik mi sağlar, yoksa aksine çalışanların motivasyonunu mu düşürür?
İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, hibrit modelle çalışanların yüzde 70’i, ofistekinden daha üretken olduklarını belirtiyor. ABD’de ise evden çalışmanın iş gücünde çeşitliliği artırdığı, taşradaki çalışanlara fırsatlar sunduğu biliniyor.
Musk’ın kararlarını anlamak için onun iş dünyasındaki prensiplerine bakmak gerek. Tesla fabrikalarında çalışan mühendisleri üretim hattına yerleştirirken, SpaceX’te yönetim kadrosuna; “Bize sadece sonuç lazım” demişti. Şimdi aynı Musk, federal çalışanlara da benzer bir mesaj veriyor:
“Evden çalışmayı bırakın, ofise gelin ve hükümeti yeniden inşa edelim.”
ESİAD Başkanı Sibel zorlu dedi ki...
“Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünün ve kişi başına düşen milli gelirimizin artmasının yolu teknoloji ve inovasyona dayalı katma değerli üretimden ve verimlilikten geçiyor. Bilim, teknoloji, üretim, yatırım ekosisteminin oluşturulması son derece önemli. Finansmana erişim ve yüksek maliyetler bu hedeflere ulaşmanın önündeki en büyük engeller arasında. Sermaye ihtiyacı içinde olan firmaların değer yaratmasında sıkıntılar yaşanıyor. Yüksek faiz oranları iş dünyasını olumsuz etkiliyor. Yüksek enflasyonun devam ettiği ortamda sermayeler ve şirket karlılıkları eriyor. Bu kadar hayati sorunlarla uğraşan şirketler, küresel rekabette kendilerini oyunda tutacak yatırımlardan uzak kalıyorlar.”
Bugün dünya, yatırıma karar vermek için bambaşka bir denklem sunuyor. Eskiden sadece sermayeniz varsa harekete geçerdiniz; şimdi doğru strateji, doğru zamanlama ve doğru yöntem olmadan hiçbir şeyin garantisi yok.
Zirvede Çin üzerine yapılan analizler çok çarpıcıydı. 2000’lerin başında dünya milli gelirinde yüzde 3.5’luk bir paya sahip olan Çin, bugün 16.9’a ulaşmış durumda. Daha da ilginci, milli gelirinin 41.5’i dijital ekonomiden geliyor. Çin, teknolojiyi sadece üreten değil, aynı zamanda pazarlayan bir dev haline geldi.
Düşünün, Çin’de bir girişimciyseniz hükümetin dijitalleşmeye verdiği destekten faydalanabiliyorsunuz. Amerika ise, Çin’in bu yükselişini frenlemek için yatırımlarını yapay zeka ve yeşil enerjiye kaydırıyor. Avrupa ise aradaki farkı kapatmak için çok daha büyük çaplı yatırımlara yöneliyor.
Peki, Türkiye bu yarışta nerede?
Sibel Zorlu’nun yorumu şöyle...