Deniz Sipahi

“1 takım insanlar” İyiliğin takım oyunu

26 Ocak 2025
BAZEN bir fotoğraf karesi, bazen bir film sahnesi, bazen de eski bir söz insanın içine işler. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” deriz ya hani, işte tam da bu sözü yaşatan insanlar var hala. Hem de bir takım olarak, iyiliği bir oyun planı gibi kurup sahaya süren bir ekip. Adları: “1 takım insanlar...”

 

 

Onlar sıradan bir grup değil. Hepsinin mesleği, uzmanlık alanı, bir hayat hikayesi var. Ama içlerindeki iyiliğe olan inanç onları bir araya getirip bir takım yapmış.

İçlerinde inovasyon uzmanı, yazar, kreatif tasarımcı, sosyal medya uzmanı, fotoğraf sanatçısı, marka tescil ve patent uzmanı var. Ama daha önemlisi, içlerinde yelkenci, dağcı, karavancı, sporcu, sanatçı, gastronomi meraklısı, arkeoloji tutkunu da var. Onları birleştiren şey sadece meslekleri değil; hayata dokunma, fark yaratma, iyiliği yayma arzuları.

Ve en güzel kısmı ne biliyor musunuz? Bu takımın her projesinin sonunda iyilik kazanıyor.

İbrahim Deveci anlatıyor:

“Biz aslında bir orkestra gibiyiz. Her projede bilgimiz, tecrübemiz, eğitimimiz ışığında birimiz orkestra şefi oluruz. Projeye kendi yorumumuzu katarken enstrümanların tınısı ile projeyi biçimlendirir, yoğurur, final ederiz.”

Yazının Devamını Oku

Belki bir gün değişiriz ama galiba bugün değil

23 Ocak 2025
SAAT 03.30...

 

Kartalkaya’nın karla kaplı tepelerinde, bir otelde uyuyan insanlar... Kim bilir, belki yarın için kayak planları yapıyorlardı. Belki huzurlu bir tatil geçirmenin sevincini yaşıyorlardı. Ama sabaha karşı alevler yükseldi. Rüya, bir anda kabusa döndü.

12 katlı bir otel. Ahşap... Güzel, şık, lüks… Ama ihmaller zinciri öylesine uzun ki... Yangın alarmı bile yok. Güvenlik dedikleri bir tabeladan ibaret... Alevler yükselirken insanlar feryat etti: 

“Burada güvenlik yok!”

Çünkü biliyoruz... Her yangında, her felakette, her can pazarında aynı hikâyeyi yaşıyoruz. Denetimsizlik, ihmal, sorumsuzluk...

76 kişi öldü.

76 insan, 76 hikâye... Hayatlarının geri kalanını yaşayamayacak 76 can. Kim bilir, hangi hayalleri vardı? Kimileri çocuktu, kimileri anne, baba, sevgili...

Şimdi bize soruyorlar: 

Yazının Devamını Oku

Temayı sevdim ama galiba artık bir zorunluluk da

21 Ocak 2025
DAVOS, “akıllı çağ için işbirliği” temasıyla açılıyor.

 

Güzel bir tema...

Katılanlar jeo-ekonomik belirsizlik, yapay zekâ, büyümenin yeniden tasarlanması ve gezegenin korunması konularını da tartışacak.

“Akıllı çağ için işbirliği” aslında sadece bir tema değil, geleceğe yazılmış bir reçete gibi geldi bana.

Kültürel kutuplaşma, hızlanan iklim değişikliği ve yapay zekâ gibi bilinmeyenin korkusuyla harmanlanmış bir dönem.

Ama Davos’tan gelen mesaj net: “Umutsuzluk ve korkular arasındaki çizgiyi işbirliğiyle silebiliriz.”

Gelin dürüst olalım, artık hiçbir ülke, hiçbir lider tek başına bu devasa sorunlarla baş edemez. Ne yapay zekâ tek bir ulusun sınırlarında kalabilir; ne de iklim değişikliği sadece gelişmiş ülkelerin sorunu olabilir. Davos’un verdiği mesaj da bu... Akıllı teknolojilerle, zekice işbirlikleri yaparak bu dönemi sürdürülebilir ve kapsayıcı bir şekilde yönetebiliriz.

Ancak sorulması gereken önemli bir soru var. İşbirliğini mümkün kılacak irade ve empatiye sahip miyiz? Yoksa Davos’un kürsüsünde söylenen güzel sözler, toplantı bitince unutulan vaatler olmaktan öteye geçemeyecek mi?

Yazının Devamını Oku

Yaşamda İZ ya da İS bırakmak

19 Ocak 2025
SALİM Kadıbeşegil, hayatımda fikirlerine her zaman önem verdiğim, sorularımla sık sık kapısını çaldığım bir dostumdur.

 

Benim akil insanımdır.

Şanslıyım; bu insanlar hayatım boyunca hep yanımda oldular.

Onunla buluştuğumuzda konuşmalarımız hep derinleşir, hayatın anlamını ararız. Yaşananları, bize doğru yaklaşanları yorumlarız. Günün sonunda birbirimize sorarız.

“İz mi bırakacağız, yoksa is mi?”

Kadıbeşegil’in bu soruyu tartıştığımız sohbetlerimizden biri, bir kitaba dönüştü. Kitabın adı:

“Yaşamda İZ ya da İS Bırakırsınız.”

Ve bana kalırsa, bu sadece bir başlık değil, aynı zamanda herkesin kendisine sorması gereken bir hayat sorusu.

Yazının Devamını Oku

Salmonellalı bir kumpir sahte içki sahte hayatlar

18 Ocak 2025
İstanbul’da sahte içkiden 37 kişi öldü.

Ölü sayısı her geçen gün artıyor. Hastanelerde 47 kişi ölüm kalım savaşı veriyor. Neden mi? Çünkü bazıları, biraz daha fazla kazanmak için insan hayatını hiçe sayıyor.

İzmir’in Buca ilçesinde bir anne ve torunu kumpir yedi, bir daha asla hayata dönemedi. Sebep? Salmonella bakterisi!

Bir insan, bir işletmenin hijyenine güvenerek evladıyla yemek yiyor ve ölüyor.

Bir işyeri sahibi tutuklandı, tamam. Ama kaybolan hayatları hangi yasa, hangi ceza geri getirebilir?

Et yiyorsunuz, ama o etin içinde ne olduğunu bilmiyorsunuz.

Bir kahve içelim diyorsunuz, yasaklı maddeyle dolu…

Çikolata alıyorsunuz, içinde ilaç etken maddesi var.

Eskiden sahtekarlık dediğiniz şey birkaç kilo balda ya da zeytinyağında yapılırdı.

Yazının Devamını Oku

Sevinelim mi, üzülelim mi?”

17 Ocak 2025
BİR ateşkes haberi daha...

Gazze’de silahlar sustu diyorlar. İnsanlar sokaklara çıkacakmış. Kim bilir, belki enkazların arasında çocuklar yeniden oynar, sokaklar biraz canlanır, okul kaldıysa okullarına gider, hayat biraz normale döner. Ama bir şey değişir mi?

Ben size söyleyeyim.

Değişmez. Çünkü bu hikâye; ne ilk, ne de son olacak.

O sokaklarda koşan çocukları hayal ediyorum. Ayakları çıplak, bakışları yorgun. Oyun oynuyor gibi yapıyorlar ama biliyoruz ki o çocukların neşesi eksik. Çünkü evleri, okulları yok, en önemlisi umutları yok.

Bu çocuklar büyüyecek. Ve büyüdüklerinde “barış” diye bir kelimeyi hiç duymamış olacaklar.

Biz burada, rahat koltuklarımızda otururken, vicdanımızı televizyon ekranından izlediğimiz haberlerle avutuyoruz. “Ateşkes” oldu diye seviniyoruz. Çünkü biz sadece haber izliyoruz. Bir süre sessizlik olacak, sonra yine aynı hikâye başlayacak.

Söyleyin bana, bu neyin barışı?

Evini kaybeden bir Filistinli için barış nedir?

Yazının Devamını Oku

Belki de kendi hikâyemizi yazma vaktimiz gelmiştir

16 Ocak 2025
ŞÖYLE başlayayım...

 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, son dönemde Serenay Sarıkaya gibi yıldızlarla çalışan Ayşe Barım ve ortak olduğu menajerlik şirketi hakkında re’sen bir soruşturma başlattı. İddialar çok... Dizi ve film sektöründe tekelleşme, bazı ilişkilerde ‘kamuflaj’, rekabeti ihlal eden uygulamalar...

Okurken aklıma Netflix’te izlediğim o efsane dizi ‘Call My Agent’ geldi. Hani şu Paris’in göbeğinde geçen, yetenek ajanlarının kendi içinde entrika dolu hayatlarını anlatan, komedisi bol, dramı derin dizi. Fransa’da ‘Dix Pour Cent’ yani ‘Yüzde 10’ olarak bilinen, Türkiye’deyse bir dönem herkesin diline dolanan o yapım.

Fransızlar bunu dizi yapmış, biz ise savcılığa taşımışız.

“Call My Agent” ödüller alırken, eğlenceli bir taşlama olarak sektörü hicvederken, bizdeki gerçeklik bu senaryonun çok ötesine geçiyor. Paris’te menajerler, krizleri karizma ve zekâyla çözmeye çalışıyor. İstanbul’da ise iddialar savcıların masasında. Bakalım, davayı takip edeceğiz.

Bizim menajerlik dünyamızın hikâyeleri de dizilere konu olacak kadar karmaşık mı acaba? Galiba bizdeki kurgular; sadece sanat dünyasını değil, hukuk dünyasını da ilgilendiriyor.

Fransızların diziyle süslediği bu dünyayı, biz ne kadar profesyonel yönetiyoruz? Menajerlik, yıldızların kariyerlerini inşa eden bir alan olmalı. Net kuralların, standartların olmadığı bu alanda herkes kendi yöntemini oluşturuyor anlaşılan...

Aslında bizde kurallar var; ama denetim yetersiz, rekabet şeffaf değil. Menajerlik de bundan nasibini alıyor. Ve sonuç; tekelleşme iddiaları, krizler ve savcılık soruşturmaları.

Yazının Devamını Oku

Santorini’de karar almışlar turistten 20 euro alacaklarmış

15 Ocak 2025
ESKİDEN Alaçatı’da rüzgâr, taş evlerin arasından geçerken bir masal anlatırdı. Her esintisinde başka bir hikâye taşırdı sokaklara... Ege’nin binlerce yıllık sessiz tanıklığını yaparlardı.

 

Bir kahveye otururdunuz, yanınızdan geçenler; “Günaydın” derdi. Sanki herkesin birbirini tanıdığı bir dünya gibiydi Alaçatı. Kendi halinde, sessiz bir masal kitabıydı. Ama sonra bir şey oldu ve masal bozuldu.

Bir yerlerde yanlış bir düğmeye bastık. Rüzgârın masalı yarım kaldı. O taş evlerin yanına beton duvarlar yükseldi. Masanın üstünde duran taze demlenmiş çayın yanına şezlonglardan yayılan yüksek desibel müzikler eklendi. Kekik kokusu egzoz dumanına karıştı. Şimdi Alaçatı’ya bakınca eski masalı hatırlamak için çırpınıyor insan. Ama rüzgâr bile anlatacak bir şey bulamıyor.

Santorini’de karar almışlar. Turistten 20 euro alacaklarmış. “Gelen her misafirin, bıraktığı izleri kontrol edelim. Rüzâgrı boğmasınlar” demişler. Rüzgârın hikayesine sahip çıkmaya karar vermişler. Peki biz ne yaptık? Biz hikayeyi bitirdik.

Bir zamanlar Alaçatı’ya insanlar rüzgârı dinlemeye gelirdi. Şimdi rüzgâr, beton duvarlara çarpıp geri dönüyor. Taş evlerin yerini devasa beton oteller aldı. Dar sokaklar, restoran tenteleriyle gölgelenmiş. Her sokak başına bir tabela; “Organik kahvaltı, rezervasyon şart.”

Alaçatı bir tabela cennetine döndü. Ege’nin rüzgârını taşıyan özgür sokaklar şimdi birer otopark. O eski günlerden geriye ne kaldı? Belki birkaç taş ev, birkaç suskun sokak... Ama geçmişin rüzgârları çoktan başka diyarlara göç etti.

Betonun gölgesinde unuttuk Ege’nin sadeliğini; unuttuk Alaçatı’nın rüzgârını... Şimdi geriye beton tarlaları, plastik masa örtüleri ve pahalı menüler kaldı. O rüzgâr geri döner mi? Eski masallarını anlatmaya devam eder mi? Yoksa biz insanlara küser mi?

Bir rüzgâr uğuldayarak gelir, unuttuğumuz hikâyeleri anlatır. Ama biz, o rüzgârın dilinden hala anlayabiliyor muyuz?

Yazının Devamını Oku