İçime su serpildi!
21. Yüzyıl’ın ayıbı olan etnik siyasetin şu gergin hallerinde imdâda yine sanat yetişti...
Karşılıklı açıklamaları hurriyet.com.tr aracılığıyla öğrendik.
(http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/paparazzi/28362510.asp)
Hayli bol bir genelleme ile “kendi isminin, (ve eş anlamlı kullanımdaki hayal gücüne bakınız ki), kısacası sanat ve sanatçının partiler üstü” olduğunu iddia etmiş; cevabı veren...
Çok mütehassıs oldum!
Hayli zamandır böyle düzeyli bir atışma bekliyordum zaten...
İnce Memed 1’in arka kapağında diyor ki, “Duvarın dibinde resmim aldılar, ak kâğıt üstünde tanıyın beni...”
Tanımayanlar tanısalardı, az biraz niyetleri olsaydı; bir asra yaklaşan ömrünü, mahkeme koridorlarıyla ödül törenleri arasında geçirmezdi Usta!
Gölgesi kadar kıymeti olmayanların itibar gördüğü bu garip memlekette, şimdi bakın arkasından neler yazıp, neler söyleyecekler? Yere göğe koyamayacaklar...
İki yüzlülüğün en pespaye örneklerine tanık olacağız bu hafta.
“Çok büyük bir yazardı. Bir Nobel alamadan gitti” diyecekler.
“Bir daha dünyaya gelseniz yine yazar mısınız?” diye sorulduğunda, “Yalan söylemeyeceğim. Bir daha dünyaya gelsem traktör şoförü olurdum. Çünkü ben gençliğimde traktör şoförlüğü yaptım. Hayatın en mutlu günleri o zamanlardı” dediğini bilmeyenler, yazdıklarının tek satırını bile okumamış olanlar, “Çok büyük bir yazardı. Bir Nobel alamadan gitti” diyecekler.
İnce Memed 3’ün arka kapağında diyor ki, “Ateşi yandıran kavdır, demiri dövdüren tavdır...”
Hani,
“Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğrunda ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.
Görüşmecim yeşil soğan göndermiş
Münasebetsiz gelişmeler yaşanınca “adını verdikleri sokak”ta, Can Baba rüyama girdi. Havadan sudan konuştuk. Yani “yaşam”dan bahsettik.
nd : “…Sevdiklerin kadar iyisin /Nefret ettiklerin kadar kötü…” diyordunuz, “bir masalık yer” yüzünden kıyamet koptu; hâlâ aynı fikirde misiniz ?
Can Yücel : Şimdi zannediyorsun ki, “Kaldır kadehi ey sevgili / Önce gelişine / Sonra gidişine ... / Dibini bulunca gelmişine geçmişine...” diye cevap vereceğim. Çok beklersin ! “Herze”de, “Bir yılan düştü vapurda yanıma / Sarıldım denize…” demişim; anlayana yeter.
nd : Sokağın bazı sakinleri dert etti de, hani “sanatçılar” diyorum… “Biraz ilgisiz, duyarsız ve tepkisiz kalmadılar mı meseleye ? Bari hâtıranızı yalnız bırakmasalardı.
Can Yücel : Onlar mangal sanatçıları da ondan… Hem, “…Yalnızlığım benim çoğul türkülerim / Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…”
nd : Yeme içme merakını mı kastettiniz, “mangal gibi yürekleri var” mı demek istiyorsunuz ?
Can Yücel : Hayır, “attılar mıydı, mangalda kül bırakmazlar” demek istiyorum. “…Nerde gördüklerim ? / Nerde o beklediğim ? / Rengi başka / Tadı başka…”
Bestekâr, Hâfız Sadettin Kaynak’ın vasiyeti, şu satırlarla bitiyordu: “…Cenaze namazım Nuruosmaniye Cami-i Şerîfi’nde kılınsın. Merkez Efendi’de kabrim hazırdır. Kabir taşımı Gülfiye yaptırır. Yazılacak şey şudur: Sultanselim Cami-i Şerîfi Başimamı ve Sultanahmet Cami-i Şerîfi İkinci İmamı ve Hatibi, Meşhur Bestekâr Hacı Hâfız Sadettin Kaynak’ın ruhuna fâtiha…” Bütün isteği bundan ibaretti. Bu mütevazı adama, yattığı yerde rahat vermedik…
Aydınlık bir din adamıydı. Türkçe ezanı ilk o okudu.
Olur olmaza fetva vermeye meraklı kara cüppelilerden değildi.
“Dervişlik olsaydı tâc ile hırka / Biz dahi alırdık otuza kırka” diyenlerin soyundan,
“Sen sana ne sanırsan / Ayruga da onu san / Dört kitabın manası / Budur eğer var ise”
diyenlerin kumaşından geliyordu.
42 ayrı makamda 632 beste yaptı. Hiç şiddet dili kullanmadı, hiç nefret bestelemedi…
Opera gözlüğüyle tanışabilmem için, (ömrüne bereket) annemin hediyesiydi, Faruk Yener’in (1964’te Doğan Kardeş Yayınları’ndan ikinci baskısını yapan) “100 Opera”sı... Sanat üstüne onlarca kitapla komşu oldu o “başucu kitabı” yıllar içinde. Aşağı yukarı yarım asır sonra, aynı aileye mensup 2 kitap daha eklendi kütüphaneme... Cumartesi akşamı, imza günüyle birlikte, “Aziz Dağdelen’in piyanosu, Zibelhan Dağdelen ve Altuğ Dilmaç’ın sesleri”yle parlayan bir “müzikal sohbet” eşliğinde tanıtımı yapılan bu kitapların ilki, Mehmet Ergüven’in, “kendisiyle ile aynı çağda yaşamaktan onur duyuyorum” dediği, “Hocaların hocası”, Prof. Dr. Özdemir Nutku’ya ait.
Daha önce bildiri, makale ve inceleme yazısı olarak yapılmış çalışmaların çok küçük bir bölümünü içeren zengin bir kitaptan, fikir vermek amacıyla da olsa alıntı yapmak akla yakın değil ama, “Türklerin Avrupa yazınına ve tiyatrosuna etkileri büyük olmuştur. Bunun en belirgin örnekleri de sahne yapıtlarındadır. Düz yazıda, şiirde, denemede, eleştiride ve romanda Türklerin, Rönesans sanat yaşamına katkılarını incelemek ise başlı başına bir iştir...” cümlesini paylaşmadan edemeyeceğim. Çünkü “Zaman içinde zaman”, (aslını bilmediği için, Bolâhenk denilen çok yönlü donanmış insanı, diz müzikleri besteleyen bir grubun adı zannederek) hep bir türlü yetiştirememekle dövündüğümüz “Rönesans insanı”mızın tarifsiz renklerini anlatan bir kitap. Öyle ki, “son söz”ün mütevazı paragrafı dahi, yapılan işin büyüklüğünü gölgelemeye yetmiyor: “...Bu kitapta üzerinde durulan değişik konular, bu büyük kültürün bir damlası bile olamayacak kadar küçüktür.”
2 koca kitabı, bir köşe yazısına sığdırmak mümkün değil elbette! Adını, (özgün haliyle biraz oynanmış da olsa) bir Amerikan atasözünden alan, “Şişman Kadın Ölmez Opera Bitmez”den de, yazıma sadece bir paragraf taşıyabiliyorum ne yazık ki... Meraklısının (bile) hep aklından geçirdiği, ama bir türlü ifade edemediği iğneli paradoksu, ancak Prof. Dr. Murat Tuncay bu kadar ince bir zarafetle hicvedebilirdi; öyle de olmuş. Şöyle ki, daha önsözünde “... Ses, Juliet’i en güzel yorumlayacak düzeye ulaştığında; gövdenin, Juliet’in dadısı haline gelmesi Soprano’luğun dramıdır...” diye –ağzını korkak alıştırmadan- dokunduran bir kalemin, varın hesap edin “son söz”e kadar neler yazmış olabileceğini... Arka kapakta, yine Mehmet Ergüven’in, “... yer yer şakacı bir üslûpla yazıyor olmasına gelince kimse şaşırmasın: Bu, kaleme aldığı konuda yeterince donanımlı bir kişinin bilinçli muzipliğidir aslında” demesi boşuna değil yani... Kitabı okumak için sabırsızlananlara, “İzmir Opera ve Balesi’nin gizli seyir defteri” de denilen bu çalışmanın, akademik bir özenle, ironik bir estetik arasında dengelenmiş olduğunu müjdelemek istiyorum.
Gelelim yazının başlığına... İçinizden şöyle geçirmiş olabilirsiniz, “Cümle bozuk! Bestecinin, bestelediği eserlere (besteleniş sırasına göre) verilmiş numaradır, opus... Bu başlık da neyin nesi?” Cümle bozuk değil Efendim, ama eksik! “Magnum opus”denmeliydi... Lâtince “büyük iş” anlamına gelen bir deyiştir bu... Sanatçının en önemli ya da en bilinen eserini, yani başyapıtını belirtmek için kullanılır. “Magnum opus”denmeliydi. Opus Yayıncılık’ın sahibi, kadîm dost müzikolog Dr. Yavuz Daloğlu’nun 30 senelik üniversite yaşamının ardından gerçeğe dönen yayınevi düşü de, bir başyapıt’ın ışığını taşıyor çünkü... Zaten kendisi de, “Operayı karartmaya çalışanlara, Türkiye’yi karartmaya çalışanlara inat olsun diye –bir fener- yaktık” diyerek özetledi gayretini. “Büyük iş” çıkartanların emeğine, destek ve şükranlarımızla...
PAZARTESİ yazısını gazeteye gönderdim; sabahına kaybettik Müzeyyen Hanımı... Haliyle eksik kaldı yazı. İzmir biraz da “Müzeyyen”di elbette! O noksanı tamamlamak isterim.
Buna rağmen bu yazı, sıradan bir methiye değil! Dahası; “Müzeyyen Hanım’ın arkasından, hiç yazılmamış bir yazı yazmak, hiç duyulmamış şeyler söylemek” gibi, mucizevî bir iddia ile de kaleme alınmadı. Bir an için Müzeyyen Hanım’ı çıkartın, (yaşadığı devrin) Türk Musikîsi’nden, “geriye acaba neler kalır?”ı fikretmek için yazılmış bir yazıdır. Sadece, düşündürmek ve meraklısını zihnen karıştırmak için yazılmıştır. Dolayısıyla; “bana göre” parantezinde karalanmış, basit sorular soran, hayli spekülatif bir yazıya hazırlanın lütfen...
Meselâ; “Müzeyyen Hanım kimdir, neyi ve neleri temsil ediyor?” diye başlayalım... Genel kabul görmüş bir Müzeyyen Hanım algısı mevcut bulunmakla birlikte; “herkesin gönlündeki Müzeyyen Hanım’ı kendine göre bir biçimlendirişi, Müzeyyen Hanım’a baktığında gördükleri-göremedikleri, duydukları-duyamadıkları, kendine göre Müzeyyen Hanım’a yakıştırdıkları, yakıştıramadıkları, Müzeyyen Hanım’da aradıkları vardı yıllar boyu... Buna karşılık, Müzeyyen Hanım’da buldukları, bulamadıkları ve bütün bunlardan sonra ve bunlara rağmen; Müzeyyen Hanım’dan bekledikleri vardı. Müzeyyen Hanım bunlarla “endaze” oldu. Herkes ya O’na “göre” idi, ya da O’nun “gibi” ancak... Yani, “dinleyici’nin kendi hayal dünyasında yarattığı Müzeyyen Hanım’dan mı söz ediyoruz, yoksa Müzeyyen Hanım’ın biçimlendirdiği, kendi kendini tarif ettiği bir Müzeyyen Hanım’dan mı?” tam belli değil. Kastedileni, tek bir Müzeyyen Hanım resmi içine yerleştirmek pek mümkün görünmüyor!
Hakikaten, Müzeyyen Hanım’dan anlaşılan, acaba kastedilene ne kadar uygun? Biraz eski dilde söylenmiş olmakla birlikte, “Yaratılmış her şey zıddıyla kaimdir” denir. Yani, “her şey, varlığını karşıtına borçludur” anlamında bir söz... Böyle bakıldığında, Müzeyyen Hanım’ın karşıtı neydi? Şurası muhakkak ki... Müzeyyen Hanım’ı tanımlayabilmek için önce, “O’nun temsil etmedikleri”ni tarife ihtiyaç vardır. Müzeyyen Hanım’a anlam veren, O’na değer kazandıran ve hattâ O’nu var eden, aslında “O’nun temsil etmediği çirkinlikler”dir.
Karşısında “O’nun temsil etmediği çirkinlikler” olmasa; Müzeyyen Hanım’ın duruşu, 21. yüzyılda bu kadar anlamlı ve görkemli kalabilecek miydi? Müzeyyen Hanım’ın duruşu mu önemliydi, yoksa “sanatta O’nun temsil etmediği çirkinlikler”in sıradanlığı, düzeysizliği, çoğalışı, bolluğu, yayılışı ve giderek yükselen pervasızlığı mı? Müzeyyen Hanım, “O’nun temsil etmediği çirkinliklere göre “öteki”dir... Ne gariptir ki, ötekileştirmenin, (usûlen) yerden yere vurulduğu çağımızda, aslında herkes önce kendi “öteki”sini yaratıyor ve varlığını, “ilişmeyelim” dediği “öteki” sayesinde sürdürüyor.
Galiba Müzeyyen Hanım’ın varlık sebebi ve gizli söylemi, Orson Welles’in basit mukayesesine dayanıyor: “Ben –temsil etmediğim çirkinliklerin ne olduğunu biliyorum; Ama siz ‘Müzeyyen’ olmanın ne olduğunu- bilmiyorsunuz...” Gerçek adı olmayan ve kendisine yakıştırıldığı için verilen “Müzeyyen”, “ziynet” kökünden gelir ve “süslenmiş, donanmış” demektir... Kendisi ve musikîde temsil ettikleri bir seviye ve renk olan Müzeyyen Hanım’ı “biricik” yapan şey, işte “o bilinmeyen ve Allah vergisi en”ler ile donanmış olmasıdır.
Kulaklarımda, Müzeyyen Hanım’ın “Haydar Haydar...” diyen sesiyle, yazının sonuna ulaştık. Hatırıma, sûfî yaşam terbiyesinin zarif tanımlarından birini söyleyen Hallâc-ı Mansûr geldi. “Bir şey; ancak, anlamı kendinden daha ince olan bir şeyle açıklanabilir” diyor. Müzeyyen Hanım’a duyulan hayranlık ve bitmeyecek özlem de, (O’nun Türk Musikîsi’nde temsil ettiklerini hatırlayarak), anlamı kendinden daha ince olan bir şeyle açıklanmalıdır; o her neyse? Dileğim, ince hâtırasının, ışıklar içinde hep “öteki” kalabilmesidir... İzmir gibi...
Önce, “Türk alfabesinin on altıncı harfi...” der sözlükler.
“Romen rakamları dizisinde 1000 sayısını gösteren işaret” diye devam eder.
Sözlüğün büyükçe bir bölümünü kaplayan “M ile başlayan” hiçbir sözcüğün Türkçe olmadığı yolundaki söylemi ise, “mutlu” ve “muştu” gibi, hem olumlu anlam içeren, hem de sıcağıyla içimizi ısıtan sözcükler yalancı çıkartır.
Uzun süre bekledikten sonra geçen hafta kaleme aldığım yazıda, “İzmir’in orta yerinde, sanata, kültüre ve estetiğe adanmış bu yapının, ‘zarfını önemsemezseniz, mazrufun kıymeti azalır...’ Yok mudur, bu işlerin bir sahibi?” diye sormuştum.
AKM’nin duvarında, lodostan çok önce düşmüş olan M harfinin yeri hâlâ boş olduğuna göre, “bu işlerin sahibi yokmuş” sonucuna ulaşmak zorunda kalıyor insan.
Şimdi benim bu harf işini uzattığımı düşünenler çıkacaktır.