Nihat Demirkol

İzmir’de TÜSAK promosyonu ve yansımalar…

6 Şubat 2015

Flarmoni Orkestrasının, Parti Orkestrasına dönüşmesinde, “bir mahalle baskısı rengi” olduğunu söyleyenler de var, “sentez” arayışının, yeterince donanımlı ve deneyimli ellerde yürütülemediği kaygısını taşıyanlar da… Sonuçlarının “amatörce” kaldığını düşünenler de var, eylemin, “keriz” diye adlandırılan “ekstra iş”in ötesine geçemediğini söyleyenler de…
Bu organizasyonun ardında, TÜSAK’a tepki için birleşen sanat camiasını, seçim arefesinde,
“en az birkaç parçaya bölme niyeti”nin gizli olduğunu hissedenler de var, İzmir gibi “özel” bir kentte, seçim sonrası oluşacak yeni durum için pozisyon almak hevesinin “ucuzluğunu arayanlar” da… Sadece “dedikodu”ya itibar edenler de var, konuyu, yürütülen TÜSAK mücadelesinde hiç ortada görünmeyenlerin, politik bir toplantıda aniden zuhur etmelerini, “manidar ve yaralayıcı” bulacak kadar ciddiye alanlar da… “Yeni normal budur alışın” diye geçiştirenler de var, “seçim sonrasının taşeron orkestrasını takdimimizdir…” diyenler de…

Kuruluş öyküsünü, www.sanattanyansimalar.com adresinde bulabileceğiniz Anadolu Flarmoni Orkestrası’nın, geçen hafta “siyaseten çaldığı” yorumuyla, sosyal medyaya ve ardından İzmir medyasına yansıyan, “sorular, yanıtlar, iddialar, eleştiriler, açıklamalar ve müdafaalar”, hepsi ama hepsi, öznel değerlendirmelerdi. Benim yazım da öyle olacak haliyle ! Dikkatlerden kaçmaması gereken tek şey, çocukluğumuzdan beri, “sanatçıların, alınlarındaki ışık yüzünden farklı olduklarını düşündüğümüz” ayrıntısıdır. İşte bu sebeple, beklentimizi yeterince kibar ifade edememişsek, ayıplanmamayı dilerim…

Ben, yıllar önce bana anlatanın yalancısıyım ! Üstelik, bu yazı için, Attilâ İlhan’dan da yardım istemekteyim. “Aşağıdaki ‘yakıştırma’yı ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu...” diye “intihâl” ile başlayacağım. “Yakıştırma” bu ya;

Çok ünlü bir senfoni orkestrası, turneye çıkmış, dünyayı dolaşıyorlarmış;
her ülkede tek gala… Günler, haftalar süren bir organizasyon.

Yazının Devamını Oku

Hiç samimi değillermiş; meğer!

2 Şubat 2015

“Sizden öğrenecek değiliz…” söylemi, “kelâm-ı adiyye” olarak günlük siyasete girmeden evvel, ironik bir hayranlığın yanında kara mizahı da kucaklamış, hattâ kabul ve itaati bile içselleştirmiş bir şarkımız vardı.
Dili biraz alaycıydı ama “olsun”du…
Doğruydu; satır aralarında azcık “bıkkınlık ve kabak tadı” da sezilirdi ama “her şeyden sen anlarsın” iltifatı, “elbette bizden öğrenecek değilsin” teslimiyetini de vurgulardı.
Hepimiz pek severdik…
Bugünkü aklımla fark ettim ki, şarkının “boş bırakılmış -gibi duran- zayıf tarafı”, aslında güçlü bir kehaneti sırlayıp, elini burnuna götürerek, dinleyenlere “nanik” yaparmış meğer…
MFÖ’nün 1985 tarihli ve aynı adı taşıyan albümündeki bu efsane şarkının, ona, şuna ya da buna (Ayhan Sicimoğlu’na…) yazıldığına dair şehir efsaneleri mevcuttu… Oysa, “kıssadan hisse umuma mahsusmuş”; meğer.
Bugünlerde, “kime yazıldığının ne önemi var ?” diye düşünmekteyim.

Yazının Devamını Oku

Atatürk Kültür ...erkezi

30 Ocak 2015

Ben “görmeyeyim” dedikçe, dönüp dolaşıp beni buluyor herhalde...
Üzerinden birkaç hafta geçsin diye bekledim; “bir fark eden çıkar nasıl olsa” diye.
“Yazının yazıldığı an itibariyle” bir değişiklik yok. O halde, duyurmak lâzım...
“Atatürk Kültür ...erkezi” ile ilgili ilk yazıyı, Şubat 2012’de yazmışım; “Atatürk Kültür ...erkezi, Otoparksız mı kalıyor?” başlığıyla.
“E.Ü. Atatürk Kültür ...erkezi’nin hemen yanında, İZELMAN tarafından işletilen açık otoparktan söz etmek istiyorum. Aracını oraya bırakanları uyarmaya başlamış görevliler: “Aklınızda olsun, 1 hafta sonra otoparkımız kapanıyor...” Sormadan edememişler: “Neden?” Cevap: “Belediye kendi araçları için kullanacak.” Üstelemişler: “Ama Atatürk Kültür ...erkezi’ne gelenler nereye bırakacak arabalarını?” Devamı haliyle çok net değil: “Vallahi onu bilmiyoruz. Çok katlı otoparka koyabilirler, sahildeki otoparkı kullanabilirler...” Ben de telefonla aradım, 12 Şubat’ta kapanacağını doğruladılar ama sebep konusunda, -bilmiyoruz- demekle yetindiler...” diye söylenmişim. “Atatürk Kültür ...erkezi’nin müdavimleri, başlamışlar, web sitesindeki iletişim formunu doldurarak açıklama istemeye, yakınmaya: ‘Sahille yolun bu tarafı arasında bağlantı yok. Konak otoparkı uzak. Bazen çoluk-çocuk, yaşlı... Bunun yazı var, kışı var, yağmur çamuru var. –Ben kapattım oldu- deyince bitiyor mu bu işler?’ diye sormuşlar...” diye eklemişim.
Eylül 2013’te, “Hayal ettim, proje ürettim; açıklıyorum...” başlığıyla bir yazı daha yazmışım: “İzmir’in dört bir yanındaki bilboardlarda cazip bir davet var; ‘Hayal et, proje üret / İzmir’e iz bırak...’ Bir an tereddüt etmeden, ‘bu fırsatı kaçırmamalısın’ dedim kendi kendime. İşi gücü bıraktım ve yaratıcılığımı konuşturmaya başladım. Azmin elinden bir şey kurtulmuyor tabii. Hemen birbirinden çarpıcı fikirler uçuşmaya başladı kafamda. ‘Düşündüm, taşındım, beğendim, eledim, seçtim derken...’ içlerinden en çarpıcı olanını kamuoyu ile paylaşmaya karar verdim. Projem, ‘Atatürk Kültür ...erkezi’nin Büyükşehir Belediyesi tarafından gasp edilen otoparkının, ihtiyaç sahibi sanatseverlere geri verilmesi’dir. Yazmış, çizmiş, söylemiş, söylenmiş ve yazı adamı kimliğimle bir sonuç alamamıştım. Şimdi ‘sokaktaki İzmirli’ kimliğimle deneyeceğim; bakalım bir iz bırakacak mı?” diye söylenmeye devam etmişim.
Nihayet, Ekim 2014’teki son yazımla da sormuşum; “-Siz- kimsiniz, -Biz- kimiz sayın Başkan?” diye... “Neden mi bahsediyorum? Konu malûm; Atatürk Kültür ...erkezi’nin Büyükşehir Belediyesi tarafından gasp edilen otoparkının, ihtiyaç sahibi sanatseverlere geri verilmemesi konusunda, seçilmişin, seçmeniyle inatlaşması hadisesidir...” şeklinde sonlanmış yazı.

Yazının Devamını Oku

Yas hakkında düşünceler

26 Ocak 2015

Ölünün arkasından konuşulmazmış; kim demiş?
Öyle olsaydı, kimilerine göre Vecdî’ye ait olan, kimilerine göre de, (Sultan II. Mahmud devri devlet adamlarından Mehmed Said Halet Efendi öldüğü zaman) Arîf Paşa tarafından yazıldığı söylenen meşhur hiciv beyti kaleme alınmazdı:
“Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur, yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr.”
Öyle olsaydı, (sonra gerçekten çalınan)kendi mezar taşını hicvetmezdi Şair Eşref:
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için / Gelmesin, reddeylerim billahi öz kardaşımı / Gözlerim ebnâ-yı âdemden o kadar yıldı ki / İstemem ben fâtiha, tek çalmasınlar taşımı...”
Öyle olsaydı, Divân şairi, daha ölmeden resmetmezdi, arkasından söylenecekleri: “Kadrini sengi musallâda bilüp ey Bakî / Durup el bağlayalar karşında yaran saf saf...”
Öyle olsaydı, “35 yaş” şiirinde Cahit Sıtkı, “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun uyanamadın olacak / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında...” demezdi herhalde.

Yazının Devamını Oku

Siyasette önlenemez yükselişin “püf”lerinden biri

23 Ocak 2015

8-10 yaşlarımda başladım; Ankara’da CSO’nun (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) konserlerine gitmeye... Hikmet Şimşek’in sunduğu ve 15 yıl sürecek “Pazar Konseri” tiryakiliği de o yıllarda başladı. Faruk Güvenç’e mektup yazıp, jeneriğin (Mahler) değiştirmesini istediğimde de aynı yaşlardaydım... Aynı yaştaydım, Güvenç’in, (sakladığım mektubunda), “Türk kompozitörlerin egoları çok yüksek. Onları, eserlerinin jenerik müziği olarak kullanılmasına ikna etmek çok zor...” cevabı postadan çıktığında. Yine 10 yaşındaydım, geçen ay kaybettiğimiz ve gerçek bir kültür şövalyesi olan (ilk kültür bakanımız) Talat Halman’ın, İsmail Baha Sürelsan’dan, CSO Salonu’nda, Itrî konseri düzenlemesini istediğinde... Yıl 1971’di; şaşkın bir grup, “Atatürk’ün mirası olan ve senfoni orkestrasına mahsus salonda tek sesli alaturka müzik yapılamaz” diye ayaklandığında... Milliyet Gazetesi’nde Suna Kan’ın, “Devlet Konser Salonu’nda böyle bir konser verildiği takdirde, devlet sanatçılığı unvanını iade edeceğini söylediği” açık mektubu yayınlandığında.

Takvimler 1996’yı gösteriyordu, Cumhuriyet gazetesindeki haberde, “...düzenlenecek Cumhuriyet kutlamalarında, önce düşünülen Hikmet Şimşek yönetimindeki Konservatuvar Orkestra ve Korosu’nun konserinden vazgeçilerek, Kültür Bakanlığı Devlet Klasik Türk Müziği Korosu’nun konserine yer verilmesi üzerine, Şimşek’in, -Cumhuriyet konseri adı altında, III. Selim’den, Dede Efendi’den Şehnaz makamında eserler çalınması sanat ve Cumhuriyet açısından skandaldır. İşte müzikte irtica budur-” dediğini okuduğumuzda.

Yıl 2003 olmuştu, Cinuçen Tanrıkorur, kitabında, “Ege Üniversitesi’nin düzenlediği I. Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumu’nda yaptığı konuşmasında, Adnan Saygun’un sarfettiği, -okullara Türk müziği derslerinin konma aşamasına gelinmiş olması, irticanın sarıksız olarak geri dönmesidir-” cümlesini paylaşıyordu... Bugün, kendi yazdıklarımı okuyunca, eleştirinin sahibini olan aynı Tanrıkorur’un, bir konserde piyano çalıyorum diye, arada salonu terk etmesinin üzerinden de 34 sene geçtiğini fark ettim. DTCF’nin Türk Müziği Topluluğu’nu çalıştırıyordum. Piyanonun üzerinde, “tek sesli müzik çalmayın akordu bozuluyor” yazısını bulduğumuz seneydi... Yıl 2015... Şimdi sakın bazıları, lafı zemine yakın yerinden anlayıp, son paragrafı cımbızlayıp, beni bazı muhafazakar cahillerle aynı kefeye koymaya kalkmasın. Beni bilen bilir; ne söylediğim de ortada... Fikrim de, zikrim de, hayat çizgim de, sanat anlayışım da ortadadır.
Geçen hafta, Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sahnesi’nin adı, “Hikmet Şimşek Sanat Merkezi” olarak değiştirildi; yakışır. Körfezin öbür ucunda da Ahmet Adnan Saygun Kültür Merkezi var malum. Kentin orta yerindeki Atatürk Kültür Merkezinin salonlarından birinin adı, yine Adnan Saygun. Mavişehir’de yeni yapılan opera binasına da, doğal olarak “Karacaoğlan” adı verilecek değil elbet. Ama sorarım size, bu kentin yetiştirdiği en büyük bestekarlardan bir olan, (mesela) Rakım Elkutlu’nun, İzmir Mevlevihaânesi’nin merdivenlerinde hicaz peşrevi üfleyen Neyzen Tevfik’in, saymaya kalksak, gazete sayfalarının yetmeyeceği kültür ve sanat insanlarının adını yaşatabileceğimiz vefa sığınağı binalarımız neden yok? Neden dağarcığımız, ısrarla birkaç isme kilitli? (Mesela) neden, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin metro girişlerine koyduğu kitapçıkta, sadece senfoni, opera-bale ve tiyatro etkinliklerine yer veriliyor da, bu kentte, Devlet Klasik Türk Müziği ve Türk Dünyası Halk Müziği Koroları, hiç yokmuş gibi davranılıyor? Endişeyle soruyorum; AASKM, “Alaturkaya kapalı” diyorlar; doğru mudur? Elli yaşımı geçtim, hâlâ aynı tutuculuk sırtımızdan inmiyor... 44 yıl sonra, kendini aynı duruma düşürme İzmir! “Güzeli güzele kırdırarak, hiçbir yere ulaşamazsınız. Biraz özen, biraz duyarlılık; fazla bir şey istemiyorum...” Hoş, biz Osman Hamdi Bey’in kuruduğu okula bile Mimar Sinan’ın adını verecek kadar gölgesinden habersiz bir milletiz! Benimkisi gevezelik işte. Yukarıda adı geçen ve hemen hepsi rahmetli olmuş bütün Usta’ların aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum...

Yazının Devamını Oku

“Bu modeller” emekli oluyor artık!

19 Ocak 2015

Üç–dört sene oluyor...
Belim tutulmuştu da, birkaç gün yataktan çıkamamıştım.
Sıkıntıyı köşemde sizlerle paylaşmış, “Sende bel yok ki fıtığı olsun” diye iltifat edenlerin verdiği moralden söz etmiş, tomografi filân derken, şiddetli bir zedelenme olduğu tanısıyla rahatlamıştım.
Yazının sonu ise şöyle bağlanıyordu:
“Ayaklandığım hafta doğru sevgili berberim emektar Hasan Şen’in koltuğuna oturdum. Oradan buradan konuşuyoruz; bildiğiniz berber sohbeti. Derken, lâf açılınca anlattım başımdan geçenleri. Söylediklerimi büyük bir dikkat ve ciddiyetle dinledikten sonra, bıyık altından gülerek doktorların söylemediğini yüzüme söyleyiverdi: Hocam artık bu modeller yapar be...”
Geçen hafta yanındaydım yine.
Elime, “Bornova” diye bir dergi tutuşturdu.

Yazının Devamını Oku

İzmir’den Ahmet Özhan geçti

16 Ocak 2015

Sahneye davet edildiğinde, İzmir Devlet Klâsik Türk Müziği Korusu sazları, Vasilâki’nin kürdîlihicazkâr peşrevini yelpazeliyordu. Konsere, “Erhan Parlat sordu az önce içeride, -bu kaçıncı kulis- diye; bilemedim. Canım, hesap edin işte 1968’den bugüne…” diye başladı. Meğer, bu sözlü medhal, “Saymadım kaç yıl oldu sen ellerin olalı” diyebilmek içinmiş… İzmir’de, “şarkılardan fal tutulmuş” bir geceydi, çarşamba gecesi. “Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var inan...” ısrarıyla devam etti sanatçı. Külliyatta, köşesine, 1963 notu düşülmüş o sitem, “Ne o bensiz edebilir, ne temelli gidebilir / Ben de öyle bunu bilir / Sade gözden ırağız biz, alev alev çerağız biz / Ayrılsak da beraberiz…” söylenirken, salonu dolduranların yarısı, çoktan şarkılara iştirak etmeye başlamıştı bile…
1966’dan kalma bir gözdağı ile Muhayyerkürdî’ye geçildi; “Kapın her çalındıkça o mudur diyeceksin / Beni kaybettin artık, sen çok bekleyeceksin”. Bu makamın kapısı açılmışken, içeride bekleyen şâheseri görmezden gelmek mümkün değildi elbette. “İşin hayret veren yanı” dedi Usta, “1956’da bestelenmiş bir şarkının, bugün de aynı zevki vermesi… Bir başka sihir var çünkü… Nevadirden oldu bu repertuvar...” “Birlikte okuyalım” davetini kim geri çevirebilirdi ki ? “Hani o bırakıp giderken seni / Bu öksüz tavrını takmayacaktın ?” diye, hep bir ağızdan sorduk. Oysa asıl mesele, meyanı, yanmadan, kavrulmadan atlabilmekteydi; “Bir alev halinde düştün elime…”

1972’ye, “Rüya Albümü”ne uzandık; “Ben her eylül o parkta o çamların altında, ne hayaller kurarım ? / Nar tanem, bir tanem…” diye seslendik. Sıra, “Kader bu, söyleyin ne gelir elden ? / Düşenin dostu olmazmış ezelden…” şarkısının, ilk paylaşıldığı geceye ve anılara gelmişti tekrar: “Tepecikteki evde oturuyorlardı, hava çok soğuktu. Rast şarkı’yı, aslında Behiye hanıma vermek için almıştım. Ama dayanamayıp ben okudum”.

Hüzzam, “Olanlar oldu geçti artık sen ne dersen de / Benim kadar suçlusun, suçlusun bunda sen de...” ithamıyla başladı. “Âşık ve maşûk birleşince neler olmaz ? Ben bu şarkıyı, ilâhi olarak da okuyorum” deyince, meraklandık. Haklıydı ! Çünkü, “İçimde kim vardır bir bilebilsen / Sen seni (kendini) bulursun kalbime girsen” diye açıkça tarif veriyordu bu beste. “Madem küstün dargındın, neden geldin ağladın ?” diyerek, Hüzzama mendil salladık rıhtımdan… Yetmedi, bir 1963 bestesinde, “Yitirmişim Ben Gülümü / Uçurmuşum bülbülümü” diye mahzunlaşıp, “Derbederim… Beni bu hâllere koyan / Benden beter olsun derim” diye beddua bile ettik…

Hicazlara, Ercüment Gümüşel’in yaylı tanburla yaptığı buğulu taksim kavuşturdu bizi… “Yalan değil pek kolay olmayacak”tı unutmak. Zaten, “bülbülün çilesi” yanmaktı güle. Ardından herkes, “O ağacın altı”nı andıysa da, yandıysa da ben, 1964’ün heyecanıyla, “Çatılmış kaşlarınla, kime düşman gibisin ?” diye soran estetik seviyeyi daha çok sahiplendiğimi saklayamadım. “Bir gün karşılaşırsak ayrıldığımız yerde / Eller gibi davranıp, görmemezlikten gelme” diyen endişeyi de aynı hislerle sevdim ve sarmaladım çünkü.

Konserin sonunda, (bu şarkıyı da okuması için)“Vücud iklîminin sultanı sensin…” diye ısrarla seslendiler arkalardan. “Olmaaaz” dedi Ahmet Özhan; “Gecemizin sultanı Yusuf Nalkesen…” Rahmetli bestekârın hayatından kareler sunan slayt gösterisi, hemen tümüyle radyo ve gazino günlerinin renklerini taşıyordu. Yarım asrı devirmiş şarkılar, “yenilerde ne var ?” diye soruyordu. “Bana sensiz her şey el / Vuslata olma engel” diyerek Nihavend’e ulaştık. “İnan ki kimse bana senin gibi bakmadı…” diyen bir feryat ile karşılandık. Sanatın, Rabbanî bir lütûf olduğundan söz etti sanatçı. “Hâtta, -tespit eden diye yazar / bestekâr diye yazmazdı- eskiler” diye tarif etti murâdını. Sahnesi her zamanki gibi çok kuvvetliydi; olgun ve parlak sesli tenorun. Benim de hatırıma, nefesin bu raddesine, “hem tarzı hem de tavrı var” dendiği geldi. En sona, gönül kırıklıklarını, hoşca tamir edecek bir şarkı kaldı. Sanatseverler, Özel Ege Lisesi - ERASLAN Kültür Merkezi’nden şükranla ayrılırken, herkes o şarkıyı mırıldanıyordu; “Maksadım birazcık yine naz yapmaktı…”

Yazının Devamını Oku

Yıllarca yalan söylediler vuslata dair

12 Ocak 2015

Dikkatli okuyucularım fark edeceklerdir.
Hattâ bazılarına, sanki mahsus yapıyormuşum gibi gelecektir.
Veya konu bulamıyor da, gün farkıyla, sevgili Deniz Sipahi’nin yazdıklarına ortak (ve musallat) oluyormuşum zannedilebilir.
Çünkü bu, birkaç kere daha oldu.
Hele bu hafta, önce Sipahi, “ön seçim ağızdan bir kere çıktı mı...” dedi.
Ben arkasından, “ön seçimi boşver, son seçimden ne haber?” diye sordum.
Cumartesi, “il başkanı seçmek bu kadar zor olursa...” başlığıyla hayretini gizleyemedi.

Yazının Devamını Oku