Nihat Demirkol

“Kâselisan...”

12 Aralık 2014

Başlık Osmanlıca...
Farsça, (çanak yalayıcı, dalkavuk) demek olan “kâselis”in çoğulu.
Kavga bunun için zaten.
“Kim daha iyi yalayıcı, onu ispat için birbirlerini yiyorlar...”
Zaten Erzurumlu Şair Hâzık da bunu anlatıyor ya meşhur beytinde:
“Kâselisan eder birbirini istiskal / Cümleden olsa da memnun veliyyünimet”

Yazının Devamını Oku

“Önce Mülkiye, sonra Türkiye” ne demektir?

8 Aralık 2014

BU cümle ilk bakışta saçma gelir pek çok kişiye. Anlamsız, abartılı, küstahça hattâ... Bir yandan, (önce iyi yetişmek mecburiyeti, sonra hizmet sorumluluğu anlamıyla) gurur vesilemizdir; diğer yandan, (bir yazarın deyişiyle) “Ülkenin yönetimine her devirde musallat olan hırsız, uğursuz, iş bitirici takımının karşısında, her zaman devletin çıkarını korumaya çalışan bürokratlarıyla tanınan bir camiayı, onlar hakkında, olumsuz duygular uyandırmak amacıyla dillendirilen bir slogan olarak, Mülkiyelileri yıpratmak için kullanılır...” Oysa bakın Mülkiye Marşı’nın ilk iki dörtlüğü neler söyler?

“Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz,
Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.
Gül ki sen, neş’enle gülsün ay, güneş, toprak, deniz.
Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.

Bir güneştin bir zamanlar, aya kadar kaldındı dün,
Dün bir aydın, sislenen boşlukta yıldızsın bu gün;

Yazının Devamını Oku

Bir sipariş, bir davet, bir ödül

5 Aralık 2014

90’larda yazdığı bir mektupta, “Tabiat-ı şiiriyenizin beni ileride aruzun tantanasından da istifade edebileceğiniz kanaatine sevk ettiğini ifade etmek isterim...” diyordu, merhum İsmail Baha Sürelsan. Ben de ziyaretimde, “Aruzun musıkîsini hece ile yakalamaya çalışıyorum” diye cevap vermiştim büyük ustaya... Bu tavsiyeyi, adetâ bir sipariş kabul ettim. Şiir yazarken hep aruz veznini dinledim arka plânda.
Konak Belediyesi’nin tesadüfen elime geçen yarışma şartnamesinde ise şöyle bir cümle yer alıyordu: “Rüştü Şardağ’ı anmak ve sanatçıları yeni güfteler üretmeye özendirmek...”
Zaten bir sipariş vardı elimde, buna şimdi bir de davet eklenmişti. Madem ki Rüştü Şardağ, Türk musıkîsi ve edebiyatında “seviye, itinâ, nezaket ve edep”ti. Bu davete kayıtsız kalınamazdı... Yarışmaya katılmak her şeyin ötesinde bir vefâ borcuydu.
60’lı yıllarda yayınlanmış “Türk Musıkîsi Bestekârları Külliyatı”na uzandı elim... Notası önümde duran şarkıyı dinlemeye başladım. Şardağ’ın güftesini, Bûselik bestelemişti Sürelsan: “Beni ihmal, bana isyan, beni giryan et / Göster aşüfteliğin kendine hayran et / Kaçacakmış gibi davran yine dön sonra / Göster aşüfteliğin kendine hayran et...”
80’li yıllarda yazılmış bir güfteyi seçtim ve çıkarttım sandıktan: “Dün seni görmüşler saz meclisinde / Güzeldi ve hâlâ mağrur diyorlar / Unuttum demişsin inanmamışlar / O bulut gözleri yağmur diyorlar - Dokunsan kırılır hâtıraları / Adetâ kâse-i fağfûr diyorlar / Seneler senden de çok şey götürmüş / Belli ki sevdâdan mağdur diyorlar - Sâzende müptelâ hânende meftûn / Meclisi eyledi mâmûr diyorlar / Dedim ki fikrime bir güfte düştü / Gayrısı nağme-i tanbûr diyorlar...”
27 Kasım Perşembe akşamı ödül töreni vardı AKM’de. Şardağ’ın 20’nci ölüm yıldönümüne rastlayan gecede bence en büyük ödülü İzmir Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu sazları eşliğinde sahne alan Devlet Sanatçısı İnci Çayırlı davetlilere verdi. Rüştü Şardağ’ın güftelerinden diğer bestekârlarca yapılmış besteler ve Şardağ bestelerinden oluşan başka bir âleme götürdü bizi.
“Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım” dedi önce... “Şimdi hâtırda mıdır, âşık-ı nalân acaba?” diye sordu ardından. “Sen başka ziya, başka hayâl, başka zamansın” diye iltifat, “... Ey sevgili sen elde değil bende güzelsin” diye sitem etti. Vedâlaşırken, “Uzun yıllar ötesinden hatırını sorayım mı?” diye sesleniyordu. Hocaların hocasını, “Zarafet ve ustalığın birlikte yakıştığı kim var başka?” diyerek alkışladık...

Yazının Devamını Oku

Bir anonsun tercümesi

1 Aralık 2014

Değerli okuyucularım, lütfen beni ayıplamayınız ve yazacaklarımı üstünüze alınmayınız.
Ama “amme menfaati” için yazmak zorundaydım.
Hiç merak etmeyin.
“Birkaç bilen”e mânâsını sordum, doğru ve kesin yanıtı aldım.
Gönül rahatlığı içinde, sizlerle paylaşıyorum artık.
Çünkü, İzmir metrosu ve İZBAN hattında içinden çıkılmaz, anlaşılması mümkün olmayan, son derece karmaşık, ileri düzeyde tahsil ve ilim gerektiren bir anons yapılıyor.
Vagonlar perona yaklaştığında, daha kapılar açılmadan şöyle deniyor:

Yazının Devamını Oku

20 sene tuvalette kalınca

28 Kasım 2014

SEVGİLİ Sıtkı Şükürer köşesinde, Hasan Denizkurdu’nun Gözlem’de yayınlanan açıklamasına göndermede bulunmuş: “... İş ve siyaset dünyasının duayeni, İzmir geleceğinin siyaset aracılığıyla yükselebileceğini ifade ediyor. Kürtlerin Doğu ve Güneydoğu’da yaptıklarının bir benzerinin İzmir ve Ege’de gerçekleştirilebileceğini belirtiyor. 20 kişilik bağımsız milletvekili grubuyla bölgenin haklarının korunabileceğini söylüyor. Esasında yerel yönetimlerini güçlendirmiş bir Türkiye özlemini ifade ediyor. Hasan Bey’i aykırı bulabilirsiniz. Mühim değil. O bilerek cesur bir çıkış yapıyor” demiş. Nietzche’den de bir söz sıkıştırmış araya: “Abartıyorum, çünkü anlaşılmak istiyorum.”
1995 yılı, 20. Dönem genel seçimlerinin arefesindeyiz.
2. Bölge’den “Bağımsız Milletvekili Adayı”yım.
O günkü hesaba göre, barajsız marajsız 60 bin oy seçilmeye yetiyor.
Hepsi hepsi, bir Atatürk Stadı dolusu seçmenden bahsediyoruz yani.
Ben, eşim, eş-dost, arkadaş, birkaç da gönüllü “seçim beyannamesi” dağıtıyoruz.
“Egemenler, siyasî partiler ve seçim kanununu değiştirmeyecekler, delege düzeninde piyon bile değilsiniz Boşuna oyalanıyorsunuz. Sizi adam yerine koymayan siyasî partilere bir ders verin. Sizin de bir milletvekiliniz olsun” sloganıyla oy istiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Rahmetli babamın doğum günüydü

25 Kasım 2014



“BUGÜN, geri kalan ömrümüzün ilk günü aslında” diyen şairin, umuda remil atan iyimserliği ile, (şiir söyleyenlere sitem ederek) “Bir özlemi dindirmeye yetmezdi gücü; yetmedi de...” diyen şairin teslimiyeti arasında kaldım bu hafta.
Kaçakçıların “kıymetli eşya yüklü atlarını” mayın döşeli sınırdan geçirebilmek için kullandıkları fedakâr eşekler geldi aklıma.
“Her ailede bir tane –menzil eşeği- bulunur” derdi, babam.
Ve şöyle devam ederdi:
“... Bir gün gelir, ‘yaptıkların, zaten yapman gerekenlermiş gibi üstüne yapışır da’, ‘yapamadıklarının, yetişemediklerinin sorumlusu’ ilân ediverirler seni; işte o dem, aslında mayına bastığın andır...”

Yazının Devamını Oku

Gülmenin morfolojisi

21 Kasım 2014



BAŞLIKTAKİ iki kelimeyi yan yana kullanıldığı için yadırgayabilırsiniz.
Önce bana da öyle gelmişti...
Biraz daha düşününce, gülme eyleminin biyolojiden astronomiye, dilbilimden jeolojiye kadar gayet zengin bir yelpazede kullanabildiğimiz “biçimbilim”e göre incelenmesi, dahası, görüntüsü ve yapısal özellikleriyle irdelenmesi de “pekâlâ mümkün olabilir” dedim “aklımca”. Başlıyoruz...
Bir kere, kim demiş “Memlekette her şey kötüye gidiyor” diye?
“Gülücü gözü”yle baksanız böyle olmadığını şıp diye anlayacaksınız zaten.

Yazının Devamını Oku

Köşe yazıları eskimiyorsa durum vahimdir

17 Kasım 2014

“GÜZELLEME”ye (özetle) “... yapraklı dalı, barışın simgesi sayıldı tarih boyunca. Sadece yaprağından nice ilaçlar üretildi. Bu soylu aileyi tanımlamak için ona Olea Europaea-Sativa adını verdiler. Efsanelerde, bitkilerin dilinden anlayan ve ölümsüzlüğün ilacını arayan Lokman Hekim’in kaybolan reçetesiyle can buldu, tanelerinden çıkarılan yağının gizemi böylece yaşatıldı” diyerek başlamıştım; 10 seneden fazla olmuş. Devam etmiştim...
“İnsanlık tarihine damgasını vurmuş bitkilerin başında gelen zeytin, soframıza ulaşana kadar her zevkin ve tercihin nazına oynadı. Kâh iğneyle deldiler, kâh taşla ezdiler onu. Tuzlu sularda beklettiler; bazen ağırlıkların altında buruşturdular yüzünü, bazen de nice baharatların tütsülediği lezzetlerle harmanlandı. Özellikle Ege’de, zeytinyağlı mutfağı denilen bir damak çeşnisi yaratıldı; bir kültüre adını verdi ehl-i keyf’in şâheser dedikleri arasında.
Bütün bunlar yaşanırken, olmadan toplanan, acılığını gidermek için kısa süre kireç suyunda bırakıldıktan sonra, çoğu kez tat vermek için limon ve rezene katılan salamurada muhafaza edilen zeytinden, yeşil zeytini yaratmayı başardı meraklısı. Bu bahsettiğim, kuşkusuz yöntemlerden sadece biriydi. Yeşil zeytinin dünya görüşümüzde yarattığı farklılığa ise pek az kimse çatalın ucundaki mütevazı bir renkten fazlasını görerek baktı. Yaşama sevincini ve pozitif düşünceyi, bir zeytin tanesinin iddiasız varlığıyla bağdaştırabilenler de hiçbir zaman çoğunlukta olmadı. Onların gönül gözü kadar can kulağı da kapalıydı. Hiçbiri dinlemenin ötesine geçebilmeyi, yani duymayı da becerebilenlerden değildi. Barmenler, günün birinde bu sıradan yazgıyı sıra dışı ve beklenmeyene çevirdi.
Bilirsiniz, dry vermut (3/4 ölçek), dry cin (1 ½ ölçek) ve birkaç parça buzla çalkalanarak hazırlanan içkinize, usulca birer de yeşil zeytin bırakıverirler. Neden mi? Çünkü derler ki, ‘Yeşil zeytinin son isteği bir martini kadehinde ölmektir...’ Birer beyazı bulunmayan limon kabuğu ilavesiyle, geleneksel-martini kokteyliniz hazırlanmıştır. Artık size düşen elinizde tuttuğunuz kadehi önemsemektir. Çünkü kokteyl sinerjidir, berekettir, uzlaşmanın diğer adıdır... / ... Uzlaşma yoksa lezzet de yoktur. Kokteyl, farklılık ve benzerlerin yönetimidir.”
Yeşil zeytinin hikâyesini okuyanlar, “Siyah zeytinin hakkını mutlaka arayacağız” diye sitem etmeye başlamışlardı da ikinci bir yazı yazmak zorunda kalmıştım. Haşlanmış yumurtanın özenle kesilmiş dilimleriyle bezenmiş fasulye piyazının yüzüne nasıl bakacağımı sormuşlardı. “Üstünde siyah zeytin olmadan sofraya gelir mi?” diye çıkışmışlardı. “Yaradılıştan bu yana bir çift güzel gözü tarif etmek için yazılanları nasıl unutursun?” demişlerdi. “Adına şarkılar yazılan nice sevgilinin âhını aldın” diyenler olmuştu. Ben de ‘Ender Marka’ zeytin ezmesinin etiketini, üzerindeki anneyi ve çocukları hatırlamıştım ister istemez. “Öyle ya, çukurca bir kâsenin içinde parıldayan siyah zeytinin üzerine fiskelenmiş kekik ve pul biberiyle olan sevdâsını kim inkar edebilirdi ki? Bestâkar, ‘Beni âteşlere salan o kapkara siyah gözler’ demiyor muydu? En yoksul sofraların bile misafiri olan siyah zeytini ve onun bir somun ekmekle hatırlanan kutsal beraberliğini, sofraların bereketi saymak rastlantı mıydı? Ailenin bir araya toplandığı kahvaltı sofralarını, eskiyen her şeyle birlikte her mevsim biraz daha fazla özlerken, bir taze günaydın, bir çıtırdayan simit ve ince belli bardaktaki demli çayın sohbetini de, siyah zeytini yâdederek selamlamıyor muyduk?”
Nihayet, dostlarıma demiştim ki, “Siyah zeytinin nimet olduğunu hatırlamak için mutlaka birisinin bir haksızlık yapması mı gerekiyordu? Sonunda, bir şeyi kaybetme tehlikesi belirmeden, hiçbir şeyin farkına varmamaya kararlı olduğumuzu itiraf ettik birbirimize. Bu kararlılığımız, duyarsızlığımıza sahip çıkmak gibi bir şeydi âdeta...” 6 bin zeytin ağacının kesildiğini duyduğumda, “Eyvah” dedim içimden, “Yazı eskimemiş. Uzlaşma yok; ne lezzet, ne de bereket kaldı memlekette. Hele son paragraf aynen duruyor...”

Yazının Devamını Oku