Nihat Demirkol

Yarımada Ortak Yaşam Platformu

3 Nisan 2015

“Buluşma”nın akıl çelen davetiyesi, “Şeyh Bedrettin Destanı”ndan dizelerle başlıyor:

“Dedim ki: bakbaşladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğebir adım geride ağlayan toprak.Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldırve körpe kuzu eti gibi aktır yumuşaktır etleri.Dedim ki bak,burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi bereketli.Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak... “

“Nazım’ın dizeleri ile ölümsüzleştirdiği yarımadanın doğası, insanı ve bereket ilişkisi, bugünkü bilgilerimiz ışığında, günümüzden 9000 sene öncesinden beri varlığını sürdürmektedir. Mevcut idari sınırlar ile bölünmüş yarımada, aynı iklim ve doğaya sahip neredeyse tek bir adadır aslında. Yüksek biyoçeşitlilik ve endemizm oranları ile tümü doğal sit ilan edilmiş ve korunma altına alınmıştır. Bu topraklarda tasarlanacak ve sürdürülecek yaşam biçimlerini, doğa ve nimetleri belirler, doğayı ve üzerinde gelişmiş yerel kültürü korumak ve sürdürmek dışında başka bir seçeneğimiz yok...” diye devam ediyor.

“Yarımada Ortak Yaşam Platformu”nun, eşitlikçi, özgürlükçü, paylaşımcı, adil ve dayanışmayı esas alan, yarımadanın hassas ve eşsiz doğası içinde, toplumun ve doğanın birlikte yaşayabileceği sürdürülebilir bir ortak yaşamı hedeflediğinin altını çizmek lazım. Platform, Urla, Çeşme, Güzelbahçe, Karaburun ve Seferihisar’da çalışan bir kaç STK temsilcisi ile çevre konularında uzman kişilerin acil sorunlara çözüm aramak için geçen yıl başlayan bilgi ve görüş paylaşımları buluşmaları ile şekillenmeye başladı. Yarımada’nın doğal, ekolojik, kültürel ve tarihi ortaklığına vurgu ile karşılaştığı ortak sorunları çözmede daha geniş bir yapılanma içinde dayanışmayı sağlamak, ortak değerleri ve bunlara yönelik tehditleri ortaya çıkararak korunması için, daha da önemlisi, Yarımada’da sürdürülebilir ortak yaşam mutabakatının tespit edilerek, ortak yaşam bilincini oluşturmak, bu alanda eğitim dahil gerekli çalışmaları yapmak için tüm Yarımada’yı kapsayacak genişlikte bir sivil inisiyatif olarak düşünüldü. İlk adım olarak, tüm Yarımada ilçelerini temsil edecek bir dağılım ile bir araya gelen 16 gönüllü, “Yarımada Ortak Yaşam Derneği”ni kurdu...

Bu sivil inisiyatif, yarın saat 10.00’da Seferihisar Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Urla, Karaburun ve Çeşme Belediyeleri’nin de desteğiyle, gerçekleşecek Arama Konferansı ile ilk büyük davet ve buluşmasını gerçekleştiriyor (*). Yarımada’nın dünü, bugünü ve yarınına ilişkin “mutabakatlar”ın aranacağı konferansın moderatörlüğünü bendenize önerdiler; onurla kabul ettim. Mevcut stratejik planın ayak izlerini ıskalamadan, bütün katılımcılarla birlikte, “nasıl bir yarımada hayal ediyoruz?” sorusuna yanıtlar bulmaya çalışacağız. Birkaç hafta sonra belirginleşecek sonuçların işaret ettiği ufuk, yerel yönetimlerle paylaşılacak.

Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer, böyle bir konferansa ev sahipliği yapmaktan dolayı duyduğu memnuniyeti belirttikten sonra; “Yarımada bütünüyle çok özel bir coğrafya. Buluşmanın oldukça verimli geçeceğini düşünüyorum. Sonuçlar bizlere yol gösterecek. Tüm Yarımada yaşayanlarını konferansa katılmaya ve fikrini söylemeye davet ediyorum” dedi. “Bu davet bizim; bizim dostlar / Bekliyoruz...”

(*) Karaburun Nergis Cafe önünden Saat 08.00’de, Mordoğan Merkez’den 08.30’da, Çeşme Belediyesi önünden 08.30’da, Urla Belediyesi önünden 09,00’da, Alaçatı’dan 09.00’da otobüsler kaldırılacak...

Yazının Devamını Oku

Sayılarla Fuar İzmir ve küçük düşünmek

30 Mart 2015

Fuar İzmir’in temeli 2013’te atıldı.
337 bin metrekarelik arsa alanının üzerine inşa edildi.
Bu haliyle 50 futbol sahasına eşit bir araziye sahip.
Toplam inşaat alanı 240 bin metrekare büyüklüğünde.
Hafriyat sırasında 2 milyon 300 bin metrekare toprak çıkartıldı.
Yapımında kullanılan 34 bin ton demirle 5 adet Eyfel Kulesi, inşaat aşamasında dökülen 300 bin metreküp betonla 100 metrekarelik 6 bin daire inşa edilebiliyor.
29 bin metre ‘fore kazık’ çakıldı.

Yazının Devamını Oku

Bugün canım yazı yazmak istemiyor

27 Mart 2015

Ayrıntıları Hıncal Uluç’un köşesinden öğrendim; burada tekrarlamanın âlemi yok...
En son yazısını 18 Ocak’ta okuduğumuz Çetin Altan’ın, “bir süredir yalnız kaldığı,
düşüp kalçasını kırdığı ve sağlığının pek de iyi olmadığı”na kadar uzanıyor ayrıntılar...


Önce, Uluç ile paylaştığımız “hayret”i özetleyelim:
“...Çetin Ağabey’in (Altan) yazıları birden kesildi.
Ne bir açıklama, ne bir haber. Dünya meraksızı bir ülkeyiz.

Yazının Devamını Oku

İthal değil, “ihraç fazlası...”

25 Mart 2015

Açıkcası, CHP’nin ön seçim yapacağına inanmayanlardandım; bu konuda yazıp çizdim bile üstelik...
Bazı dostlarım, “Mahcup oldun mu şimdi?” diye sordular.
“Olmadım” diye cevap verdim; “Onlar başımıza ördükleri bunca çorap için kendilerini mahcup hissediyorlar mı ki?”
Nitekim, demeye kalmadı, Kılıçdaroğlu’nun, 2. Bölge’den seçime gireceği açıklandı...
Bakmayın, vitrindeki tebessümün, “mutlu aile” resmi verdiğine; derinlerde, herkes, “sonunda kimin ayağına basılmış olacak” hesapları yapıyor.
Ayrıca, kimse yüksek sesle itiraf edemese de, hâkim kanaatin, “Genel Başkan dediğin ‘rüzgârın zaten arkadan estiği yerden’ değil, aksine ‘dal oynamayan yerden’ seçime girer ki, ibret-i âlem için, ‘kendisine ait kaç masası var’ onu bir görelim” yönünde olduğu söyleniyor.
Bence, fikrin ve sözde davetin, “Kocaoğlu’nun icadı gibi sunulması da başka bir illüzyon...

Yazının Devamını Oku

Şehnaz Longa’nın intikamı

20 Mart 2015

Efendim, bizde siyaset “lâf ebeliği” üstünde dönen bir mücadeledir. Bu sebeple seçmen, “çenebaz”a meyletmeyi sever. Üstelik bunu, samimiyetini, doğruluğunu, gerçeğe yakın ya da uzaklığını da pek kurcalamadan yapar. “Roma neden yıkıldı?” sorusuna, Çiçero’nun, “Çok ve güzel konuştuk, fakat bilgisizdik!” diye yanıt verdiğini duymamıştır çünkü... Bu cümleden olmak üzere, son dönemin “yükselen konuşkan”ı, HDP Eş Genel Başkanıdır... Meselâ, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, “Ana muhalefet”in sıfırın altında kalan performansı, yani “çukur” halleri sayesinde, CHP’nin gözden çıkarttığı doğal söylemleri vitrine taşıyarak parlatan Demirtaş’a, ucuzundan “breh breh breh...” demekten geri durmamıştır necip tatlısu aydınlarımız (?!)

“Progresif konuşkan”ımız ise malûm, Çankaya’da oturmayan devlet büyüğüdür. Ama yaygın kanaatin aksine, (eğitiminden gelen bir alışkanlık olduğu düşüncesiyle) ben Cumhurun başı olan kişinin imam yönünü, hatip yönünden daha güçlü bulurum. Hattâ, kendisinin başkanlık merakını da, biraz bu “imamlık” özlemine bağlarım; neyse...

Birkaç gün önce, bu iki “konuşkan”ımız yine kapıştı... Erdoğan’ın, belâgatla paketlenmiş “Neyin eksik senin? /... Allah aşkına bizden farklı neyiniz var?” yollu açıklamasına Demirtaş, retorikanın gizemli labirentlerinden şöyle yanıt verdi: “İşte diyor ya ‘Sizin neyiniz eksik?’ Söylemde bile ayrımcılık var. Siz biz... Bize, Türk olmayanlara siz diyor...”

Burada dursa, çok iyiydi... Takipçileri, ağzı açık hayranları olarak alkışa hazırdı çoktan... Duramadı; retorikanın binlerce yıllık girdaplarından birine kaptırıverdi paçasını: “Biz bir pazarlık hareketi, pazarlık partisi değiliz...” diye devam etti. Burada bile dursa, konuşmayı kurtarabilirdi... Ama yine duramadı; konuşmanın şehvetinden kendini alamayınca da batırdı: “AKP ile aramızda kirli bir pazarlık olmadı, asla olmayacak. Kirli bir alışveriş, işbirliği asla olmadı, asla olmayacak...” deyiverdi.

Elâlemin ağzı torba değil ki büzesiniz! Şimdi okuyucu soracak elbette. Diyecek ki, “sözlerinizle, pazarlık ve alışverişin kirlisinden uzak durduğunuzu iddia etmektesiniz. Ama ‘hiç alışveriş ve pazarlık yapmadık, olmadı ve olmayacak da’ fikri çıkmaz bu ifadeden. ‘Pazarlık’ için TDK, ‘bir alışverişte, tarafların kendileri için en elverişli fiyatı karşısındakine kabul ettirmek amacıyla yaptıkları görüşme / bir şeyin fiyatı üzerinde karşılıklı çekişmek...’ karşılığını veriyor. Hattâ, ‘götürü pazarlık, pastavla pazarlık, peşin pazarlık, Yahudi pazarlığı, bitirici pazarlık, öldürücü pazarlık, fırsatçı pazarlık, sıkı pazarlık, gevşek pazarlık...’ diye çeşit göstererek, meraklandırıyor insanı... Sizinki hangisidir? Bir zahmet açıklasanız da feyz alsak...” Bana ise daha azı yetecek! “Konuşkanlık” bahsinde, kendi cümlesiyle yakalanmışları, yine, 1966 yapımı, “Ah Güzel İstanbul” filminin bir sahnesiyle anacağım. “Haşmet İbriktaroğlu”nun meşhur tiradından bölümler yankılanacak kulaklarımda.

(Ayşe, barakada ona hediye edilen kürkle dans etmektedir ve Haşmet içeri girer) “...Bak Ayşe senin yerinde olsam, hemen geri gönderirdim bunları. Tuncay gibiler hiç birşeyi karşılıksız vermezler... /... Ben tanıştırdım, suçlu olduğumu biliyorum ama, beni büsbütün pişman etme yaptıklarıma. Bak Ayşe hayale kapılma ben sadece ucuz bir kurnazlık tasarlamıştım, geçici bir modayı istismar edip, kenara bir kaç kuruş koymak, sonra da arkamıza bakmadan savuşmak... / ...Zenginlerin eğlencesi belli olmaz, bazen bir sirk palyaçosuna, bir maymuna, bir kraliçeden daha çok değer verirler, onları daha çok eğlendirdiği için... / ...Eee ne yaparsın, ava gider avlanır demişler; bu Şehnaz Longa’nın senden intikamıdır Haşmet...”

Benim gibi eski moda meraklarınız varsa, Siz yine de bu yazıyı kesip, “18 Mart yazıları” arasında saklayınız. Çünkü, pazarlığı akıllarından bile geçirmeyenleri, bugün “...dönmeyi düşünmediler...” diye rahmetle anıyoruz! Gerisini, “Şehnaz Longa”ya bırakın...

Yazının Devamını Oku

11. dipnot: “Basso ostinato...”

17 Mart 2015

“...8 Eylül 1941’de Nazi birlikleri Leningrad’ı kuşatırlar, dünyayla olan bağlantısını keserler. ‘St. Petersburg dünya yüzünden silinmeli’, der Hitler. Plânı, teslim olana kadar Leningrad’ı top ateşine tutmak, hava saldırısıyla bombalamak ve açlığa mahkûm etmektir. Bunları yapar da. 3 yıl boyunca şehirden 1.4 milyon kişi tahliye edilir, 1.5 milyon ise ya açlıktan ölür ya da başka nedenlerden. 1944 Ocak ayında kuşatma sona erdiğinde şehirde sadece 700.000 kişi kalmıştır.
Ünlü besteci Dimitri Şostakoviç şehrin savunmasına katılmak amacıyla Leningrad’dan ayrılmaz, siper kazar, yangın gözlemciliği yapar. Bir yandan da Leningradlılara moral verecek yeni bir senfoni üzerinde çalışır. Yöneticiler, Leningrad’ın kültür ortamındaki seçkin müzisyenleri şehirden gönderince senfoniyi hazırlama görevi, ikinci sınıf bir radyo orkestrasının şefi olan çekingen, sorunlu ve pek sevilmeyen Elias’a verilir. Elias ve savaşın tükettiği müzisyenlerden oluşan derme çatma orkestrası, Şostakoviç’in Leningrad Senfonisi’ni çalacaktır. Dayanılmaz koşullar altında, açlıkla, soğukla, bombardımanlarla, yangınlarla, ölümlerle geçirilen 3.5 yılın, yaratıcılığın savaşa üstünlüğünün, müziğin ve umudun hayatları nasıl kurtardığının öyküsüdür Orkestra Şefi...”
Bu iki paragraf, daha geçen ay raflara çıkan kitabın arka kapağından alınma. Ön kapakta ise, Şostakoviç’in 1942’de söylediği şu sözler var: “Yedinci Senfonimi, faşizme karşı savaşımıza, düşmana karşı mutlaka sağlayacağımız zaferimize ve şehrime, Leningrad’a ithaf ediyorum...”
Yazar Sarah Quigley, 7. Senfoni’nin (Leningrad Senfonisi) yazılışını, 872 gün süren ünlü Leningrad kuşatmasının parlak bir izdüşümü olarak kurgulamış, “Orkestra Şefi”nde... Çar I. Petro tarafından, 1703’te Rus Çarlığı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olması amacıyla kurulan St. Petersburg (Sankt-Peterburg), 200 yıl Rus Çarlığı’nın başkentliğini yaptı. İç Savaş sırasında Petrograd, Sovyetler Birliği döneminde ise Leningrad olarak anıldı. Bugün ilk adına dönüldü... (Dostoyevski’nin romanları Suç ve Ceza, Ezilenler ve Beyaz Geceler de bu şehirde geçer).
Romanın 11. dipnotunda, şehir kastedilerek, Şostakoviç’un ağzından duyduğumuz bir cümle var ki, sanki tek başına bir roman: “Hayatımın tamamının basso ostinato’su...” “Basso ostinato” ya da Türkçe karşılığıyla “direngen bas” (çok sesli müzikte bir bestenin en alt partisinde takrarlanarak, asal bileştirici öge işlevini gören melodik kalıp) demek. Sadece bu ifade bile kitabı okuyanları alıp kimbilir nerelere götürecek? Bende öyle oldu meselâ...
Gezi Parkı protestoları ile ortaya çıkan “#diren” kalıbının önemini tekrar çekti çıkarttı belleğimden. Bu yazıyı da “kitabı tavsiye etmek” için yazmadım. Sanatçılara seslenmek için yazdım; kim olursa olsun, şair, yazar, besteci, tiyatrocu, kim olursa olsun... Güzel ülkem, nasıl olsa atlatır bu günleri. “İz bırakın! Rezilliklere tarih düşün... Eserleriniz bu dönemin silinemez, değiştirilemez, unutulmaz ve unutturulamaz –gizli- tarihi olsun...”
Tarih, bugün “kentlerin isimlerini” değiştirenleri hatırlamıyor bile... Ama Şostakoviç, “Leningrad Senfonisi” her çalındığında yanı başımızda direniyor. Sanat hakkınızdan gelecek; “er ya da geç...”

Yazının Devamını Oku

Barselona ve KSK taraftarı!

13 Mart 2015

Neptunas Klaipeda’ya konuk olup, sahadan 83-90’lık galibiyetle ayrılıp, grup maçlarını nâmağlup unvanıyla bitirip, Eurocup son 32 M Grubu’nu lider olarak bitirmeyi garantilediği gün, Pınar Karşıyaka’lı bir dostla beraberdik.
Yüzünden düşen bin parça...
“Hayrola?” dedim.
“Sormayın” dedi, “pek keyfimiz yok...”
“Nasıl olur ?” diye üsteledim saf saf.
Önceden hazırlanmış ve taraftara çok zevk veren bir kumpasa düşmüşüm meğer.
“Şimdi Barselona taraftarını anlıyoruz” diye devam etti; “hep kazan hep kazan, bir an geliyor bıkıyor insan. Heyecan kalmıyor... Bilmiyoruz bu işin sonu ne olacak? Ondan pek keyfimiz yok...”

Yazının Devamını Oku

Bu kumaştan ancak bu elbise çıkıyor !

9 Mart 2015

Geçiş üstünlüğü bulunan araçların başında gelir “ambulanslar !” Ve trafiğin mikadonun çöplerine dönmüş olduğu saatlerde bile, yol ağında seyreden araçlar, hasta taşıyan ya da acil bir sağlık sorununa yetişmek için çırpınan ambulanslara yol vermekle yükümlüdür. Sürücüler, sağduyularına, empati becerilerine, geometri bilgilerine, vicdanlarına, hızlarına, reflekslerine ve çözüm yaratma yeterliliklerine göre, yaklaşan bir ambulansın yanar - döner ışığı ile çığlığına, farklı tepki verirler. Ama gözlemim odur ki, pek çok kimse bir ambulansa ne pahasına olursa olsun yol açmak için gereken duyarlılığı göstermekten hayli uzak düşmüştür büyük şehirlerde...

Aracı içinde ve tıkanmış bir trafikte bekleyen sürücüler arasında, Irak Savaşı için Amerika'ya küfredenler de vardır, yoga yapanlar da... Hayvansever dostlar da bulunur, bizzat hekimler de; Siz, biz hepimiz kısacası... Yani, duygu yüklü sohbetlerin, duyarlılık mangalında kül bırakmayan sosyal paydaşları olan bizler, iyi, doğru, güzel, erdemli, etik ve çağdaş olan için döktüğümüz dilleri ne yazık ki direksiyon başında gösteremeyiz.
Yol verenler, dert edinenler, mahcubiyet duyanlar, vicdan azabı çekenler, durumdan vazife çıkartanlar, kendini yiyip bitirenler de vardır bu sürücüler arasında ama, en uyanıklarımız, krizi fırsata çevirme boyutunda gözleri parlayanlardır. Çünkü, yol açanların çabasıyla oluşturulan labirente, sağlı sollu vücut çalımlarıyla dalan ambulanslar, arkasında fırsatçı bir dümen suyu bırakır her zaman. Kızıldeniz gibi yarılan trafik, asla bir daha normal konumuna dönemez. Fırsatı ganimet bilen bazı araçlar, ambulansın stop lambalarıyla gözleri kamaşmış olarak hep birlikte hamle yaparlar ve yemleme saati gelmiş bir alabalık havuzunun köpüren sularına döner ortalık. Acaba bu tavrın ayıplanması çok mu abartılı bir saflık göstergesidir?

Bu tabloda hep gözlerden kaçırılmış bir utanç fotoğrafı gizlidir. Hakkına razı olma bilinciyle bekleşen çaresiz sürücülerin, hiçbir fırsatı kazanca dönüştürmeden bırakmayan pervasız bir kültüre mağlup oluşunun senfonisidir bu... Daha 5 dakika önce, kıllarını kıpırdatmayanlar, hasta taşıyan bir aracın eskortluğundan medet ummakta, bu gözü açıklığın salyalı ve sığ kazancından yüzleri kızarmamaktadır. Bir dalgakıranın güvencesine sığınmış tekneler gibi sek sek oynayarak uzaklaşırlar...
Onlar, hiç kuşku yok ki gidecekleri yere yığınlardan daha çabuk varacaklardır. Ben ise hep, ambulanstaki hastanın ilk müdahale noktasına zamanında yetişip yetişemeyeceğini sorgular, kalplerden dudaklara yükselmiş bir iki dilek ve temenni sıkıştırırım trafiğin karmaşasına. Onlar, sadece bu kentin, bu ülkenin değil; onlar insanlığın yüz karasıdır. Onlar için de birkaç çift lâf edilir tabii arkalarından... Bu tepkinin, mayalı hamur gibi kabına sığmayan sözcüklerini burada yazamıyorum; Beni ayıplamayın!

Bu yazı, keşke dün yazılmış olsaydı…
Keşke, geçen hafta gördüğüm bir manzarayı betimliyor olsaydım…

Yazının Devamını Oku