Paylaş
Ayrıntıları Hıncal Uluç’un köşesinden öğrendim; burada tekrarlamanın âlemi yok...
En son yazısını 18 Ocak’ta okuduğumuz Çetin Altan’ın, “bir süredir yalnız kaldığı,
düşüp kalçasını kırdığı ve sağlığının pek de iyi olmadığı”na kadar uzanıyor ayrıntılar...
Önce, Uluç ile paylaştığımız “hayret”i özetleyelim:
“...Çetin Ağabey’in (Altan) yazıları birden kesildi.
Ne bir açıklama, ne bir haber. Dünya meraksızı bir ülkeyiz.
Yahu Çetin Altan bu, Sarı Çizmeli Memed Ağa değil...”
Sonra da, “artık bu Ülkede, hiçbir şeye hayret etmediğimizi” ekleyip,
bu “yadırgamama hali”nin yarattığı can sıkıntısını,
yine Çetin Altan’ın kalemine müracaatla tarif edelim.
“Zifiri karanlıklar... Karanlıkların karanlıklarla çiftleşerek karanlıklar doğurduğu karanlıklar... Karanlıkların ikiz aynasında, karanlıkların birbirini yansıtarak, yoğunlaşa yoğunlaşa sonsuza uzandığı karanlıklar... Ve bir anda bir kibrit ışığı... Sizce bu ışık ne olmalıydı ? Hepimiz zaman zaman düşeriz karanlıklara... Ve bir anda parlayacak bir kibrit ışığı ararız. O ışık ne olmalı ? Yanıtı kolay bulunmaz bu sorunun... Ben de bilmiyorum... Bilsem yazardım...” der bir yazısında; yazdıkları eskimemiş…
“Usta”nın, İzmir Milli Kütüphane’nin 45311/68-860 envanter numarasında kayıtlı ve 1946’da basılan, “Üçüncü Mevki” isimli ilk kitabının başındaki ithaf satırlarında, “Değeri de boyu gibi küçük olan bu kitabı babaanneciğime armağan ediyorum” yazar... ilk yazısına ise –ki bu eser daha önce Yeni Adam’da yayınlanmıştır- şöyle başlar:
“Şu sönük fenerli küçük dağ istasyonu, memurların ayak sesi, -su var, soğuk suuu, su isteyen- diye haykıran cılız çocuk, yanımda horlayan celep, koridora uzanmış köylü, içimde garip tatlı bir his uyandırıyor. Üçüncü mevki yolculuğunun da kendine mahsus bir zevki var vesselam...” Bu satırların da, tümüyle hükümsüz kaldığını söylemek zor.
1964’te yayınlanan “TAŞ” isimli kitabının önsözünde İlhan SELÇUK, “Çetin ALTAN bir kişi değil bir ordudur” diyor. “Tek hedefe yönelmiş, piyadesi, süvarisi, topçusu, levazımı, keşif kolları, öncüsü, artçısı, cephanesi, çadırları, istihkamı, ağırlıkları, hafiflikleri, gözüpekleri, çekingenleri, atakları, durgunları, üst ve alt rütbelileri, neferleri, kumandanları ile bir ordu... / ...Sigara içer gibi yazar Çetin… Önce dumanı ta içine çeker, fıkrasına dizdiği kelimeler, havaya üfürdüğü duman gibi ciğerlerini dolaşmış, sonra kağıda oturmuştur. Satırlar arasında, evdeki odasında dolaşır gibi, ellerini, kollarını sallaya sallaya rahatça gezer. Genç yaşında kazandığı büyük ün, bedeli tümüyle ödenmiş bir zor savaşın sonucudur…” Bu betimlemeler de an itibariyle doğruluğunu koruyor anlaşılan.
Türkiye’nin seçimle yatıp, seçimle kalkacağı Haziran ayında,
88 yaşına basacak olan Usta’ya acil şifalar diliyorum...
Gönül isterdi ki, yazıları eskimiş olsun.
Gönül isterdi ki attığı başlıklar, güncelden çok uzaklara düşsün; ne gezer?
Hâl böyle olunca;
29 Nisan 1960 tarihli ve
“bugün canım yazı yazmak istemiyor”dan ibaret en kısa yazısının,
2015 Türkiye’sinin ruh haliyle örtüşüyor olmasına,
şapka mı çıkartayım, karalar mı bağlayayım; bilemedim?
Hâlâ “üçüncü mevki yolculuğun, kendine mahsus zevki”yle idare ediyoruz.
Paylaş