Sibel Arna

Çok insan, az insan meselesi

29 Eylül 2012
Bir çocuğun etrafında çok insan olması zenginlik midir yoksa kafa karışıklığı mı?

Siz bu satırları okurken ben Rüzgar’ı İstanbul’da bırakmış, bir gezi için Bilbao’ya gitmiş olacağım. Endişelerim tavan yapıp da dönmeye karar vermezsem pazartesiye kadar oradayım.

Rüzgar biraz babasıyla ve babaannesiyle, biraz da anneanne, dede ve dayısıyla vakit geçirecek. Ne güzel değil mi? Güzel mi gerçekten? Kronik evhamlı bir anne olarak bu noktaya takılı kaldım. Çünkü oğlum bir gece önce şu soruyu sordu: “Anne yarın beni okuldan kim alacak? Sonra ne yapacağım?” Haklı. Çünkü etrafında çok insan var ve istikrar hissetmiyor.

Birlikte seyahat ettiğim Vitra Müşteri İlişkileri Direktörü Arzu Uludağ Elazığ, iki çocuk annesi. Bana çok şanslı olduğumu söyledi, bunu da şöyle açıkladı: “Kızlarım anneanne ve babaannelerine uzak. Okul dışındaki tüm vakitlerini bizimle ve bakıcıyla geçiriyorlar. Bu, çocuğun karakter gelişimi için dezavantaj. Çünkü çocuk anne ve babasını bire bir modelliyor. Olumlu yanlarımızı aldığı gibi olumsuz yanlarımızı da alabiliyor. Mesela ben çok detaycıyım, tam bir kontrol bağımlısıyım. Büyük kızımda da aynı karakter özelliklerini görmeye başladım. Bu yüzden mümkün olduğunca eş, dost, akraba, komşu programları yapıyoruz. Ne kadar farklı kişi tanırsa, kendi karakterini o kadar çabuk bulur diye düşünüyorum.”

Ne yalan söyleyeyim içime su serpti. Çünkü havada bulut, bizde insan çeşitliliği. Benim arkadaşlarım, babasının arkadaşları, akrabalar, komşular derken aldık başımızı gidiyoruz.

Bu noktada sabit olanlara, anneyle babaya önemli bir görev düşüyor: O da çocuğa kalıcı olduklarını, hayatının temel taşı olduklarını hissettirmek. Mesela Rüzgar döneceğimden emindi. Bu güveni onunla geçirdiğim kaliteli zamana borçluyum. Telefonsuz, e-mail’siz, bakıcısız, anne-oğul aktivitelerimiz her şeyden önce bize birbirimizi kazandırıyor. Tavsiye ederim.

Yazının Devamını Oku

“Anne neden spor abıkkası giymedin”

22 Eylül 2012
Düştüm, hem de yüzüstü yere yapıştım. Ön dişim kırıldı, alt dudağım ikiye yarıldı. O halde eve geldim ve uyudum. Rüzgar görünce ne tepki verdi onu anlatacağım.

Topuklu ama çok yüksek topuklu ayakkabılarım vardı. Gündüz Miha Bodytec denilen ve bütün kasları çalıştıran spor aletini ikinci kez denemiştim, her tarafım tutuktu, yerler ıslaktı yani düşmem için şartlar uygundu. Ve fakat düşmedim, çakıldım. Yüzüstü yere yapıştım. Ön dişim kırıldı, kırılan diş battığı için alt dudağım ikiye yarıldı. Kalkarken yüzüme kapadığım iki avucum üç saniyede kanla doldu. Tuvalete gittim, kanı durdurdum ve hemen bulunduğum mekândan çıkıp bir taksiye bindim. Bir yandan ağlıyorum, bir yandan da Google’dan ‘Yarık dudak dikilir mi’ diye arama yapıyorum. Ve şöyle bir şey okuyorum: “Dikilir ama iyi dikilmesi lazım. Gece yarısı gittiğim acil serviste dikilen dudağımdaki bombe geçmiyor...” Benlik bir cümleydi gerçekten, vazgeçtim ve eve gidip uyudum.
Sabah oldu, Rüzgar odama geldi ve gördüğü anne karşısında donakaldı. Panikle anlatmaya başladım “Annecim düştüm, yüzüm yere çarptı, o yüzden dudağım bu halde” diye. Ve tam bu esnada 48 saat devam edecek “Neden” istilası başladı. “Neden düştün?” İlk cevabım “Çünkü çok yüksek topuklu ayakkabım vardı” oldu. Rüzgar ne dese beğenirsiniz: “Anne neden spor abıkkalarını (ayakkabıya abıkka diyor) giymedin? Bir daha topuklu abıkka giyme, hepsini çöpe at.”
Sabah aynaya bakınca dudağın dikilmesi gerektiğine daha emin oldum. Diş doktoru arkadaşım Seyhan Gücüm’ü aradım, pazar pazar kliniği açıp dudağımı dikti, dişimi onardı.
Şimdi dudağımdaki beş dikişle Rüzgar’ın karşısına çıkacaktım. Dikişli hali onu daha çok evhamlandırdı. Ve beş dakikada bir sorar hale geldi. Tam o esnada Twitter’dan yazıştığım Klinik Psikolog Pınar Mermer yetişti: “Bunun oyununu oynayabilirsiniz. Rüzgar sık sık kontrol etmek, soru sormak isteyebilir. Böyle tekrarlar iyidir, onu rahatlatır. Sorularına ‘Evet, ben düştüm, sen de üzüldün, merak ediyorsun nasıl düştüğümü’ diye yanıt verebilirsiniz.”

Yazının Devamını Oku

Kapak oldum

15 Eylül 2012
Aylık 100 binin üzerinde satan Pepee dergisinin kapağında bu ay ben varım.

Daha ayın ortası bile olmadı ama sanki etrafımda görmeyen kalmadı. Ne tepkiler alıyorum bir bilseniz. Derginin kapağında elimde Pepee’yi görenlerin tepkileri “At onu elinden, çocuğuma kötü örnek oluyor”dan başlıyor, “Ah yavrum; kurban olurum, o Pepee’yi evlat edinmek istiyorum”a kadar uzanıyor.
Peki niye kötü örnek oluyormuş? Bu tepkiyi verenlere tek tek sordum. Yüzde sekseni aynı şeyi söyledi: “Pepee istediği bir şey yapılmayınca küsüyor. Onun yüzünden bizim çocuklar da küsüyor. Beden dilleri bile Pepee gibi oldu. Eller hemen göğüs altında kavuşturuluyor, surat asılıyor, alt dudak öne doğru uzuyor…”
Peki bu duruma Pepee’nin pedagojik danışma kurulu ne diyor? İşte açıklamaları: “Küsme bir anlatım şekli. Karşı tarafça anlaşılamamanın sonucudur. Konuşma yeteneği olan bir yetişkin için küsme ilkel bir davranış kabul edilir ancak insanın kendini anlatamadığı öyle anlar vardır ki işte o zamanlar küsmek şart olabilir. Yeterli lisana sahip yetişkin için bile zaman zaman geçerli olan küsme davranışı, kendini ifade etme konusunda yetersiz olan bir çocuk için kabul edilir bir davranıştır. Çocuklar kendilerini yeterince anlatamazlar. Kendilerini anlatabilmek ve karşı tarafı yönlendirerek isteklerini elde edebilmek için çeşitli yollara başvururlar. Bunlardan biri de küsme. Ve hayatın gerçeği.”
Bu noktadaki kişisel fikrimse şu. Her çocuk Pepee’den kendi karakteri temelinde bir şeyler kapıyor. Mesela Rüzgar günde en az üç bölüm Pepee izlemesine rağmen küsme davranışı onda yer etmedi. Belki kendini başka yollarla ifade edebildiğinden, belki küsmenin anne üzerinde yarattığı duygusal baskıyı daha çözümleyemediğinden. Ama mesela durup dururken “Annem güzel annem” diye şarkıya girmeyi Pepee’den öğrendi. Aynı şekilde sevdiklerine “seni seviyorum” demeyi de. Tuvalet eğitimi sırasındaki katkılarını yazmakla bitiremem. Pepee gibi sebze de yiyoruz mesela. Hatkta şu uyku işini de kapsamlı bir ele alsalar diyorum... Tek uyumak, çabuk uyumak, geceleri uyanmamak konusunda bir sihirli değneğin var mı Pepee? 

İÇİNDE NELER VAR

Her sayı annelere, çocuk psikolojisinin daha rahat anlaşılması ve annelerin desteklenmesi konusunda bir içerik sunuluyor. Evde oynayabilecekleri oyunlar öğretiliyor. Mesela ben Pepee ile aynalama oyunu oynadım. Yüzümü şekilden şekle soktum ve aynısını yapmasını istedim. Evde Rüzgar’la da oynuyoruz ve çok gülüyoruz.

Yazının Devamını Oku

Çocuklarımızın sahibi değiliz

8 Eylül 2012
Evet, onları dünyaya biz getirdik. Evet, büyümeleri iyi birer insan olmaları için çok emek sarf ettik ama çocuklarımız kendi malımız değil, olamazlar!

Sezen Aksu söylemişti. Tam cümleyi hatırlamıyorum ama özetle, oğlunun her zaman tutkularının peşinden koşmasını istediğinden bahsetmişti. Bunun için dünyanın öbür ucuna gitmesine de, aylarca oğluna hasret kalmaya da hazırdı.
Aynen böyle düşünüyorum. Hiçbir zaman çocuğunu dizinin dibinde tutan annelerden olmayacağım. En azından olmamayı deneyeceğim. Rüzgar’ın tutkularını destekleyeceğim, kararlarına, seçimlerine saygı duyacağım. Aha buraya da yazıyorum ki ileride aleyhime delil kullanabilsin.
Nereden çıktı şimdi bunlar diye düşünebilirsiniz. Bu hafta bir akşam tam tersi bir örnekle karşılaştım ve hâlâ etkisindeyim.
Olay, Ystanbul’un popüler gece kulüplerinden birinin tuvaletinde yaşandı. Girdiğim anda yere çömelmiş, elleriyle yüzünü kapatmış bir kadınla karşılaştım. Hemen yanına çömelip yüzüne kapattığı ellerini açınca en fazla 25 yaşında dünyalar güzeli bir genç kız olduğunu anladım. Ağlamıyordu sanki donmuş gibiydi. “Neyin var” diye sordum. “Mutsuzum” dedi ve hızla anlatmaya başladı: “Babam, benim canım babam, aşık olduğum erkeği beğenmedi. Ondan ayrılmam için zorladı. Ayrılmazsam kendine bir şey yapacağını söyledi. Onu kaybetmek istemediğim için ayrıldım, hatta hemen arkasından başka birinin çıkma teklifini kabul ettim ki garanti olsun. Buraya da onunla geldik ama onu istemiyorum. Aşık olduğum kişi sürekli arıyor, telefonunu bile açamıyorum. Hayatın tadı tuzu kalmadı. Bütün duyu organlarım işlevini kaybetmiş gibi hissediyorum. Duyamıyorum, göremiyorum, koklayamıyorum, hissedemiyorum. Çok mutsuzum.”
Aşk da bir tutku değil mi? Gencecik bir kızı bu kadar mutsuz etmek, hayattan bu kadar soğutmak bir babaya yakışır mı? Evladını kendi canına kıymakla tehdit etmek de neyin nesi? Beğenmediği o genç küçücük bir şansı bile hak etmez mi?

Yazının Devamını Oku

Cumartesi alternatifleri

1 Eylül 2012
Siz de benim gibi çocuğunuzu evin içinde zaptetmekte zorlanıyor ve bir an önce okulların açılması için dua mı ediyorsunuz?

Hemen size bir öneride bulunayım, Simon Salvadori yani dondurma sihirbazı bugün Kahve Dünyası’nın İstanbul Ulus mağazasında çocukları kendisine hayran bırakacak.

Deniz - kum - güneş tatilini bitirip İstanbul’a dönmek bize hiç iyi gelmedi. Dört duvar arasında Rüzgar’ı zaptetmek ne kadar zor tahmin bile edemezsiniz. Tazmanya canavarı gibi! Atlıyor, zıplıyor, tırmanıyor. Annemle birlikte okulların bir an önce açılması için dua ediyoruz. Bazı okullar ayın 10’unda, bazı okullar 17’sinde açılıyor. Bizimki 10’unda açılıyor diye seviniyoruz.    
Kuşlara yem atmaya gidiyoruz, deniz kenarında koşuyoruz, yakınlardaki hayvan çiftliklerini ziyaret ediyoruz. Her gün yeni bir şeyler deneyimlemesini istiyoruz ama tabii ki bir yerlerde tıkanıyoruz. Sizin de benzer sıkıntılarınız varsa biri İstanbul biri İzmir olmak üzere iki önerim olacak.   

DONDURMA SİHİRBAZI

Simon Salvadori için ‘dondurma sihirbazı’ diyorlar. Gerçekten de dondurma onun ellerinde bir sanata dönüşüyor. İnteraktif oyunları ve yaratıcı dondurma süslemeleri ilgi çekiyor.  Salvadori 1-15 Eylül tarihleri arasında Kahve Dünyası mağazalarında çocuklarla buluşacak. İlk gösteri bugün Ulus şubesinde. Detaylı program için facebook.com/kahvedunyasitr adresinden faydalanabilirsiniz.

PEPEE İZMİR’DE 

Bu yıl 81’incisi düzenlenen İzmir Enternasyonal Fuarı, 31 Ağustos – 9 Eylül’de Pepee’yi İzmirli hayranlarıyla bir araya getiriyor. Tansaş etkinlik alanına kurulan Pepee’nin Dünyası’nda Pepee çocuklarla çeşitli oyunlar oynayacak. 9 Eylül günü Pepee, ‘Çişimiz tuvalete, kakamız tuvalete, artık kimse yapmayacak altındaki beze’ gibi anlamlı şarkılarını küçük hayranları için söyleyecek.

Yazının Devamını Oku

İki buçuk aylık yaz maceramızın sonu

25 Ağustos 2012
Siz bu yazıyı okurken Rüzgar ve ben iki buçuk aylık Bodrum macerasının sonuna gelmiş olacağız. Tası tarağı toplayıp gurbetçi misali İstanbul’a kesin dönüş yapmadan önce bir özet çıkarayım dedim.
-Yüzme konusunda geçen yazı, suyun üzerinde kolluklarla yeni yeni durabilme kıvamında kapamıştı. Bu yaz yine kollukları var ama suyun üzerinde her türlü akrobasi hareketini yapıyor. Dalıyor, yüksekten atlıyor, arka arka yüzüyor… Kafa tam anlamıyla suda, gözler her daim kıpkırmızı.
-Her gün öğrendiği şeylerin sayısı beşken artık 15 oldu. “Rica ederim” demesini de öğrendi, sinirlenince “Sığır çobanı” diye küfretmesini de. Bir şeyi bir kere duyması, ikinci kere en doğru yerde kullanması için yeterli.
-İki gece önce yemek yiyoruz, derin bir nefes aldı ve şöyle dedi “Şükür Allah’a”. Klasik sorumu sordum: “Kimden öğrendin?” “Denizdeki kadından” dedi. Meğer bir kadın denizde yüzerken attığı her kulaçtan sonra “Ohh şükür Allah’a” demiş. Bizimki de hemen kapmış. Çok hoşuma gitti.
-Bu yaz ilk konserine gitti. Yalıkavak Marina’da Yalın’ı ilk bir saat gözünü bile kırpmadan izledi.
-Her türlü balığı etten daha çok sevdiğini kanıtladı. Balığın pişmişini değil çiğ olanını makbul saydı. Lakerdaya taptı.
-Oyuncak paylaşmak konusunda ancak bir arpa poyu yol kat edebildik. Hele izin almadan kovasını küreğini alanları tırmıkla kovalıyor. Bu kış okulda bu paylaşma meselesini çözeriz diye umuyorum.
-Bu yaz nur topu gibi bir korkumuz oldu: Geçen kışın havai fişek ve gök gürültüsü korkuları yerini yangın korkusuna bıraktı. Bodrum’da da yangın çıktı. Rüzgar yanan ve şimdi simsiyah olan alana bakıp bakıp “Yangını anlatsanıza” diyor. Neden yandı, kim yaktı sorularının ardı arkası kesilmiyor. Hem üzülüyor hem korkuyor.
-Bir diğer takıntılı olduğu konu da kasksız motosiklete binenler. Gördüğü an beni yemeye başlıyor. “Anne neden kask takmamış?” Cevap ver verebilirsen. Hele bir de o motosiklete çoluk çocuk ya da bebekle binmiyorlar mı o an ben de sinir krizinin eşiğine geliyorum.
Yazının Devamını Oku

Tecavüz ettiğinizin farkında mısınız?

18 Ağustos 2012
Fransız senaryo yazarı ve yönetmen Maïwenn Le Besco’nun üçüncü uzun filmi ‘Polis’, Paris polisinin çocuk koruma birimindeki günlük rutini konu alıyor.

Hikâyelerin hepsi gerçek, hepsi sarsıcı…
Ama işte bir beş dakikalık bir bölüm var ki… Kadın iki oğluyla birlikte caddede yürüyor. Bir yaşındaki pusette, üç buçuk yaşındaki de yanında… Küçük oğlu avazı çıktığı kadar ağlıyor. Kadın çareyi çocuğu pusetten çıkarıp sarsmakta buluyor. Öyle haşin sarsıyor ki kafede oturan polis memuresi hemen yerinden fırlıyor ve soluğu kadının yanında alıyor. Neden çocuğunu sarstığını soruyor, kadın “Başka türlü susturamıyorum” diye cevap veriyor.
Bu cevap üzerine polis memuresi, çocukları eve bırakarak anneyi karakola götürüyor. Sorgu sırasında diyalog şöyle ilerliyor:
Polis: Büyük çocuğunuzun çok sakin bir çocuk olduğunu, bebekken de hiç ağlamadığını söylüyorsunuz. Küçük çocuğunuz neden ağlıyor?
Kadın: Çünkü küçük oğlumu rahatlatmamı sosyal hizmetler yasakladı. Bunun yanlış olduğunu söylediler.
Polis: Nasıl rahatlatıyordunuz?
Kadın: Pipisiyle oynuyordum, ağzıma alıp öpüyordum, biraz okşuyordum 10 dakikada uyuyordu.

Yazının Devamını Oku

Dudaktan öpmek devreleri yakar mı

11 Ağustos 2012
Oğlumu dudaktan öptüğümü gören iki erkek arkadaşımın birden saldırısına uğradım geçen hafta. “Rüzgar’ın devrelerini yakarak, hayatı boyunca sende bulduğu aşkı aramasını ve sonuçta bulamamasını sağlamak istiyorsan devam et” diye tehdit bile ettiler. Ödüm patladı!

Evet öpüyordum. Çünkü dayanamıyordum çünkü gerçekten zararsız sanıyordum. İleride büyük tahribatlara yol açma ihtimalini aklımın ucuna bile getirmiyordum. Fena yakalandım ve yaptığımı gören arkadaşlarım tarafından fena hırpalandım.
Olay şöyle gelişti: Bodrum’dayız plajın orta yerinde, şezlongda Rüzgar’ı uyutmaya çalışıyorum. Yanına uzandım. En azından 10-15 dakika yatay dursun ve dinlensin istiyorum. Uzanıyor ama çenesi durmuyor. Anlattıkça anlatıyor, sordukça soruyor. O kadar lokum, o kadar sevimli ki dayanamayıp öpüyorum. Gözünden, kulağından, yanağından ve tabii ki dudağından. Hatta öpüşürken fotoğraflarımızı çekiyorum, nasıl da eğleniyorum.
Sonra akşam oldu. Gündüz birlikte olduğum arkadaşlarımla yemeğe çıktık. Ve yemek sırasında tabiri caizse beni köşeye sıkıştırdılar, canıma okudular. Konuya giriş soruları bile beni yerle bir etmeye yetti. Çünkü şöyle sordular: “Rüzgar’ın büyüyünce bizim gibi olmasını ister misin?” “Allah korusun” dedim. Neden mi? Çünkü ikili ilişkiler konusunda fena durumdalar, aşık olamıyorlar, sevemiyorlar en fenası, kadınlara hiç güvenmiyorlar. Kazanova’nın rekorunu kırmak üzereler. Sanki başka çok başka bir şey arıyorlar. Ve tam da bu noktada beni aydınlattılar: Ali’nin şu sözlerini hayat boyu unutamayacağım: “4 yaşımdaydım. Annemle erkeklerin yoğun olduğu bir mekana girdiğimizde eteğini çekiştirir, bacaklarını kapamaya çalışırdım. Ve türlü bahanelerle bir an önce onu mekândan uzaklaştırırdım.” Lafı Hakan devralıyor: “Çocuk ve anne arasındaki aşkı yoğunlaştırmak sadece problem getirir. Zaten hayat boyu senin gibi bir kadın arayacak ama bunu sana saplantılı olarak yapması o kadını bulamamasını sağlar. Yapma, sakın Rüzgar’ı dudağından öpme!”

FALLİK DÖNEME DİKKAT

Başımdan kova kova kaynar suların döküldüğünü, bu kadar cahil hareket ettiğim için kendime ne kadar kızdığımı tahmin edersiniz. İstanbul’a döner dönmez hemen bir uzmanı aradım. Ve ondan da ağzımın payını aldım.
Çocuk ve Genç Psikolojik Danışmanlık ve Psikiyatri Merkezi’nin Genel Müdürü, Aile danışmanı Dr. Bora Küçükyazıcı arkadaşlarımı yüzde 100 destekledi: “Çocuk 2-4 yaş arasındayken anneyle arasında kurduğu bağ geleceğinin temellerini atar. Bu süreçte çocuğun psikolojik gelişimi ilerideki cinsel hayatını da şekillendirir. Dudaktan öpmek, uyarıyı da beraberinde getireceği için yanlış bir davranış. Çocuğun cinsel hayatı üzerinde de hatalı kodlamalar yapacaktır.
Freud’a göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir. Yunan mitolojisinde Oedipus, babası Laios’u öldürerek, annesiyle evlenmiştir. Freud’un geliştirmiş olduğu Oedipus Kompleksi isimli kavramda da, erkek çocuklar babalarını, kız çocuklarsa annelerini bir rakip gibi görür. 3-5 yaşlarını kapsayan fallik dönemde; çocuk, karşı cinsten ebeveynini paylaşmaz ve sahiplenir. Fallik dürtülerin baskısıyla, bu yaş dönemindeki erkek çocuk annesini arzular, hatta annesiyle evlenmek istediğini söyler. Fallik dönemin sonunda erkek çocuk, annesine karşı hissettiği cinsel dürtüleri baskılar (kısırlaştırılma korkusu baskındır).

Yazının Devamını Oku