Sibel Arna

Var mı bu soruların cevapları

4 Ağustos 2012
Rüzgar 3 yaşına yaklaşırken, bu döneme has bazı sorular biriktirdim. Üçten fazla soruya mantıklı cevap verene ödül var

Neden 3 yaş ve civarındaki çocuklar denizi havuzdan çok seviyor?
Neden hiçbiri maydanoz, roka, marul, dereotu gibi yeşil yapraklıları yemiyor? Köftenin, çorbanın ya da cacığın içinde bunlardan biri varsa o yemek anneye de çocuğa da zehir oluyor? İnanın pirincin taşını ayıklamak bin kere daha kolay.
Büyüme konusunda aceleci olduklarından mı uyku konusunda hep problem yaratıyorlar?
Acı demenize rağmen yemeleri, sıcak demenize rağmen tutmaları, yüksek demenize rağmen atlamaları bütün 3 yaşındaki çocukların birer süper kahraman olduğunu mu gösteriyor?
Hepsi birer keçi, hepsinde iflah olmaz bir Arnavut damarı… Anladık kişiliklerini ortaya koymaya çalışıyorlar ama anneye babaya itaat bu yaşta hiç mi mümkün değil? Rüzgar Bey her zaman dediğim dedik, çaldığım düdük kafasında. İnatlaştıkça her şey daha da kötüye gidiyor. Ödül ceza kesinlikle işe yaramıyor. En sevdiği şey olan dondurmayla bile kandıramıyorum. Geçen gün “Eğer bu şeftaliyi yemezsen sana dondurma almayacağım” dedim. Ve ilk “Almazsan alma” cevabını yedim bir tokat gibi!
 Paylaşma konusunda iki ileri, bir geri durumundayız. Evden çıkmadan önce uzun uzun konuşuyoruz paylaşmanın ne şahane bir şey olduğunu. Plaja giderken bütün kum oyuncaklarını arkadaşı Kuzey’e vereceği konusunda sözler alıyorum. Karşılaştıkları ilk dakika oyuncakları çekiştirmeye başlıyorlar. Var mı 3 yaşında
olup da paylaşmayı öğrenen?

Beşi bir arada koltuk

Yazının Devamını Oku

Çakobel Karamel’in emzirme azmi

28 Temmuz 2012
Emzirenler ve emzirmek üzere olanlar bu yazı size... İnsan emzirmeye azmetmeye görsün işleri nasıl yoluna sokuyor, o süreci nasıl tıkır tıkır işletiyor en büyük kanıtı Çağla Şikel yani benim ona taktığım isimle Çakobel Karamel’dir.

Çocukluğundan beri eş dost arkadaşının ona en çok taktığı isim Çako’ydu. Ben Sibel’le mi bağlantı kurmak istedim bilmiyorum bir gün Çakobel deyiverdim. Belki de çocukluğumuzda yediğimiz şu marshmallow’lu çikolatadan falan esinlendim. Sonuna da hem kafiye olsun diye hem de teni her daim karamel renginde olduğu için Karamel’i ekledim. Aynı oranda tatlı oluşunu ayrı tutuyorum…
Çağla Şikel ile yakın arkadaşız ama oğullarımız bizden de yakın. Bir kere aynı anaokulunda aynı sınıfa gitmelerinden sebep her gün görüşüyorlar. Hastalık gibi zorunlu sebeplerle görüşemezlerse birbirlerini özlüyorlar. Eve döndüklerinde Kuzey Rüzgar’ı, Rüzgar Kuzey’i anlatıyor. Ne renk tişört giydiklerini, suluboya yaparken etrafı ne kadar batırdıklarını...
Hal böyle olunca onları yazın da ayırmadık. Bodrumsa Bodrum, Çeşmeyse Çeşme’de özellikle saat 17.00’den sonra birlikte koşturup oynuyorlar. Arada oyuncakları paylaşamadıkları için hırgür çıkarsalar da yine de tam anlamıyla kankalar.
Malum Çağla beş ay önce ikinci oğlu Uzay’ı dünyaya getirdi. Artık aramızda minik bir adam daha var. Ve nasıl hızla büyüdüğüne inanamazsınız.
Tahtalara vurarak, 41 kere maşallah ile söylüyorum, çok hızlı kilo alıyor. Çünkü bizim Çakobel Karamel bu emzirme işini çok ama çok iyi beceriyor. Üstelik bu konuda önemli bir yardımcısı var: Emzirme danışmanı Tijen Eren. “Kafama bir şey takıldıkça ona soruyorum, rahatlıyorum” diyor.
Artık işin kafada bittiğini çözdü. “Ben rahat, huzurlu ve mutlu olursam sütüme hiçbir şey olmaz” diyor, etrafındakilere de bunu salık veriyor.
Annelik içgüdüsüyle, “Kuzey’i sekiz ay emzirdim, Uzay’ı daha az emziremem” diye düşünüyor. Yaz demiyor, sıcak demiyor, deniz-kum-güneş ortasında sütün peşine mi düşülür demiyor. Her dört saatte bir pombayla sütünü çekiyor, Uzay’ına içiriyor. Emzirmeyip pompalamasının sebebi Uzay Bey’in tercihi. Böylesinin daha zahmetsiz ve kolay olduğunu daha bir aylıkken çözdü, meme yerine biberon istiyor. Çağla’ya iki misli daha iş çıkıyor ama bana mısın demiyor. Geceleri uykularını bölüyor. 24.00’te yatsa 04.00’te… 05.00’de tekrar yatsa 09.00’da uyanıp süt sağıyor. Gece yarısı uykuya yenik düşmemek için kendine adrenalin verecek şeylerin peşinden gidiyor. Ya iPad’i açıp internetten alışveriş yapıyor ya da oyun oynuyor. Enteresan bir küpe, bileklik ya da bikini bile onu motive etmeye yetiyor. “O anlarda sütümün fazlalaştığını hissediyorum” diyor.

ESKİDEN POMPA YAPARDI

Yazının Devamını Oku

Çocuklar eğleniyor olan bize oluyor

21 Temmuz 2012
Yüreklerinin saflığından olsa gerek, çocukların acıları kısa süreli. Bırakıldıkları yerde keyifleri yerindeyse kısa süreli anne baba ayrılığını pek umursamıyorlar.

Her baktığınız yüzü o zannettiğiniz zamanları hatırlıyorsunuz değil mi? Aşıkken, ayrıyken, hasretken, uzak düşmüşken... Her yerde ona benzeyen bir yüz, bir göz, bir ses tonu çıkar karşınıza. Ya da siz çıktığını sanırsınız...
Meğer tüm bunlar sadece karşı cinse hissettiğiniz aşkta başınıza gelmezmiş.
Evlat aşkı da aynı şekilde tezahür edermiş.
Rüzgar yazın nimetlerinden mahrum kalmasın diye bir süredir ona hasretim.
O, anneanne ve dedesiyle Bodrum’da...
Bense üç gün onunla, dört gün uzakta.
Keyfi 10 numara yerinde: Yediği her şeyin besin değerini hesaplayan, birlikte barbunya ayıkladığı, kumdan en âlâ kaleleri yaptığı bir anneannesi; tarladan birlikte salatalık topladığı, yüzme öğrendiği, istedi diye iki külâh dondurma birden alan, birlikte çim biçtiği bir dedesi var.

Yazının Devamını Oku

Gece dans ettiğim müzikler gündüz benim havalar olmuyor

14 Temmuz 2012
Gece barda hiç durmadan dans ettiğimi görenler, gündüz plajda oğlumla kumdan kale yaparken, “Bak tam senin havalar” deyip beach party’ye davet etmiyor mu deliriyorum. Ben gündüzleri tam zamanlı anneyim arkadaşlar, ilişmeyin.

Oldum olası dans etmeyi sevdim. Çocukken de, ergenken de odasına kapanıp saatlerce dans eden kızlardandım. Aramızda kalsın ama birilerinin de beni izlediğini düşünürdüm hep. Bir çeşit oyun!
Büyüdükçe danstan vazgeçmedim hiç. Gece dışarı çıkmanın benim için tek anlamı dans etmek oldu.
Dünyanın en kasık mekânında, herkesin put gibi durup birbirini üstten üstten süzdüğü ortamlarda bile sınır tanımadan dans ettim, hâlâ da ederim.
Malum mevsim yaz, biz de hafta sonları mutlaka tatil beldelerindeyiz. Ya Çeşme ya Bodrum...
Gencim, özgürüm, bekârım, tabii ki Rüzgar uyuduktan sonra soluğu dans edilecek bir mekânda alırım.
Alıyorum da! Hatta Rüzgar’ın babası benimle “Sahne alıyorsun” diye dalga bile geçiyor; “Bu gece x mekânda dansçı açığı var mı. Gitmek ister misin” diye takılıyor.
Yanlış anlaşılmasın, iddiam yok. Sadece eğleniyorum. Hatta bazı profesyoneller arada ritim kaçırdığımı, öyle olunca Yıldız Tilbe gibi gözüktüğümü bile söylüyor, hiç aldırmıyorum.

Yazının Devamını Oku

Soyadı mağduriyetleri

30 Haziran 2012
Malum devir evlilik devri değil. Okullarda evli ailelerin çocuğu olmak neredeyse istisna. Bu konuyla ilgili çok şey yazılır çizilir ama ben izninizle büyük denizden sadece bir balık çıkaracağım. O balığın bize yaşattığı mağduriyetleri anlatacağım.

Uzaktan detay gibi görünebilir, boşanırken ileride sorun yaşatacağı hiç akla gelmeyebilir ama annenin soyadıyla çocuğun soyadının farklı olmasının yol açtığı sorunlar bir değil, üç değil, beş değil. Etrafımda o kadar çok örnek birikti ki yazmak istedim. Başlıyoruz:

* VAKA-1: Geçen yıl kızımla gittiğimiz tatilde karşılaştığım muameleyi hiç unutmuyorum. Kızım 20 yaşında. Çok genç anne olduğum için kimse benim bir genç kız annesi olabileceğime ihtimal vermiyor. Buraya kadar iyi, hatta övünebileceğim bir durum. Ama oteldekiler nedense kızımın arkadaşım olabileceğini de düşünmediler. Bakışlar, tuhaf sorular ve garip imalardan anladım ki beni lezbiyen kızımı da genç sevgilim zannetmişlerdi. Ne yapıp edip kızımın nüfus cüzdanındaki anne adına bakmalarını sağladım. Ben ayrı travma kızım ayrı travma yaşamıştı.

* VAKA-2: 12 yaşında ama çok olgun bir erkek annesiyim. Evde kolayca yalnız bırakabiliyorum. Geçenlerde bir gün eve geldiğimde onu sinir içinde buldum. Bana bir kurye gelmiş, Ali “Ben oğluyum, alabilirim” demiş. Nüfus cüzdanını istemişler, göstermiş. Kurye, “Ne biçim oğlu olmak bu, soyadınız aynı değil, benimle dalga mı geçiyorsun bacak kadar boyunla” gibi cümleler kurarak oğlumu delirtmiş resmen. Eve geldiğimde “Anne-babamın boşanmış olabileceği ihtimali neden kimsenin aklına gelmiyor” diye söyleniyordu. Çocuğumun kaybettiği kimliği çıkarırken yaşadığım zorluklara hiç girmeyeceğim.

* VAKA-3: Ve gelelim benim örneğime… İki üç hafta önce Rüzgar’la birlikte uçağa bineceğiz. Havayolları görevlisine Rüzgar’ı kimliğini ve kendi kimliğimi uzattım. Kadının bana ilk sorusu ne olsa beğenirsiniz: “Kim bu çocuk?” “Bilmem yol kenarında duruyordu, baktım yakışıklı da kerata alıverdim” dememek için kendimi zor tuttum. Ve bir ya sabır çekerek “Oğlum” dedim. Tabii klasik tespit hemen akabinde geldi: “Ama soyadlarınız farklı!” İnanın sabır gerektiren bir durum. Karşısındakinin zekasına hakaret etmemekle etmek arasında defalarca gidip geliyorsunuz. Allah’tan kimliklerimden birini değiştirmedim. Onda hâlâ Rüzgar’ın babasının soyadı da yazıyor. Hemen aptala yattım ve “Ah pardon ben size yanlış kimlik vermişim. Bunu buyurun” diyerek uzattım. Ne oldu? Sorun ortadan kalktı. Biz yalandan da olsa aynı soyadı taşıyor gibi görünen ana-oğul olarak huzura erdik.

Tabii sorunun ne kadarı soyadı sorgulamakta, ne kadarı insanımızın her şeye tuhaf bir kuşkuyla bakışında bilmiyorum. Çünkü benim bu konuda dert yandığımı duyan bir erkek arkadaşımın anlattığı örnek tüylerimi diken diken etti. Arkadaşım 50 yaşında, kızı 11. Geçen yıl birlikte Antalya’ya beş yıldızlı otellerin birine tatile gidiyorlar. Mısra tam bir meraklı ergen olduğu için mini barı açıyor, prezervatif kutusunu alıyor, evirip çevirip ne olduğunu anlamayınca paketi de açıyor, yine çözemeyince babasına gelip “Baba bu nedir” diye soruyor. Can diyor ki “İşte o an kafamdan aşağı kaynar sular döküldü. Kızıma onun ne olduğunu nasıl anlatacağıma mı yanayım, otelin ekstralarını öderken resepsiyon görevlisine bu prezervatifi nasıl açıklayacağıma mı diye düşünmeye başladım. Nitekim korktuğum başıma geldi. Resepsiyon görevlisi adam açık açık ‘iyi de beyefendi kızınızla kaldığınız odada neden prezervatif ekstrası var’ dedi. Bir taraftan cüretine sinirlendim diğer taraftan sapkınlıkların ensestin çığ gibi büyüdüğü bir dünyada böyle sağduyulu insanların varlığına şükrettim. Ama tabii kızımın meraklı bir fare olduğunu açıklayana kadar da akla karayı seçtim. Neredeyse eski karımı arayıp yardımını isteyecektim. ”

Yazının Devamını Oku

Pepee konseri ve aklımda kalanlar

16 Haziran 2012
Çocuklar en çok “Çişimiz tuvalete, kakamız tuvalete, artık kimse yapmıycak popomuzdaki beze” şarkısıyla kendinden geçti. Ama Allah’tan gaza gelip bezlerini havaya fırlatmadılar.

Saat 18.00’de başlayacak konser kapılarının neden 14.00’te açıldığını gidince anladım. Meğer amaç bize daha fazla para harcatmakmış. Kuruçeşme Arena’nın ortasına Pepee’nin evini kurmuşlar. Anasını, babasının, dedesinin, nenesinin, kardeşi Bebe’nin, arkadaşı Şila’nın ve tabii ki kendisinin de maketlerini yapmışlar. Arkadaş ve akraba maketleriyle fotoğraf çektirmek bedavaydı da Pepee için 10 lira ödemek zorunluydu mesela. Pepee’nin kum boyayla resmini boyayıp eve götürmek de 10 lira... Hoplama zıplama, minyatür trene binme gibi etkinlikler de 3 lira... Allah’tan Rüzgar’la konsere bir saat kala gittik de az hasarlı bir maddi çöküntüyle kurtardım. Hepsinden bir tur dönebildi sadece.

NEYSE HAVAYA BEZ ATMADILAR

Beşinci kum boyamasını yapan, altıncı kez trene binen çocukları görünce, halimize bol bol şükrettim. Konser 18.00’de Pepee’nin hepimizin tüylerini diken diken eden, “İki ekmek aldım eve gidiyorum” adlı duygu yüklü(!) şarkısıyla başladı. Çocuklar en çok, “Çişimiz tuvalete, kakamız tuvalete, artık kimse yapmıycak popomuzdaki beze” şarkısıyla coştu. Ama Allah’tan, arkadaşım Ebru Çapa’nın tahmin ettiği gibi gaza gelip bezlerini havaya fırlatmadılar.
Rüzgar ve benim için konser ağlayarak bitti. Çünkü elimden kurtulup sahneye çıkmak isteyen oğlumu, güvenlik görevlisi bir güzel itti. Böyle bir tepkiyle ilk kez karşılaşan Rüzgar’ın alt dudağının sallanışına, çizgi kahraman gibi göz yaşı fışkırtmasına içim gitti. Ama hayat böyle işte! O da öğrenecek, ben hâlâ öğreniyorum.

Korkular hakkında uzman görüşü

Rüzgar ve korkularını yazdığım yazıyı hatırlarsınız. Ezan sesinden, uyurken ellerinin kesileceğinden, havai fişekten, yanlız kalmaktan falan feci tırstığını anlatmıştım. Konuyla ilgili Anadolu Sağlık Merkezi Uzman Psikoloğu Aylin Sezer’den bir uzman görüşü geldi. Paylaşmak istiyorum: Çocuklar 3-4 yaşına kadar yüksek ses, hızlı hareketler, yabancılar ve özellikle anne-babadan ayrılmaya dair korkular yaşarken; 3-6 yaş arası, daha çok karanlık, canavarlar, gece duydukları garip seslere dair korkular geliştirirler.

BAZEN NEDEN EBEVENLER

Korku, çocuk için kendisini dış dünyaya konumlama çabasıdır. Bu korkular yoluyla, dış dünyayla mücadele eder ve kendilerine güvenlerini kazanırlar. Bazen ebeveynler ve aile büyükleri de bu korkuların çıkışına veya pekişmesine neden olabiliyor: “Yaramazlık yaparsan, seni bırakırım”, “Yemeğini bitirmezsen, seni başkasına veririz”, “O odaya girme, orada öcü var” gibi çocuğun davranışını yönlendirme amacıyla düşünmeden söylenen sözler... Çocukların korkularıyla alay etmek de bu korkuların artmasına neden oluyor.

Yazının Devamını Oku

Annelere özgürlük

9 Haziran 2012
Koltuğun hangi köşesinde oturacağıma bile o karar veriyor, şort ya da etek giyince “Bu kadar kısa giyme” karışmaları başladı, tuvalete bile yalnız gitmeme izin yok. Elimde olmadan haykırıyorum: “Annelere özgürlük”

Kızım olsaydı da böyle mi olurdu bilmiyorum ama ana-oğul olmak demek gerçekten siyam ikizi olmak gibi bir şey. Bir yanıyla dünyanın en müthiş duygusu. Düşünsenize siz olmadan yapamayan, duramayan yanından kalktığınız an bile ağlayan bir erkek var. Şımarmalardan şımarma beğeniyorum, zevkten dört köşe, onore olmaktan sekizgen oluyorum. Ammaaa gelin görün ki bazen nefes alamıyorum.
“Güneşlenme, ben güneşi sevmiyorum” diyor, “Yemeğin bitmedi mi hâlâ, hadi yeter” diye söyleniyor, “Yazı yazma benimle oyna” diye tutturuyor, “Sen gelmezsen parka gitmem, yanında kalacağım” diye ağlıyor. Koltuğun hangi köşesinde oturacağıma bile o karar veriyor, şort ya da etek giyince “Neden bacakların çıplak! Bu kadar kısa giyme ama” diyor. Küçük maço halleri beni çok güldürüyor. Hava sıcak, sıcakta bacaklar açılabilir diyorum, bu sefer kendisi de şort giymeden sokağa adımını atmıyor.
Tuvalete bile yalnız gitmeme izin yok. Kendisi de tuvaletini yalnız yapmıyor. En değerli hazinesini kanalizasyona bırakıyor ya illaki elini tutacağım. Bir de “Anne neden kaka çıkmıyor” sorularına “Ikın oğlum, hadi ıkın” diyerek motive edeceğim.
Dedim ya bazen bana sağdan sağdan geliyor. Bu çocuklara annelerin de bir birey olduğunu nasıl anlatacağız? Sert yapayım diyorum bu sefer iyice delleniyor. Eline geçeni fırlatmaya, dikkat çekmek için tuhaf akrobasi hareketleri yapmaya başlıyor. Geçen gün gözümün içine baka baka salonun ortasına işedi. Neden “Anne benimdir benim kalacak” inadı yüzünden. “Bana ilgi göstermezsen salona da işerim, kafana da...” demeye getirdi. Mesajı aldım mı, aldım. Allah sonumuzu hayretsin.

Rüzgar’dan son gariplikler

* En sevdiği oyun ne biliyor musunuz? Temizlik yapmak. Bırakın sabaha kadar elektrik süpürgesi yapsın, cam silsin, toz alsın. Klasik bir başak. Okulda da herkesin babası gibi davranıyormuş zaten. Bilmiş cüce ne olacak!
* Birçok şeyi söyleyemiyor ama beni en çok üç ve ayakkabı diyememesi güldürüyor: Üç yerine “üyş” ayakkabı yerine de “abıkka”... Bir, iki, üyş diye bir koşuşu var gülmekten izleyemezsiniz.

Yazının Devamını Oku

Rüzgar ve pipisiyle alıp veremediği

2 Haziran 2012
Üçüncü yaşı yaklaşırken oğlumda pipinin bir cinsel organ olduğuna dair bir farkındalık başladı. Ama ne farkındalık!

 
Etrafında “Göster oğlum amcalara pipini” diyen bir Allah’ın kulu bile olmadığı halde her fırsatta külotunu indiriyor. Ya tamamen çıkarıyor ya da biraz indirip “Anne bak, sana pipi şakası yapıyorum” diye dans etmeye başlıyor.
Sık sık yarı çıplak bir vaziyette yatağıma gelmek, yorganın altına girmek ve çadırcılık oynamak istiyor. Çadırcılık nasıl mı oynanıyor? Yorganı kafamıza kadar çekiyoruz, ayaklarımızla havalandırıp küçük bir hava ve ışık deliği açıyoruz ve ben ona masal anlatıyorum.
Çadırcılıktan bağımsız arada sırada penisindeki boyut farklılaşmalarını sorguluyor. Oynayıp, oynayıp “Büyüteceğim şimdi bak” diye hırslanıyor. Ama ne kadar büyürse büyüsün istediği ebata ulaşamıyor. Anladım, erkeklerdeki bu takıntı daha bu yaşlarda başlıyor.
Yazarken bile tuhaf oluyorum ama üç yaş yaklaşırken oğlumda pipinin bir cinsel organ olduğuna dair bir farkındalık başladı resmen. Ve inanın ben çok ama çok korkuyorum.
Çünkü yabancısıyım konunun, karşı cinstenim. Ama ben daha karnımdayken anlamıştım başıma gelecekleri. Doktor, “Bir oğlunuz olacak” dediğinde bu yüzden “Ne yani benim içimde bir pipili mi var” diye bağırmıştım.

KOMŞUMA GÜLDÜĞÜM İÇİN Mİ

Acaba tüm bunlar komşuma güldüğüm için mi başıma geliyor? Komşum dediğim, gazetede arka masamda oturan çalışma arkadaşım sevgili Cahit Akyol. Bundan üç-dört yıl önce güzeller güzeli oğlu Can üç yaş civarlarında gezinirken gelip şöyle bir hikâye anlatmıştı: “Dün Can’la çizgi film izlerken birden pantolonunu indirdi, külotunu çıkardı ve elinde tuttuğu oyuncak ayısını pipisine götürerek ‘öp’ dedi.” Aman Allah’ım ne gülmüş, ne eğlenmiştik.

Yazının Devamını Oku