Yer; gitmekten hoşlandığım mahalle barlarından biri. Saat gece yarısını çoktan geçmiş. Klasik bir bar taburesinin üstünde sevdiğim bir arkadaşımla sohbet ediyorum. Mekan çok dolu değil. Yan taburemde birbirinden güzel iki genç hanım oturuyor. Yaşları taş çatlasa 22-23.
Derken hemen dibindeki değil de onun yanındaki cep telefonunu çıkardı, bana doğru çevirdi, bir fotoğraf göstererek “O ne yapıyor?” dedi. Gözlerim uzağı görme konusunda pek yetenekli değil, hem miyobum hem astigmatım var; hem de inatçıyım: Ne gözlük ne de lens. Haliyle telefona uzandım ve elime aldım. Bir de ne göreyim, güzel oğlumun fotoğrafı... Ateşli olduğu bir gün alnında ateş düşürücü bantla yatarken çektiğim, sonra Instagram’a yüklediğim kare.
Belli ki genç kız beni tanıdı, takip ediyordu zaten... Şaşkınlığım geçince telefonu tekrar sahibine uzatırken “Rüzgar çok iyi, ateşi düştü, teşekkürler” gibi bir şeyler geveledim.
Bir şey soracağım diyerek devam etti genç kız: “Çok merak ediyorum: Bir çocuğunuz varken nasıl burada eğlenebiliyorsunuz?”
ÇOCUĞUN OLSUN ONDAN SONRA KONUŞ
“Nasıl yani?” olunur ya; oldum. Üç-beş saniye yanlış duyduğuma inanmak istedim, beceremedim. Bir mucize eseri sakin kalarak: “Oğlum bu saatte uyuyor” dedim.
Devam etti: “Uyusun. Benim bir çocuğum olsa uyuduğu saatlerde de dışarı çıkmam. 24 saat yanında kalırım, hiç ayrılmam” dedi.
Rüzgar daha çok ama çok küçüktü, fotoğraf editörümüz Sebati Karakurt bir gün yanıma gelip her zamanki dobra üslubuyla “Bana bak kızım” dedi: “O çocuğun eline telefon melefon vermeyeceksin. Arkadaşımın 12 yaşındaki oğlunun beyninde ur bulundu, hepimiz perişanız.” Ve nasıl korktuysam gerçekten vermedim, veremedim. Rüzgar yeni çağın akıllı telefonlarından uzak büyüdü. Restoranda huysuzluktan tepinse de, trafikte ağlama krizlerine girse de oyalamak için oyun, müzik açmadık.
Ama sonra tablet bilgisayarlar çıktı, bizim eve de bir iPad girdi. Açıkçası sihirli kutuyu ilk ben açtım, çünkü bebek ve çocuklara özel yapılmış aplikasyonlardan etkilendim. O ninnileri dinlerse ruhu dinlenir, o kelimeleri bilgisayarla birlikte tekrarlarsa daha çabuk konuşur, daha zeki olur zannettim. Yanıldım mı bilmiyorum? Kesin faydası olmuştur. Ama gelin görün ki iki ucu kirli değnek. Tablet bilgisayar da radrasyon yayıyor. Çareyi sınır koymakta buldum. En azından kendimi böyle rahatlatıyorum. Uzmanlar da bunu öneriyor. Rüzgar cephesindeki durum ise şu: Bir buçuk yaşındayken iPad’i tamamen sahiplenmişti. Elime aldığım an çekiştirerek ve isyan çığlıkları atarak geri alıp oyuncaklarının arasına koyuyordu. Şimdi cambazı oldu. Youtube’a girip tarihçeye kaydettiğim çizgi filmlerden istediğini izliyor, istediği müziği dinliyor. Kendine ait oyunlar arasında sekiyor.
Ama tabletsiz de pek tabii oluyor. Yazın mesela, Bodrum’a giderken özellikle unuttum bilgisayarı. İki hafta sonra tamamen aklından çıkmıştı. Yani deniz kenarında kumdan kale yapacağına, elinde tablet kumdan kale aplikasyonuyla oynayan çocuklardan olmadı Rüzgar, çok şükür. Tatile giderken bu unutma numarasını yapın, hararetle tavsiye ederim.
Keyfi 10 numara yerinde. Her türlü programını yaptı. Ankara’dan babaannesi geliyor. Cumartesi sabahtan Contemporary Art çocuk atölyesini deneyimlemeye gidiyor. Cumartesi arkadaşı Ateş’in doğum günü partisine davetli, pazar en yakın arkadaşı Kuzey’i ilk defa babasının evinde ağırlayacak. Birlikte gitar çalıp, lego yapacaklar.
Dedesinden de söz aldı, ben yokken o da babasının evine gidip masalları orada anlatacak. Babasının dükkanının bayıldığı yemeklerini istediği zaman istediği kadar yiyebilecek. Bu noktada ne kadar abartacağını bildiğim için burnundan somon sashimi çıkacağını, terinin buram buram soya ve erik sos kokacağını tahmin ediyorum. Ama Omega 3 tanrısı hatırına şikayet etmeyip, şükrediyorum. Kahvaltıda somon somon diye tutturmazsa ben de Sibel değilim.
BENİ ÖZLEMEMESİNDEN KORKUYORUM
Kısacası taşlar yerli yerinde ama gelin görün ki beni aldı bir sıkıntı. Bu yazıyı Perşembe yazıyorum, önemli bir yıldızla röportaj yapmak için Cuma New York’a gidiyorum ve şimdiden oğlumu özlüyorum. Çünkü bir günde sadece bir günde ne kadar çok değiştiğini gözlerimle görüyorum. Çarpı dört dersek epey bir şey kaçıracağım. ‘Sanırım, zannedersen, hiç kusura bakmayın, bir plan yapmaya ne dersin’ türünde laflardan yine yumurtlayacak; kesin! Kim bilir ne diyecek de krize sokacak, artık gelince öğreneceğim.
Bir de çiş sorunumuz var. Bir haftadır artık geceleri de bez bağlamıyoruz. İki saatte bir uyandırıp tuvalete götürüyoruz. Şimdiye kadar bir kere, o da ben uyuyakaldığım için altına kaçırdı. Yokluğumda nasıl olacak merak ediyorum.
Safsatayı bırakayım işin temelinde beni özleyip özlemeyeceğinden endişeleniyorum galiba. İtiraf edeyim; baba evine alışacağından, çok iyi vakit geçirdiği için bir daha benim evime gelmek istemeyeceğinden endişeleniyorum. İster paranoyak deyin ister deli, içten içe oradaki oyuncaklar az kullanıldığı için daha yeni kalıyor, az oynadığı için oradakileri daha çok özlüyor hesapları yapıyorum. Bu yüzden gidip gelip ruh hastası gibi onu şaşırtacak oyunlar uyduruyorum. Allah’tan az da olsa bilinç sahibiyim, oyuncak alma yarışına falan girip çocuğumu psikopat etmiyorum. Nasıl oyun uyduruyorsun derseniz, sınır tanımıyorum. Evin bütün odaları, banyo hatta mutfak bile oyun alanı bizim için. Mutfak makasıyla peynir kesmecilik oynuyoruz, küvette kumaş boyayıp, çarşaflara dolanıp dolap içlerine saklanıyoruz. “Eğleniyoruz, eğleniyordur” diye düşünüyorum! Oğlum beni özler, yine koşarak bana gelir değil mi?
Çok istememe rağmen evcil hayvanla büyüyen çocuklardan değildim. Bir kere yaşadığımız petshop faciasını saymazsak evimizde iki günden fazla bir hayvan da barınmadı. Hikâye klasikti zor ama çok zor ikna etmiştik annemi. “Tamam” demişti, “Çişi kakası yemeği, tüm sorumluluğu size ait!” Kardeşimle “Söz, söz” diye bağırıp zıplamamız 25 yıl önce değildi sanki. Ama yavru köpeğimiz aldığımız günün ertesi günü kusmaya, kanlı ishal şeklinde kakalar yapmaya başlamıştı. Babam hemen duruma uyanıp “Onun bir çiftliğe gitmesi gerekiyor sanıyorum” diyerek ölmesine şahit olmamızı engellemişti. Çocukluk travmasıysa, travma işte, daha ötesi mi var? Sonra ne annem bir daha ikna oldu, ne de biz eskisi gibi ısrar ettik.
Klasik aile dizimi gereği olarak Rüzgar da evcil hayvan besleyen bir eve doğamadı pek tabii. Babasının da bizimkine benzer bir hikayesi vardı tesadüfen. Mecburen ayrılmak zorunda kaldığı kedisini aradan geçen 30 yıla rağmen unutamamıştı.
Ama iyi ki sokak hayvanları var. Onları hep sevdi Rüzgar. Arkadaşlarımın kedi ve köpekleriyle de arası iyi. Şebnem’in Lokum’u, Şermin’in Costa’sı ile tanıştı, sevişti hiç sorun yaşamadık. Ama gelin görün ki uzak ilişkiler bunlar. Bir insanla bir hayvanın ne kadar yakın olabileceğini bilmiyor, daha doğrusu bilmiyordu.
Dört günlük bayram tatilinde evimizde çok değerli bir misafir vardı. 9 yaşında bir köpek, ismi: Ema, cinsi: Jack Russell. Özetlemem gerekirse şöyle bir dört gün yaşadık.
1. GÜN: Rüzgar korktu daha doğrusu ürktü. Ema, “Hop” deyince zıplayan, yemek verdiğin anda havada kapan, kendini sevdirmeye bayılan oyuncu bir köpekti ve ilk gün alışma süresiyle geçti. Burnuna korkmadan dokunmak için o minik elini en az 50 kere uzatıp uzatıp çekti mesela.
2. GÜN: Ema’yı yakın arkadaşı zannetmeye başladı. Ona “Lego oynayalım mı?” demeye başladı ve yere yanına oturtup oynadı. Ema’yı bir lego çiğnemeye çalışırken gördüğümde aklımı kaçırıyordum.
3. GÜN: Beni Ema’dan kıskanmaya başladı. Ema dizime yatıyor, Rüzgar da yatıyor, Ema ben duştan çıkana kadar kapının önünde uzanıyor, Rüzgar da uzanıyor. Ema pek tabii köpek olduğu için dört ayak üzerinde yürüyor, Rüzgar da ben köpeğim deyip el ve ayaklarıyla yürüyor. Havlamasına çeyrek vardı diyeceğim, hatta bir ara bir “hav” duydum da duymamazlığa geldim.
Çocukken bayram demek Zeliha demekti benim için. Anneannem Zeliha. Urfa Halfeti doğumlu sarışın, yemyeşil gözlü, güzeller güzeli anneannem. 15 yaşında başlık parası için evlendirilip İstanbul’a yollanan, 22’sinde kendisine şiddet uygulayan kocasını terk edip koskoca İstanbul’da iki kızıyla yaşamaya devam edebilen kocaman anneannem. Her fırsatta dizine yatıp o günleri anlattırmaya çalıştığım, ağzından bir laf almak için bin takla attığım anneannem. Gazeteciliğe beni o mu hazırladı dersiniz?
Okuma yazması yoktu. Onun peşi sıra İstanbul’a gelen kız kardeşlerini ve kocalarını etrafına toplamış ve gençliğinde tam bir hanım ağaya bağlamıştı.
TIR ve otobüs işletmeciliği, sınırdan sigara ve çay kaçakçılığı yaptığı anlatılır. Bir ara Kuşadası’nda Türkiye’nin görüp görebileceğin en temiz pavyonunu işletmiş. Çalışan kadınlar ona adeta tapıyormuş. Üstü açık eski Amerikan otomobilleri varmış; tabii ki şoförlü. Sonra? Sonrası klasik: TIR devrilmiş; otobüs, şoförüyle birlikte buharlaşmış; pavyon da yanmış bitmiş kül olup gitmiş!
SARSILMAZ BİR DİREK
Benim için bunların hepsi masal. Çocukluğumdaki anneannem sizinkilerden farksızdı. Bir zamanlar güçlü bir kadın olduğunu bir esnafın ona hürmetinden, bir de mahallenin haylazlarına çektiği fırçalardan hissederdim. Anneannem köşeden dönerken kaçacak delik bulamazlardı. Nasıl da yufka yürekliydi aslında. İstediğim şeyi yaptırmak için iki damla gözyaşım yeterdi. Beni en çok “Kız dediğin ağır olur” diyerek edebe davet ederdi. Galiba o davete hiçbir zaman icabet edemedim.
Aileyi bir arada tutan sarsılmaz bir direk gibiydi. Bayram günleri kuzenler, teyzeler, çocuklar herkes evinde toplanırdı. Çocuklara bayramlık giysi alınmasını şart koştu her zaman. Gücü yettiğince alırdı, alamadığı zamanlarda da alışverişe çıkıp fiyat kırdırırdı. Pazarlıkta üstüne yoktu.
En çok bayramlarda ışıldardı yeşil gözleri. Erkeğe saygısı sonsuzdu. Erkekler ayrı masada yerdi mesela… Tanıdığım en bonkör insandı. Bir de akıllara ziyan titizdi. Evini temizlediği yetmiyormuş gibi hızını alamaz apartmanı siler süpürürdü. 52 yaşında kalp krizinden öldü. Ve ondan sonra bayramlar benim için hiçbir zaman aynı olmadı. Yeni giysi bile istemedim.
Aslında nazik bir insan. Yemeğini yedikten sonra anneannesine teşekkür eder. Bir şey isteyeceği zaman söze “Bir şey isteyebilir miyim” ya da en azından “benim bir fikrim var” gibi bir cümleyle başlar. İsteğini uysalca dile getirir, istediği yapılmazsa çok da ısrarcı olmaz.
Bu özellikleri hâlâ var ama arada içine bir şey kaçıyor. Bir kere eline geçirdiğini fırlatıyor. Yalan söylemeye başladı, iftira da atıyor. Durup dururken geliyor ve “Anne Naz beni dövdü” diyor. Naz ise bırakın Rüzgar’ı dövmek, kılına zarar gelmesin diye üzerine titriyor. Babasından geldiği günler beni bir daha yanıma gelmemekle tehdit ediyor mesela. Yanlış anlamayın, yaş 3 ve şifreyi çözdü. “Peki Rüzgarcım gelmek istemezsen gelmezsin” dediğimde hatları karışıyor ama… Gözlerini doldura doldura “Hayır geleceğim” diyor.
Tablo bu haldeyken babasıyla bir uzmana başvurduk. İstanbul Parenting Class’dan Uzman Psikolog Sinem Olcay Kademoğlu, Rüzgar’a bir test uyguladı: “Rüzgarınızın zeka yaşı 4. İçsel beceri yaşı ise 3 yaş, 2 ay... Yani tam yaşında. Size bu durum avantaj gibi görünebilir ama değil. Zeka önden giderken, bir yetişkin gibi akıllı akıllı konuşurken, özünde o hâlâ bir bebek. Yaşı gereği şefkat bekliyor, yardım istiyor, şımartılmayı hak ediyor. Zeka yaşı ve beklenti yaşı arasındaki dengesizlik çocuklarda agresiflik yapıyor. Son dönemlerdeki davranışları bu yüzden.”
Bugün Türkiye’de 30 milyon internet kullanıcısı olduğundan bahsediliyor. Yaklaşık yüzde 70’i internet bankacılığını kullanıyor. Bunun sadece dört milyonu internetten alışveriş yapıyor. Bu dört milyon e-ticaret kullanıcısı bile oldukça büyük bir pazar yaratıyor ve birçok şirket bu pazardan pay alıyor. Şu anda irili ufaklı 150-200 özel alışveriş sitesi var ve büyük bölümü anne-çocuk pazarıyla ilgili. Bu sitelerden birinden bahsetmek istiyorum: butikbebe.com’un güzelliği ürün çeşitliliğinde gizli. Çocuk bezi de var organik kıyafet de… Mama da sipariş edebiliyorsunuz, nevresim takımı da… Emzirme sutyeni de çatlak kremi de… Bir ailenin tüm ihtiyaçlarına cevap verebilecek ürün yelpazesine sahip.
ARKADAŞ TOPLANTISINDA ORTAYA ÇIKAN İŞ FİKRİ
Butikbebe.com ortakları yıllardır reklamcılık sektöründe çalışan kişiler. Deniz Medya Grup Ajans Başkanı Beysun Deniz Ortaç ve Beyin Takımı Reklam Ajansı Başkanı Özgür Aksakallı… Hep birlikte katıldıkları bir arkadaş buluşmasında, sektörde yatırım yapılabilecek alanlarla ilgili sohbet ediyorlardı. Anne-bebek ve çocuk ürünlerinin yer aldığı segmentte boşluk olduğunu ve bu alanda yatırım yapmalarının karlı olacağını sonucuna vardılar ve kolları sıvadılar. Yaptıkları pazar araştırmalarından sonra internet üzerinden hizmet veren online alışveriş kulübü butikbebe.com’u kurdu. Ortakların önümüzdeki dönem gündeminde iki hedef var. e-ticarette anne – bebek segmentinde lider olmak ve private label (PL-özel markalı ürün) ile Türkiye’nin önde gelen üreticileriyle iş birliği yaparak tedarik ağını güçlendirmek...
Ürün teslimine gelince: Yedi günde teslim ediyorlar. En çok hamile ve 0-2 yaş ürünleri satıyorlar. Bunun sebebi de hamile kıyafetleri konusunda pazarın sınırlı alternatif üretmesi.
Butikbebe.com’un rakamları
Yaklaşık 300 bin kullanıcısı var.
Günde ortalama 400 kargo çıkarıyor.
O sabah daha gözünü açtığı an başladı itiraz etmeye. Bakıcısına “Sen git, beni annem uyandırsın” dedi. Giyinmek istemedi, en az yarım saat çıplak dolaştı, kahvaltı etmedi, oyun oynamadı, çizgi film izlemedi. Ve bütün bu itirazlarını ağlayarak dile getirdi. Kabul edersiniz ki çileden çıktım. “Susana kadar o odadan çıkmayacaksın” dedim. Daha fazla ağladı.
10 dakika sonra sustu. “Anne tamam ağlamıyorum, yüzümü sil” dedi. Elimde peçeteyle yüzüne doğru yöneliyordum ki tekrar ağlamaya başladı. Neden? Çünkü kuru peçeteyle değil ıslak mendille silmemi istiyormuş. Allah sizi inandırsın evden kaçtım. Bildiğiniz gecelik ve terlikle vurdum kapıyı çıktım. Apartmanda bir üst katın merdivenlerine oturdum.
AĞLAMAK GÜZELDİR
Beş dakika sonra ağlaması kesildi, üç dakikada acele acele giyindi ve o da apartmana çıktı. Bana “Anneciğim sen neden gittin?” dedi. “Ağlaman beni çok üzüyor, ağladığın sürece yanında olmayacağım ve seninle oynamayacağım” dedim. Ve halt ettim. Tekrar ağlamaya başladı. Hem ağlıyor hem de bana büyük bir olgunlukla “Anneciğim istersen kucağına oturayım, biraz konuşalım” diyor... O an benim yapmam gerekeni 3 yaşındaki oğlumun yapmasından nasıl utandığımı anlatamam.
Biraz konuştuk. Bana ağlayarak hiçbir şey yaptıramayacağını vurgulamaya çalıştım. Küçük bir kriz de evden çıkarken yaşadık. Çünkü benim okula götürmem konusunda ısrarcıydı. Röportaja yetişmem gerekiyordu. Çok istememe rağmen bugün bırakmama imkan yoktu. Hem zaten yine ağlayarak istediğini yaptırmaya çalışıyordu. Gözleri yaşlı çıktı evden, balkondan arkasından bakakaldım.
İçeriye salona girdiğim an ne oldu dersiniz? Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Rüzgar’a hatalı davrandığımı seziyordum. Hemen Klinik Psikolog Pınar Mermer’i aradım. Yarım saatlik konuşmamızın özeti: “Rüzgar ısrarla ağlıyorsa size bir şeyler anlatmak istiyordur. Yapmanız gereken şey ağladığı anlarda yanında olmak ve ağlamanın altındaki metaforları çözmeye çalışmak. Bakın siz şu an ağlıyorsunuz. Demek ki anneniz babanız ağlamanızı bastırmamış, duygularınızı ifade etmenize olanak tanımış. Siz de oğlunuza aynısını yapın. Ağlamak güzeldir.”
Telefon konuşmasından hemen sonra günümü Rüzgar’a göre programladım. Okula gittim. Bahçede oynuyordu. Beni gördüğü an koşarak kucağıma atladı. Akşama kadar birlikte çok güzel vakit geçirdik.