Nihat Demirkol

Festival’de “Orhan Seyfi”

25 Mart 2025
Efendim, İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV), evsahipliğinde 5 Mart 2025 günü başlayan 32. İzmir Avrupa Caz Festivali, 24 Mart akşamı “Paolo Damiani Last Land Band” Konseri ile sona erdi. Bir “İzmir Ritüeli” daha başarıyla tamamlanmış oldu.

 

AASSM Büyük Salonda, İzmir İtalya Konsolosluğu işbirliği ile düzenlenen konserde, Paolo Damiani (kontrbas), Elena Paparusso (vokal) ve Antonio Jasevoli (gitar), “kendi tâbirleriyle”, “caz ve pop arasında dengelenmiş bir repertuardan oluşan yeni projeleri”ni sundular. Hep yazıyorum, ben müzik eleştirmeni değilim; Caz ise, zaten ayrı bir ihtisas konusu. Festival’in, en çok merak ettiğim (Ümit Tunçağ ve Sirel Ekşi’nin yönettiği...) “Write Stuff Atölyesi”ne de, yaşım tutmadığı için beni almadıklarından, “Caz yazarlığı” konusunda, maalesef bir gelişme de kaydedemiyorum. Bu sebeple okuyacaklarınız, yine “disiplinli bir sanatseverin gözlüğünden” görünenler olacak; mecburen katlanacaksınız.

 

Gelin, “konser kitapçığı ve bültende ne yazıyorsa, doğrusu odur” diyerek, bu “yeni proje”yi sanatçıların kendi cümleleriyle anlatalım; çıkarımları değerli okuyucu kendisi yapsın: “...Kâğıt üzerinde, pek de olası olmayan bir buluşmaymış... /...caz dili ve klâsik müzik bilgisi ve pratiği yoluyla özgün bir Avrupa dili icat edilmiş... / ...Caz estetiği, geleneksel olmayan bağlamlara taşıyan gitaristler, ayrıntılı olarak anlatılıyormuş... / ...hem şarkı söylemenin, hem de deneyselliğin sınırları içinde rahatça hareket edilebiliyormuş...”

 

“Çevirenin notları”na gelice... Bendeniz, müzikte, hâlâ (piyano dahil...) akustik enstrümanları elektronik olanlara tercih edenlerden olduğum için, sahnede “içi boşaltılmış” olanlarını görünce, biraz buruldum açıkçası. Çünkü bu görsel, içeriğe yansıyor gibi geliyor bana; etkileniyorum... Açılışta ve yer yer konser sırasında da yararlanılan, “uzun sesleri tekrarlayan teknoloji”, artık “vak’a-i âdiyye”den sayılıyor. Fakat belirgin bir hoşluk olarak, sanki “dünyanın her yerinden esintiler içeren düzenlemeler” dinledik izlenimi edindim. Öyle ki, “sahnede, nerede hata yapıldığını bile anlayamayacağımız, ezgiden arındırılmış-atonal kompozisyonlar” deşifre edildi. “Avrupa Cazı’nda genetik olarak kullanılan ve artık sıklıkla ısıtılarak önümüze getirilen Afrika temalarından daha çok (ve güzel olarak...) Güney Amerika’nın etnik tütsüleri ulaştı kulağıma... İnka, Aztek motiflerinin ses çağrışımları... Hâl böyle olunca, “Afrika’dan Amerika Kıtasına taşınan Caz, Avrupa’ya geri dönerken, orada neleri bırakmış ?” diye sorası geliyor insanın. Ve “bu benim gönderdiğim Caz değildi” diye söyleniyorsunuz, biraz. Algıda seçicilik diyebilirsiniz ama, konser biterken, bir şarkı da güzel ülkemin son günlerine armağan edilmiş gibi, vazife çıkarttım durumdan: En beğendiğim ve içimi ısıtan “Esperenza” ezgisi, İspanyolca bir çağrışımla, “umut” taşıyordu salona.

 

Paolo Damiani

Yazının Devamını Oku

Festival’de “Caz’ın Gastronomisi"

23 Mart 2025
Bütün dünya, 21. yüzyıl sanatındaki disiplinlerarası buluşmaları adetâ kutsarken, 32. Festivale de böyle bir sayfa eklemesi, merak uyandırmıştı. İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) atölye geleneğine, bu yıl “Caz Gastronomisi”ni iliştirivermesi; üstelik bunun, bir “müzisyenin” kepçesine, ya da bir “çokbilmiş”in gevezeliklerine değil de, bir “gurmenin” borazanına emanet etmesi çok akıllıcaydı.



Gazeteci-yazar dostumuz Nedim Atilla, Slow Food hareketinin Türkiye’deki kurucu liderlerinden biridir. Sivil toplum kariyerinde, Terra Madre Delegesi olması, Türkiye Mutfak Dostları Derneği’nde yıllarca Başkan Yardımcılığı yapması gibi, önemli kilometre taşlarına dokunmuşluğu vardır. Dahası, kitaplarının 11’i gastronomi kültürü üzerinedir. Yani, bir “sonradan gurme” değildir, kendisi...

Sohbete, “Cazı neden severiz ki ?” sorusuna, “Caz müziği, doğaçlama, ritmik karmaşıklık ve ifade özgürlüğü ile tanımlanabilir” diyen “Matisse” ile başladı. Bu Gastronomi’ye akıllı bir göndermeydi, bence... Katılımcıları, onların bildiklerini tekrar ederek bunaltmadan, Caz tarihinde şöyle bir dolaşıverdik. “Zaman, mekân, ustalar, kökler, ekoller, farklar ve benzerlikler” üstüne kısa bir ufuk turu yaptık. 19. yüzyıl “Louisiana”sından “New Orleans”a, Afro-Amerikan topluluklarındaki “Blues ve Ragtime”dan “Swing” ve “Poliritmler”e ve “Doğaçlama”lara; “Çingene Cazı”na, “Bebop”, hattâ “Caz-rock füzyonu” ile “Smooth Jazz”a kadar yelpazelendik. Elbette, “Caz’ın Gastronomisi”ni 1 saatte anlatmak mümkün değildi. Bütün bunları, bir köşe yazısında özetlemenin mümkün olamayacağı gibi. Buna rağmen...

“Tarih boyunca, bazı büyük bestecilerin gastronomik zevklere olan tutkuları belgelenmiş ve bu özellik, bazen eserlerine ya da yaşam tarzlarına da yansımıştır” diye bir pencere açtı önce, “Atilla”. İtalyan opera bestecisi “Rossini”nin “besteciliği 37 yaşında bıraktıktan sonra hayatını gurme lezzetlere adamış biri olduğundan, hattâ ‘Tournedos Rossini’ diye bilinen -sığır eti, kaz ciğeri ve trüf mantarıyla yapılan bir Fransız yemeği-nin onun adını taşıdığı”ndan girdi, Barok dönemin devlerinden ‘Handel’in oburluğundan, Romantik virtüöz ‘Liszt’in, şaraba olan düşkünlüğünden, Macar kökenli olması nedeniyle, baharatlı ve zengin tatlara olan ilgisinden, ‘Brahms’ın ise, tüm zamanların en iyi aşçılarından biri olduğu”ndan çıktı.

Yazının Devamını Oku

Sadece iki insandılar...

22 Kasım 2024
Bu köşede, sürekli buluştuğumuz değerli okuyucu hatırlayacaktır; “memleketin hali ortada” diye sanatla avunuyor ve bir süredir -hattâ uzun aralarla- sadece “sahneden izlenimler” paylaşıyorum. Bugün, yine öyle bir “köşe”den yazıyorum. Ama, “uzun yıllardır yazmaktan en keyif aldığım yazılardan biri” dipnotu ve peşreviyle... Öylesine “uzun yıllar ve öyle bir keyif” ki, Burcu Sürmeli’yi (Borovalı) Kuğu Gölü’nde izlediğimde yazdığım, “Kuğunun Sırtındaki Ter” yazısı kadar eski bir hayranlık.

 

Geçtiğimiz Çarşamba akşamı, OLTEN Filarmoni Orkestrası’nın “icat ettiği” güzel işlere bir “prömiyer” daha eklendi. “Kemal ile Lâtife” adını taşıyan “Danslı Anlatım”, AASSM’de sahnelendi.

Program Kitapçığında, “...OLTEN’in birbirinden farklı dans türleriyle orkestrayı 2022’de aynı sahnede buluşturduğu ‘Sentez’ adlı projedeki bir bölümün, akıllarda çok yer ettiğinden, burada çok alkış alan farklı bakış açısının, eserin yaratıcısı Burcu Sürmeli Borovalı için, ‘Kemal ile Lâtife’ nin çıkış noktasına evrildiğinden ve kendi hikâyesini sahneye taşıma fikrini oluşturduğundan...” söz edildiği ile başlayalım. Ve o gecenin de tanıklarından biri olarak, anlatıcının “Sadece iki insandılar” dediği anda, onların 1922-1925 yılları arasında geçen evliliklerini, “sahneye taşımak nasıl oluyormuş ?” ; becerebilirsek, geceyi tarife çalışalım.

İçine, yer yer barut kokusu da serpiştirilmiş olmasına rağmen, “nahif” bir uvertür’den ”Hoş gelişler ola”ya, (özetle...) “İzmir kavakları”ndan Schubert “Serenad”ına, “Manastır türküsü”nden Chopin’in “Noktürn”üne ve nihayet, Kemanî Serkis Efendi’nin “Kimseye etmem şikâyet”ine kadar, esasa ve akışa bu kadar uyan; uymak ne kelime, ona hayat veren bir müzik düzenlemesine, yakın zamanda hiç rastlamamıştım.

Bu kadar “netâmeli bir gündem”i, bu kadar samimi, üstelik kibar anlatabilmek, bu denli sade, fakat vurucu bir “tematik koreografi” ile resmetmek, bütün salonu “dansın konuşabildiği”ne ikna etmek ve bunu sıradan bir şeyler oluyormuş gibi sahnelemek... Attilâ İlhan’ın “böyle bir sevmek görülmemiştir” dizesine nâzire olacak bir iştir; “görülmemiştir...”

Ya, aynı kostümlere, “hem yoksulluğu hem de görkemi” çizmek ve o çizgileri her tabloya yerli yerince paylaştırmak neyin nesidir? Biz nicedir hasretiz böyle “özenli dokunuşlar”a... “Zübeyde Hanım’ı, Fahrettin Altay’ı, Salih Bozok’u, İsmet İnönü’yü, Fevzi Çakmak’ı, Rauf Orbay ve -bana asıl sevdâsı olan memleketini çağrıştıran- Hayâl karakteri”ni, kararınca iliştirmek, sıradan sayılabilir mi ?

“Lâtife” dans ederken, aynı yüzde, “hayran, âşık, kızgın, üzgün, pişman ve perişân” olanı taşımak, nasıl unutulur? Aynı eldeki “dâvet ve reddiye”, aynı adımdaki “uçarı zarafet ve ayaklarını yere vuran hırçınlık” , dahası sahneye hiç örselemeden bırakılıveren “öteki Lâtife”nin, dans ederken kemanla yaptığı düet, nasıl gözden kaçar? Bir “dev” olan “Kemal”i, üstüne, gölge kadar rencide etmeden “dansla giyinmek” ; asker ve sivil Kemal”i “ayrı adımlamak”; rolünü, gözlerinde “hem gücü hem şefkati” taşıyacak kadar yaşamak, nasıl olur da iz bırakmaz?

Böyle yazıların, en büyük tehlikesi, heyecandan hep bir şeyleri unutmaktır. Ve yazarken unuttuklarınız, yıllar sonra, tekrar okuyunca düşer kucağınıza; mahcup olursunuz. Bu akşama dair de, mutlaka, isimler, renkler, kokular, söylenenler, söylenmeyenler arasından unuttuklarım çıkacaktır. Meraklısına tavsiyem, program kitapçığını didik didik etmeleridir. Orada, OLTEN Minikler ve Çocuk Korosu’na ve şefleri Süreyya Okşan Polat’a rastlayacaksınız; onları mutlaka kucaklayın... Şef Tolga Taviş, anlatıcı Hakan Gerçek, başkemancı Deniz Toygür çıkacak karşınıza. Düzenlemeleri, Kaya Reha Demircan’ın yaptığını, dekor tasarımının Çağda Çitkaya, kostüm tasarımının Sevda Aksakoğlu’na ait olduğunu göreceksiniz. İzmir Devlet Opera ve Balesi Sanatçılarını, OLTEN Filarmoni Orkestrası’nı, hepsini, hepsini bizim yaptığımız gibi dakikalarca ayakta alkışlayın.

Yazının Devamını Oku

Yaşadığı kadar daha yaşamak

25 Ekim 2024
RAHMETLİ babam, hangi yaşına denk gelmiş olursa olsun, hep, “Yaşadığım kadar daha mı yaşayacağım?” diye sorar ve söylenirdi ‘ân’ın hakkını veremeyenlere.

Önceleri anlayamazdım ne demek istediğini...

Anlamaya başladığımda ise artık işime gelmeyen bir yaşa erişmiştim çoktan.

Onun içindir ki hâlâ anlamamak için yan çiziyor ve tekerlemeyi kendi aklımca şöyle düzeltiyorum:

“Yaşasam yaşasam, yaşadığım kadar daha yaşarım.”

Böyle iyimser gözle bakınca, Hürriyet EGE’nin 40’ıncı yılı için kalem oynatanlar arasında olmak daha bir anlam kazanıyor.

Etrafınıza alıcı gözüyle bakın lütfen...

“İzmir’de 40 yılın imbiğinden süzülmüş ‘ne kadar az satır’ kalmış olduğuna” hayret edeceksiniz.

Soruyu, geçen her yılla birlikte, babam gibi değil de benim gibi sorduğu için olabilir mi?

Yazının Devamını Oku

Uygar kentlerin festivallerinde

22 Temmuz 2024
SPONSORLAR dahil, zamanında konsere gelemeyen misafirler beklenmez. Kentin yarım yüzyılı aşmış festivallerine, atanmışlar mutlaka katılır, seçilmişler ise, ilçelerine konan devlet kuşunun, bir lütûf olduğunu bilir.

 

500 yıllık bir kaleye, etkinlik düzenleyerek, sadece vakıflar sahip çıkmaz. Konsere saygıyla ara vermişken, misafirler ezan okunurken çene çalmaz, metro 01.00’de kapandığı için, kimse emekli ispenç horozu gibi ortada kalmaz. İzmir’de de, “uygar kentler liginden düşülmesin, deyû” canını dişine takmışlar olduğu için,  İKSEV’in ev sahipliğindeki 37. Uluslararası İzmir Festivali’nde, geçen çarşamba akşamı olduğu gibi, hamdolsun. Destansı müzikleriyle çok sayıda filme müzikal ilham veren ustalar anılır, sinema tarihinin büyük portresi “Ennio Morricone” büyülü tınılarıyla yaşar, 500’den fazla filmin, orkestra müziklerinin bestecisi, güle oynaya ağırlanır.

Orkestra şefi, trompet sanatçısı ve müzik düşünürü şapkaları havada uçuşur, görüntüleri konuşturan “efsane” için “Le Muse”  durumdan vazife çıkartır, kadınlardan oluşan bir topluluğun özel kariyeri, böyle köpürtülür. Şef “Andrea Albertini” yönetiminde, sahneye bir “zaman makinesi” kurulur; Misafirler, iz bırakmış filmlerin yanına, “tekrar izlenecek” notu düşer ve işin farkında olanlar, “o piyano oraya -yine- nasıl taşındı?” diye söyleşir.

Solist soprano “Daniela Placci” nin, göz kamaştıran elbisesi, elbet konuşulur, “Usta’nın dünyadaki sesi” “Susanna Rigacci” ile “mihrabın yeri” işaretlenir, Topluluğa son anda katılan Türk Çellist “Pelin Odabaşı” , gururla alkışlanır. Ve duayenler, sinema perdesine, “özlenmiş bir Türkçe ve ses” ile hayat verirler.

37. Uluslararası İzmir Festivali, bu akşam  yine 21.00’de Çeşme Kalesi’nde  İstanbul Polonya Başkonsolosluğu ve İzmir Fahri Konsolosluğu işbirliği ile yapılacak, “Marcin Dylla” klasik gitar konseriyle devam edecek.

Yazının Devamını Oku

Yanlış zamanın doğru solisti…

8 Temmuz 2024
37. Uluslararası İzmir Festivali, Çeşme Kalesi’nde buluşan sanatseverlere her anlamda “rüzgarlı” bir müzik gecesi armağan etti. Gündüz saatlerinin acımasız sıcağı, gün batımı ile zaptettiği her yeri yavaş yavaş terkederken, kalenin burçlarını çoktan ele geçirmiş bir cansuyu esintisi, “konser için her şey hazır” beklentisini yelpazeliyordu.

 

 

Festival kitapçığındaki, “mütevazı görünen en iddialı” başlıktaydı aklımız: “Klasik gitarın genç duayeni” olmak... Aslında “en kıdemli diplomat” anlamına gelen “duayen” sözcüğü; “u borularındaki suyun külliyen aşağılara düştüğü” güzel ülkemde, uzun süredir iskambil destesi gibi hoyratça dağıtılıyor olsa da, TDK’nın nadiren bulduğu güzel karşılıklardan biri olan “aksakallı” ile parlıyordu benim hayalhanemde. Üstelik, bu hayali“genç” gibi; tazelik, “delişmen bir toyluk çağrışımı” ve kafamızdaki Z kuşağının halleri ile koşullanmış bir avarelikten kopartıp, ellisine merdiven dayamış, üstelik akademik bir ustalık çeşnisi ile birlikte yorumlamamızı istiyorlardı.

Dakikalar ilerledikçe, barok zamanlardan günümüze, Silvius Leopold Weiss’ten Astor Piazzolla’ya uzanan seçilmiş bir gitar repertuvarı sarıp sarmaladı bizleri. “Marcin Dylla” hakkındaki, “klasik gitarın yakın tarihinde, eşine az rastlanır bir yetenek olduğu” kanaatinin hakkını vermeye ve tadını çıkartmaya çalıştık. Hemen hemen bütün repertuvarı gözleri kapalı çaldı. Aralardaki, zarif, kıvrak ve nüktedan açıklamaları, yeni tanıştığımız eserlere bile yakınlaşmamızı sağladı. Prestijli yarışmalardaki sayısız ödülü, uzun uluslararası turneleri, en çok satan albümler listesindeki yeri, seçkin yarışmalarda jüri üyesi olarak aranan kimliği, “ilk seslendirilen eserler” için tercih edilen parlak stili ve neredeyse tüm önemli gitar festivallerine davet edilme ayrıcalığı ile iz bırakmış bir sanatçı, sadece birkaç metre ötemizdeydi işte... “İyi müzik kutsalı”nı, “elimizin altında fırsatı”na taşıyan, İstanbul Polonya Başkonsolosluğu ve İzmir Polonya Fahri Konsolosluğu’na da birer çiçek gönderelim buradan. Bu işbirliği ile gerçekleştirilen konseri, “herhangi bir geceymiş” takviminden çıkartıp, 37. Uluslararası İzmir Festivali’nin “unutulmazlar”ı listesine eklemek lazım.

Açıkhava konserleri her zaman aksiliklere gebedir. Aynı saatlerde Türkiye, dakikalar sonra başlayacak Hollanda maçına hazırlanıyordu. Hem de ne hazırlanmak! Görmediğimiz, sadece duyduğumuz “hazırlık faslı”, konserin büyüsünü bozmakta gecikmedi. Önce sanatçının konsantrasyonu gölgelendi, sonra seyircinin mahcubiyeti katlandı... Sahneye çıkmamış olanlar, böyle hallerin sanatçılar için nasıl bir işkence olduğunu pek kolay anlayamayacaklardır, sanıyorum. Konserin sonuna (ki yanılmıyorsam, bir bölümü de çalmadan bitirdi...) soluk soluğa ulaşabildik. Organizasyon adına, “elden ne gelir?”den fazlası söylenemiyor. Sanatçıya, konserin “özel ve karmaşık bir akşama denk geldiği” mutlaka açıklanmıştır. Hatta, muziplik olsun diye, Efes’te Zamfir’in başına gelenler bile çıtlatılmış olabilir. Yine de, “dış ses” handikapına “yeterince hazırlamamıştı kendisini, gelecek sefer biraz daha sakin kalacaktır” deyip, toparlayalım. İkinci selama gitarsız geldi, Marcin Dylla“Bis yapmayacağım, yapamayacağım” demek istediğini böylece anlamış olduk. Maça yetişmek için çoktan merdivenlere yönelmiş olan seyircilere bakınca, “çok da haksız olmadığını” mırıldandık, aramızda. Bizim alkışlarımız ise hâlâ devam ediyor; umarım duyuyordur... 37. Uluslararası İzmir Festivali, 11 Temmuz 2024 Perşembe akşamı 21.00 de İzmir Tarihi Agora’da “Camerata Balcanica Ensemble” konseriyle devam edecek.

Yazının Devamını Oku

Uygar kentlerin festivallerinde

6 Temmuz 2024
SPONSORLAR dahil, zamanında konsere gelemeyen misafirler beklenmez. Kentin yarım yüzyılı aşmış festivallerine, atanmışlar mutlaka katılır, seçilmişler ise, ilçelerine konan devlet kuşunun, bir lütûf olduğunu bilir.

 

 

500 yıllık bir kaleye, etkinlik düzenleyerek, sadece vakıflar sahip çıkmaz. Konsere saygıyla ara vermişken, misafirler ezan okunurken çene çalmaz, metro 01.00’de kapandığı için, kimse emekli ispenç horozu gibi ortada kalmaz. İzmir’de de, “uygar kentler liginden düşülmesin, deyû” canını dişine takmışlar olduğu için,  İKSEV’in ev sahipliğindeki 37. Uluslararası İzmir Festivali’nde, geçen çarşamba akşamı olduğu gibi, hamdolsun. Destansı müzikleriyle çok sayıda filme müzikal ilham veren ustalar anılır, sinema tarihinin büyük portresi “Ennio Morricone” büyülü tınılarıyla yaşar, 500’den fazla filmin, orkestra müziklerinin bestecisi, güle oynaya ağırlanır.

Orkestra şefi, trompet sanatçısı ve müzik düşünürü şapkaları havada uçuşur, görüntüleri konuşturan “efsane” için “Le Muse”  durumdan vazife çıkartır, kadınlardan oluşan bir topluluğun özel kariyeri, böyle köpürtülür. Şef “Andrea Albertini” yönetiminde, sahneye bir “zaman makinesi” kurulur; Misafirler, iz bırakmış filmlerin yanına, “tekrar izlenecek” notu düşer ve işin farkında olanlar, “o piyano oraya -yine- nasıl taşındı?” diye söyleşir.

Solist soprano “Daniela Placci” nin, göz kamaştıran elbisesi, elbet konuşulur, “Usta’nın dünyadaki sesi” “Susanna Rigacci” ile “mihrabın yeri” işaretlenir, Topluluğa son anda katılan Türk Çellist “Pelin Odabaşı” , gururla alkışlanır. Ve duayenler, sinema perdesine, “özlenmiş bir Türkçe ve ses” ile hayat verirler.

37. Uluslararası İzmir Festivali, bu akşam  yine 21.00’de Çeşme Kalesi’nde  İstanbul Polonya Başkonsolosluğu ve İzmir Fahri Konsolosluğu işbirliği ile yapılacak, “Marcin Dylla” klasik gitar konseriyle devam edecek.

Yazının Devamını Oku

Puccini, en çok kimi alkışlardı?

26 Haziran 2024
İKSEV’in ev sahipliğindeki 37. Uluslararası İzmir Festivali; 24 Haziran 2024 Pazartesi gecesi, İzmir Tarihi Agora’da, İzmir İtalya Konsolosluğu’nun himâyelerinde Puccini’yi ağırladı... Ölümünün bile üzerinden 100. Yıl geçmiş (166 yaşındaki) büyük Usta’nın, aslında “aramızda” olduğunu hatırlamak için buluşan sanatseverler ile birlikte izledim konseri. Dahası, MÖ 4. yüzyıla tarihlenen antik “Smyrna’nın Agorası”nda, Puccini’nin de, konseri, en arka sırada, tek başına dinlediğine inananlardan olduğumu eklemeliyim...

 

Hâl böyle olunca, oturduğu yerden bestecinin yüzünü görmeyen bir köşe yazarı, “kendi gözlüğü”nden filân yazamaz yazısını artık. Aklı hep, acaba (Giacomo Antonio Domenico Michele Secondo Maria) Puccini “en çok kimi alkışlardı ?” fikrine meyleder. O meyilden tahminler üretir.

 

Yaratıcının, en büyük estetik armağanlarından biri olan insan sesi, öylesine büyülüdür ki, o sesin yanıbaşındaki “enstrüman - eşlikçi” hep gözlerden uzağa düşer. Oysa, müzikal birlikteliğin “kaderde, tasada, kıvançta ortak” yapıtaşıdır refakat.  Müzik tarihinde, (alaturka faslı dahil...) “gölgede tükenmeyen sabırla lâmbayı tutan” bu özel insanların yeri ayrıdır. Sanıyorum, konser akşamında en çok piyanist-repetitör Alessandro Zilioli’yi alkışlardı Puccini. Ve geçen yılın sonlarında, UNESCO tarafından, “somut olmayan kültürel miras” ilan edilen “İtalyan opera şarkıcılığı sanatı”nın, çok genç ama yükselen yıldızları soprano Gesua Gallifoco ve tenor Giuseppe Infantino ile de gurur duyardı kuşkusuz. “La Boheme, Madam Butterfly, Altın Batı” gibi operalarından seçilmiş kendi aryalarına da bir alkış gönderirdi mutlaka. Konserin bis parçasının, büyüğü “Verdi”den seçilmiş olmasını da, alkışlardı elbette...

 

Son ve büyük alkışı da, Agora’dan esirgemezdi diye düşünüyorum. “Ölümsüzlüğün, zaman ve mekânla olan ilişkisi”ni, en az bizler kadar Puccini de hissetmiştir konser gecesi. Onun, alkışlamayı akıl edemeyeceği önemli bir ayrıntıyı ise,  biz hatırlatalım. Tarihî desenimizin, kent dokusunun yaşayan bir parçası olması için, Festival konserlerini düzenlerken, eşzamanlı olarak İzmir’in kültürel mirasını da kucaklamayı ihmal etmeyen İKSEV’i de biz alkışlayalım.

 

Dünya hali işte... Biz konserden çıkarken, ajanslar şu haberi geçiyordu: 

Yazının Devamını Oku