Nihat Demirkol

World Class

8 Mart 2013

 ÖNÜNE ve ardına başka cümleler yerleştirilip anlamı zenginleştirilse de özünde “sıkıntıları giderme” gücünü yüklediğimiz “Therapy” sözcüğünü, son albümüne isim olarak seçmişti Kerem Görsev... Londra Abbey Road Stüdyoları’nda, Londra Flarmoni Orkestrası ile 12-13 Nisan 2010’da gerçekleşen kayıtlarda orkestrayı Alan Broadbent yönetmişti. Kerem Görsev’in on bestesinin bulunduğu albümdeki tüm düzenlemeleri Kamil Özler yapmıştı. Kayıtlarda sanatçıyla birlikte tenor saksafonda Ernie Watts, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman yer almıştı. “Therapy”, 2011 yılında büyük caz orkestraları kategorisinde Grammy adayı da olmuştu.
Geçen pazartesi akşamı, aynı ekiple sahne aldılar. Bir farkla ki, kendilerine “Festival Yaylıları” eşlik etti. “Albümün tamamını çalacağız bu akşam” diye konuşmaya başladı Sanatçı; 20. İzmir Avrupa Caz Festivali’nin “Açılış Konseri”nde... İzlediğimiz performans ile daha önce Jazz in Marciac, İstanbul Caz Festivali, Vilnius Caz Festivali, Kırgızistan Caz Festivali gibi önemli merkezlerde de alkışlandıklarını biliyoruz.
Kerem Görsev, ülkemizde akustik caz müziğini temsil etmekte ve alanında, sahne ve albüm çalışmalarını 30 yılı aşkın bir süredir sürdürüyor. Sahnede, izleyicisiyle sohbet etmesi, onu ve “Trio”yu sıcacık yapıyor. Sıra Şef Alan Broadbent’i tanıştırmaya gelince, “benim için çok özel bir piyanist” diyerek devam etti  sözlerine. Bir ara Broadbent’i tuşlarda tek başına dolaşırken izledik. Finale doğru, iki usta “4 el” için oturdular tabureye.
Gecenin diğer “efsane” ismini ise bir başka parantez açıp öyle anlatmak gerekiyor. Tenor Saksafonu ilk eline alışından bu yana neredeyse elli yılı geçmiş olan bu müzisyeni, Görsev, “2 Grammy ödüllü sanatçı” diye takdim ederken, mahcubiyetten nereye saklanacağını şaşıran ErnieWatts’tan söz ediyorum. Oysa Watts, kendi müzik yolculuğunu bakın nasıl tarif ediyor:
“Müziği, bütün insanları barış ve uyum içerisinde bir araya getirme potansiyeli olan ortak bir bağ olarak görüyorum. Fiziksel dünyamızda her şeyin bir titreşimi var; benim seçmiş olduğumu müzik de insanların ortak bağına dokunan enerjik bir titreşime sahip. Ben müziği Tanrı’nın beni kullanarak ortaya çıkardığı ve iyilik için kullanacağı bir enerji olduğunu düşünüyorum.”
Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nin muhteşem atmosferinde, koltuğuma gömülmüş, yorgunluğumu unutmuş, tazelenmiş, gözüm kulağım sahnede, kucağımda not defterim; okuduğunuz yazıya nasıl bir başlık bulsam diye düşünürken, imdada Alan Broadbent yetişti. İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV), hayatımıza “sıradan şeylermiş” gibi iliştirdiği eşsiz sanat gecelerinden birini daha, iki sözcükle özetledi:

“World Class...”

Yazının Devamını Oku

Itrî mi, Oscar Amca mı ?

4 Mart 2013

 
Ödüle neden Oscar denildiği açık seçik bilinmemekle beraber, yaygın birkaç söylentiye itibar ediliyor... Bunlardan biri, heykelciği, Bette Davis’in ilk kocası Harmon Oscar Nelson’a, bir başkası ise Akademi kütüphanesinde çalışan Margaret Herrick’in amcası Oscar’a benzetmiş olmasıdır. Orijinal ismi “Akademi –liyâkat- Ödülü” diye konulmuş ve Oscar sözcüğü de, 1939 yılına kadar resmi olarak hiç kullanmamış olmasına rağmen, bu müthiş PR organizasyonunu, artık hepimiz “Oscar Töreni” tadıyla anımsıyoruz.

Türk Musikîsi’nin kutbu kabul edilen “Buhûrîzâde Mustafa Efendi” ise, rivayete göre, şiirlerinde kullandığı “Itrî” takma adıyla, ölümünden sonra anılmaya başladı. Ustaları arasında başta Hâfız Post olmak üzere, 17. yüzyılın önemli bestekârları vardı. Beş padişah görmüş bir Mevlevî idi. Müstakimzâde’ye göre Yenikapı Mevlevîhânesi’ne gömülmüş olsa da mezar taşı kayboldu; doğum ve ölüm tarihleri bile tartışılıyor…

Oscar Ödülleri, 1929’da verilmeye başlandı. Büyük ilgi uyandıran törenler yılda bir kez ve çoğunlukla Şubat ayında yapılıyor. 85. ödül yılının heykelcikleri, bildiğiniz gibi geçen pazar sahiplerini buldu. Dünya üzerinde 200’den fazla ülkede naklen yayınlanan ve sadece Amerika’da, televizyondan 40.3 milyon kişinin izlediği gece, Los Angeles Dolby Tiyatrosu’nda düzenlendi. Tören için 300’den fazla kişi çalıştı; sadece 40’tan fazla yer gösterici vardı. Herkes hayranlıkla ve nefeslerini tutarak bu görsel zenginliğe şapka çıkarttı. Bütün konuklar, sanata gösterdikleri özen ve saygıyı tarif eden kıyafetler içindeydi. (Törenlere -25 kez ile- en çok evsahipliğini, 1964’te hizmete açılan ve görkemiyle göz kamaştıran Dorothy Chandler Pavilion’un yaptığı bilgisini de araya sokuşturalım).

Bir hafta arayla düzenlenen bir diğer gece, dünya çapında bir organizasyon değildi kuşkusuz... Ama konuklar, “Mûsıkî ve Semâ Akşamları” kapsamında, “Itrî ve Mevlevî Semâı” gündemiyle, Şehzâdeler şehrine, Manisa Mevlevîhânesi’ne davet edilmişlerdi. Yrd. Doç. Dr. Ünal Şenel’in engin gönlü ve Ümit Yazıcı ile sanatkâr dostlarının ustalıkları ve zarif içtenlikleri, “Segâh Tekbîr’den Sâlât-ı Ümmiye ve Segâh Yürük Semaî’e, Hisâr ve Isfahan makamlarına, oradan eşsiz Nevâ Kâr’a ve nihayet ikinci bölümde Rast Nât-ı Şerîf”e kadar uzanıyordu. Buraya kadar, “şükran” dışında söylenebilecek tek bir sözcük zaten akla gelmiyor.

Öte yandan, Itrî’nın “ruhen misafir edildiği” Mevlevîhane’ye, sokak düğünlerinde kullanılan, plastik sandalyeler yerleştirilmişti. Restorasyonun hoyratlığını gösteren çiğ beyaz tasarruf ampullerinin ışığında, program süresince, mekâna giren çıkan eksilmedi. Oturup kalkanın ardı arkası kesilmedi. Hz. Peygamber’e salât-ü selâm yollanırken bile sandalye gıcırtıları, konuşmalar, çocuk sesleri, flaşlar, telefonlar sonlanmadı. Sayın rektör bile “Büyük Usta”ya bir kravatı çok görmüştü. Bu kadar özel bir mekâna, bu kadar seçkin bir repertuvarı dinlemeye gelmiş olanların önemli bir bölümü, “nerede ve neden orada bulundukları”nın farkında değildi.

49 senelik Dorothy Chandler Pavilion ve benzeri yeni yetme sanat merkezlerinde, “Oscar Amca”ya gösterilen itibarı, 644 senelik Manisa Mevlevîhânesi’nde, -3.9 kg. ve 34.3 cm. boyundaki heykelcik- kadar hükmü olmayan, 373 yaşındaki “Itrî”ye gösteremiyoruz ya, ona yanarım...

Meraklısı için: Mevlevîhâne’nin Kitâbesinden, Saruhan Bey’in torunu İshak Çelebi tarafından 1368-1369 yıllarında yaptırıldığını öğreniyoruz. 1924’te, dergâhların kapatılmasından sonra, arazi ve yapının mülkiyetine sahip olan Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1933’de Mevlevîhâne’yi 100.000 TL’ ye satmış. Alan kişi de Matbâh-ı Şerîf dışında kalan kısımlarını yıktırmış. Geriye kalanları da 2000 yılında Manisa Belediyesi yıkmış ve burasını bir park haline getirmiş. Önce 60’lı daha sonra da 80’li yıllarda restore edildiyse de, iyi korunamamış. Manisa Yöresi Türk Tarih ve Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi’ne devredilen yapı, 90’ların sonunda, Celâl Bayar Üniversitesi tarafından bir kez daha restore ve dekore edilerek ziyarete açılmış. Evliya Çelebi, “Mevlevîhâne’nin avlu etrafında semâhâne, türbe, matbâh-ı şerîf, hücreler ile harem ve selamlıktan meydana geldiği”ni söylüyor. Bugün Mevlevîhâne’nin içinde ve dışında herhangi bir süslemeye rastlayamıyorsunuz. Bununla beraber 1693 tarihli şer’i sicil kayıtlarında -nakkaşa para ödendiği- yazıldığına göre, zamanında iç mekânın bezeli olduğunu tahmin etmek zor değil...

Yazının Devamını Oku

TEV denilen DEV ve İzmir...

1 Mart 2013

BAKMAYIN, onların sıradan işler yapıyormuş gibi, başardıklarını, tevazunun gölgesinde anlatmalarına, madalyonun öbür yüzünde ciddi bir gurur tablosu var. Bir süre önce İzmir Şube’de gerçekleşen kan değişikliği, Yürütme Kurulu’ndaki bayrak değişikliği ile birleşince, hafta başında düzenlenen basın toplantısı, ister istemez merak uyandıran bir buluşmaya dönüştü. Vakfın Genel Müdürü Yıldız Günay ile İzmir Şube Müdürü Gülnur Soybayraktar, “yakışanı budur” diyerek, kürsüyü bir TEV bursiyerine bıraktılar. Bu isabetli öngörü, dinleyenleri samimi ve çarpıcı bir ufuk turuna çıkarttı:
“...Ben Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi Çağla Tokuzun. Türk Eğitim Vakfı’ndaki 3. yılım... Bu ailenin bir üyesi olmadan önce, tek amacı öğrencilere burs vermek olan bir vakıf olarak tanıyordum TEV’i... / ...Vakfın öğrencilere sağladığı burs, maddi-karşılıksız bir burs. Beklenen tek şey, vicdanî yükümlülük çerçevesince, meslek hayatına atıldığınızda vakfı unutmamanız. Bu beklenti de ahlakî ve vicdanî değerleri olan insanlar için karşılanması zor bir şey değil. Çünkü TEV bursiyeri, kendisini bir kurumun değil, bir ailenin üyesi olarak görüyor. Eğitim hayatında fark yaratmak, bugününü yaşarken geleceğe de yatırım yapmak isteyenler için maddi destekten daha önemli olan bir şey var ki, o da manevi destek. Size inanan, plânlarınıza destek olan, bu yolda size güvendiğini hissettiren insanların olması, sizi yarıştığınız kulvarda bir adım öne çıkartıyor. Vakıf, kendinizi sosyal ve kişisel yönden geliştirmeniz için fırsatlar yaratıyor. Seminerler, kurslar, sanatsal etkinlikler ve en önemlisi samimi ilişkiler. Kendinizi eksik veya yalnız hissetmeniz için hiçbir sebep bırakmıyorlar size...”
Dinlediğimiz genç hanımın, yukarıdaki cümleleri âdet yerini bulsun diye sarfetmediği, her halinden belli oluyordu. Bu sevgi, bağlılık, aidiyet ve tutkudan anlaşılıyordu ki, “bir hâdise var cân ile cânan arasında...” Yarım yüzyıla merdiven dayamış geçmişinden aldığı güç, iddialı “vizyon” cümlesini besliyordu:
“İnsan kaynağımızı bilgi üreten ve kullanan konuma getirmek...”
Bu ufka doğru yapılan yolculuk ise, “başarılı fakat maddi olanaklardan yoksun, ülkemize ve insanlığa katkı sağlayacak öncü gençler ile onların yetişecekleri eğitim sistemini desteklemek” misyonuyla sürdürülüyordu.
Biraz da sayılara göz atalım... Türk Eğitim Vakfı, kurulduğu 1967 yılından bugüne kadar yaklaşık 200 bin gencimize orta öğretim, lisans, yüksek lisans ve doktora bursu vermiş. İçinde bulunduğumuz “2012-2013” öğretim yılında ise, yurt içinde 2850’si meslek lisesi, 6339’u üniversite, 95’i master - doktora ve 216’sı üstün başarı bursu olmak üzere toplam 9500 öğrenciye burs vermeye devam ediyor.
Bu dev kurumu, bir köşe yazısına sığdırmak elbette mümkün değil. Gönlü yüce insanımızın maddi katkılarıyla oluşturulan fonlarla, her geçen yıl daha çok öğrenciye burs veriliyor. “Mutlu gün çiçekleri, vasiyet ve hibe yoluyla yapılan bağışlar, şahıs ve kurum bağışları ve nihayet, kaçınılmaz hüznü, yükselen bir umuda dönüştüren çelenkler”, 4 ana bağış kategorisini oluşturuyor. Telefona ne kadar yakınsanız, aydınlık bir geleceğe katkıda bulunabilmeye de o kadar yakınsınız demektir (444 0 838). TEV İzmir , yurt çapındaki en başarılı şubelerden biri. Bu bayrağı yükseltmek “kentli bilincinin gereği”dir diye düşünüyorum... (Daha fazla ve ayrıntılı bilgi için, www.tev.org.tr)

 

Yazının Devamını Oku

Aylak insanlar kentine övgü

25 Şubat 2013

Daha çocuktum; rahmetli babam elinde bir şiir kitabıyla döndü daireden (o zamanlar devlet memuriyetine öyle denirdi...) “Bak Halil amcan (nûrlar içinde yatsın Soyuer) sana kitabını gönderdi”. Kapağında, “Aylak İnsanlar Kenti” yazıyordu. “Aylak” sözcüğü ile ilk tanışmam budur ve o günlerde öğrendim, “işsiz, boş gezen, avare” anlamına geldiğini. Çok sonraları, aynı kavramı, bu kez Bertrand Russell’ın bir kitabı pazarlıyordu. “Aylaklığa Övgü” adlı eserine, çarpıcı bir yakıştırmayla başlıyordu; Napoli’de dolaşan bir gezginin hikâyesini, “herkes bilir” diyerek anlatmaktaydı: “Yattıkları yerde on iki dilenci gören bu gezgin (olay Mussolini zamanından önce geçer), bunlardan en tembel olduğunu ispat edene bir lira vereceğini söylüyordu. Dilencilerden onbir tanesi yerlerinden fırlayıp, liranın kendi hakları olduğunu iddia ediyordu. Bunun üzerine gezgin de parayı yerinden kıpırdamayan onikinciye veriyordu”. Paragraf, matrak bir yorumla sonlanıyordu: “Akdeniz güneşinden nasibi olmayan ülkelerde aylaklık daha zordur ve insanlara aylaklık aşılamak için yoğun bir propagandaya ihtiyaç vardır...”
Güler misin, ağlar mısın? Bizler en büyük haksızlığı, “Akdeniz güneşinde gevşeyip” de, kendini yeterince zorlamayan kentimize, biraz fazla yüklenmekle yapıyoruz galiba. “Yerinden bile kalkmadığı halde, cebine para konup yıldızı yükseltilen kentler hangi sınıfa giriyor acaba” diye aklıma düştü. Yoksa zaman, iki kitabın bir bileşkesini mi dayatıyor bize?

“Symrna” adı GO ile birleşti


TGOD 2013 turnuva takviminde yer alan Smyrna GO Turnuvası, bu haftasonu (23-24 Şubat)  Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü‘nün Alsancak’taki binasında yapıldı. İzmir GO Oyuncuları Derneği - GOİZM’in web sitesindeki davet, “Temmuz sıcaklarında yelpaze sallamaktan yoruluyoruz diyenlere, İzmir’de çiçekler açarken de GO oynama imkânı sunulmaktadır” şeklinde, ustaca paketlenmişti.
Rektörlüğün dışında, Dokuz Eylül Üniversitesi Fantezi Bilim Kurgu Topluluğu’nun da desteğini alan turnuvaya, farklı şehirlerden, her yaş ve seviyeden 61 oyuncu katıldı. Tesadüfen de olsa, yabancı uyruklu misafirlerimiz bile vardı. Geleneksel hale gelmiş olan İzmir Turnuvasının aksine, GO oyuncularının, adını “Smyrna”dan alan bu sıradışı buluşması, kategori ayrımı yapılmaksızın gerçekleşti.
Turnuva’da ilk üç dereceye girenlere, gelenekselleşmiş ödüllerin yanı sıra, sürpriz ödüller de verildi. Örneğin katılımcılar, ödül destekçisi İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı - İKSEV‘in düzenlediği 20. İzmir Avrupa Caz Festivali için davetiyeler kazandılar. Bitmedi; 9 Eylül’ün evsahipliğine nazire olsun diye, sıralamada 9, 19, 29 gibi basamaklara yerleşenler de eli boş gönderilmedi. Herkes birbirini çok özlemişti. Herkes çok eğlendi. Hemfikir olunan nokta ise daha sevindirici: “İzmir’de artık 4 mevsim GO oynanıyor ve artık GO’da söz sahibi bir kent durumuna gelindi...”

Yazının Devamını Oku

İzmir'de ''mutluluğun resmi'' neden yapılamıyor

22 Şubat 2013

Abidin Dino’nun Nazım Hikmet’le, “son zamanlarda kafasını kurcalayan, iki Osmanlı dizesi”ni paylaşmasından, daha önce de bahsetmiştim; “Bunlar onlar ki gelip gittiler / Gelüben işbu cihanda nettiler?”
Hakikaten, arada sırada, “bunlar kim, onlar hangisiydi? Ne zaman, nereden geldiler? Giderken arkalarında ne bırakacaklar, yanlarında ne götürecekler?” diye sormak gerekiyor herhalde... Tabii bunları sormayı akleden ölümlü, arkasından şununla da yüzleşebiliyorsa, fevkâlâde: “ben kimim, ne zaman, nerden geldim, bu dünyaya bir faydam dokundu mu? Arkamda hatırlanacak bir şey bırakabilecek miyim? Dahası bıraktıklarımla, beni nasıl hatırlayacaklar?” Bu soruları, kentlilik bilincinden haberdar herkes kendine sormalı. Herkes sözcüğünden kasıt, “ben buralıyım, buraya aitim” diyen ve o kentte nefes alıp-verenlerin tamamıdır. Yöneten ya da yönetilen fark etmez.
Dino’nun “düşünen adam” kimliğiyle yakınmasına, Nâzım’ın aynı sorumlulukla verdiği yanıt, bildiğimiz bir sorudur aslında; “mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” Yakınmaya, soruyla verilen yanıtın yanıtı üzerinde ise çok düşünmemişizdir: “Mutluluğun resmini yapamam elbet. Fakat, resim çizebilmek ne büyük mutluluk! Çizmek... Bana ayrılan boyutu çizmek...”
“Kendisine ayrılan boyutu çizmek sevdâsı”ndan ayrı düşmüş kentli, ne kentlidir, ne de oralı... Aksine, kenti için mutluluğun resmini yapmak konusunda “eksik teşebbüs” kadar dahi gayret göstermemiş kişidir. Sadece lâf üreterek sevda çizilemiyor çünkü... Eylemin niyete verdiği renge dokunmak istiyor insan.
Geçenlerde bir dost sohbetinde yine İzmir ve Barselona karşılaştırması yapıldı. Hepimiz İzmir’in “karşılaştırmalı üstünlükleri”ne şapka çıkarttık yine... Taa ki, kahkaha atsalar da, benim sorum herkesin neş’esini kaçırıncaya kadar: “Acaba biraz da Barselonalı’ya mı ihtiyacımız var?”

Kenti “uçuracak şeyler”i sadece ve sadece maddiyata, siyasî desteğe, himayeye, kayırılmaya bağlamak, o coğrafyada yaşayan insanların heyecanını, yaşam tercihlerini, iz bırakma isteklerini, sevda ve kaygılarını ya hafife almak demektir, ya da katma değerden saymamak... Al birini vur ötekine! Yöneten ya da yönetilen fark etmiyor.

Yazının Devamını Oku

''Kıvrak Parmaklar'' İzmir'de

17 Şubat 2013

KARŞIYAKA Opera ve Tiyatro Sahnesi özel bir misafir ağırlayacak haftaya bugün... 25 Şubat Pazartesi akşamı saat 20.00’de, Ödüllü Genç Piyanistler Resital Dizisi kapsamında, “Başar Can Kıvrak Piyano Resitali” var.
Bu genç piyanisti “özel” yapan, müzikteki “ruh genetiği”nin birkaç kuşak sonra dorukla buluşması belki de... Bu “ince ayrıntı”dan başka bir yazıda bahsedebilmeyi umuyorum. Gecenin repertuvarı, “âşina lezzetler” sunmak üzere hazırlanmış; “Beethoven Piyano Sonatı Op. 81a, Brahms 4 Piyano Parçası Op. 119, Schumann Piyano Sonatı No. 3 ve Szymanowski Çeşitlemeler’den oluşan gösterişli bir fener alayı...”
Sanatçıyı “atipik bir biyografi” ile anlatabilmek için kendisiyle önceki yıllarda (örneğin soprano Pervin Çakar tarafından) yapılmış mülâkatlardan da yararlandım. Kıvrak’ı anlatan satırlara göz atınca anlıyoruz ki, tahmin edilebileceği gibi bugünlere kolay gelinmemiş. “Ben piyano çalacağım... Bana piyano çalmayı öğret” dediği zamanlar da olmuş, evdeki piyanonun kapağını bantlayıp, “Bu piyanoya asla elimi sürmeyeceğim” diye akışı reddettiği günler de... Ama “yol”a saygı duyan bütün gerçek sanatçılar gibi onun da hayatında kırılma anları var. “Takıntı”larını hep kazanca çevirmeyi başarmış. Bir gün, (idmansız geçen uzun bir dönemden sonra) Chopin’in Op.10 No.12 do minör, nâm-ı diğer “İhtilal” etüdüne takmış kafasını... “Çalacağım ben bunu” diye inatlaşmış eserle. Dönülen ilk “mental kavşak” bu galiba...
Yine yıllar öncesine gidiyoruz... 2002’de İstanbul’da düzenlenen 1. Uluslararası Ferdi Statzer Piyano Yarışması’ndayız. Kendi deyişiyle, “Bir şekilde final. Hem de 29 Ekim günü. Birinci 30 yaşında, ikinci 28, üçüncü olan ben de 16... Finalde yarışan tek Türk piyanisttim...” O gün üçüncü olan Başar Can Kıvrak adını yarışma izleyicileri belki ilk kez duyuyordu ama gösterdiği performans, dinleyenler arasındaki “usta”lara yetecekti ve içlerinden biri hiç sakınmadan şunları söyleyecekti: “Beethoven’in ‘Do Minör Üçüncü Piyano Konçertosu’nu dinlerken, teknik gösteriden çok, ne çaldığını iyi anlamış, nüansları öne çıkaran, müzikal fikir değişimlerini iyi vurgulayan bir yorum izledik. Beethoven’in kişiliğindeki gerilimleri en iyi yansıttığı kabul edilen konçertonun ilk bölümündeki kadansta ortaya koyduğu dramatik etkiyi, ikinci bölümdeki arp tınısına yaklaşan arpejler ve sonrasındaki piyanonun o günkü imkânlarını ortaya koyan süslemelerde çok başarılıydı.”
“Peki ya gelecek?” diye sorulduğunda, “Küçük olan dünya değil aslında! Dünyayı nasıl daralttığına bağlı” diyor... Verdiği mütevazı görünen iddialı yanıt, aslında güçlü bir farkındalık içeriyor. Bu bilinç ve ideali önemsiyorum. Çünkü cümlesini şöyle tamamlıyor genç sanatçı: “İyi bir müzisyen olmaya çalışıyorum. Çok fazla vasfın birleşiminden oluşuyor bu kavram. İşte ben de bu vasıflara sahip olmaya çalışıyorum, umarım gerçekleşir...”
Çok değil birkaç yıl sonra, böyle yetenekli bir piyanistin ismini daha büyük salonlarda, daha büyük manşetlerde gördüğünüzde şaşırmamak, hayıflanmamak ve “Ben İzmir’de dinlemiştim” deme ayrıcalığını kimseye kaptırmamak için salonda yer bulmaya çalışmanızı öneriyorum...

KİMDİR?

Yazının Devamını Oku

İzmir Türkiye'nin 'Köprücük Kemiği'dir

15 Şubat 2013

OYUNCU Ayça Varlıer’in attığı bir tweet’ten öğrendik hepimiz: “Geçen gün TRT Okul programına konuktum. Kıyafet konusunda bazı uygulamalar getirilmiş. Sıfır kol ve anladığım kadarıyla köprücük kemiğine kadar olan yakalar uygun değilmiş, mini etek zaten olamaz. Programa çıkmadan bana söylediler. Açıkcası yorumu sizlere bırakıyorum...”
Üstüne pek çok şey söylendi. Can Dündar ve Kanat Atkaya yazdı, “köprücük kemiği” mevzuunu... Ben geciktim bile sayılır. Ama istedim ki, bir de İzmir’den bakalım.
Ortalama bir sözlükteki bilgiye, esası bozmadan ama azıcık zenginleştirerek baktığınızda, “Köprücük kemiği, insan anatomisinde, ‘iman tahtası’ (sternum) ile ‘kürek kemiği’ (scapula) arasında köprü görevi gören ve yetişkin bir insanda ortalama 15 cm boyunda olan, ayakta durduğunuzda (anatomik pozisyondayken) yatay olarak bulunan tek uzun kemiktir” gibi bir tarifle karşılaşırsınız. Bu paragraftan, karşıt kavramlar yoluyla ve pek az sündürerek çıkartılabilecek sonuç, “köprücük”ün yan yatmış bir insanda da dik durmakta ısrar eden tek uzun kemik olduğudur.
“Uç”ların, “en”lerin şehri diye tarif eden var İzmir’i; “inat”tır diyen var... Âlemin “ak” dediğine “kara” demesiyle metheden var. “Burnunun dikine gitmeyi sevenlerin şehri” diye övgüler düzenler var. Araya sıkıştırılmış “gâvurluktan memnunuz” söylenceleri var. Bu satırların sahibi, fanatizm ve şovenizme karşıdır. Buna “abartılı İzmir güzellemeleri” de dahildir. Çünkü inanır ki, aslında o tarif edilen ve başkalaştırılan zıtlardan biri değildir İzmir... Aksine, zıtları birbirine bağlayan bir “köprücük kemiği”dir. Estetik, alımlı, hayatî ve işlevsel...
Aydınlığın evrensel ve yükselen ateşini “kürek”le attığı heyecanla her dem taze tutan da İzmir’dir. Farklı inanç ve değerleri, pazara çıkartılmamış samimi bir “iman”ın renkli yelpazesinde yaşatan da İzmir’dir. Kürekle iman arasındaki bu rolüyle İzmir, biraz da Türkiye’nin köprücük kemiğidir... Şimdi soralım: “Köprücük kemiği görünse ne olur, görünmese ne olur? Üstü kapatıldığında, varlığını inkâr edebiliyor musunuz?”

NEREDEN BİLDİRLER ACABA ?

EXPO 2020’ye aday olan İzmir’de inceleme yapmak üzere gelen dokuz kişilik Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) heyetinin başkanı Christensen, başarı formülünü “... EXPO öylesine bir faaliyet ki, yalnızca katılanı değil, aynı zamanda bütün katılımcıların ve sivil toplum kuruluşlarının desteği ile ortaya konan bir şey... / ... Sizden gelecek sesi duymadan önce özellikle şunu söylemek istedim. Böyle bir işbirliğinin araç olarak kullanılması için aynı şekilde bir orkestra gibi çalışılması lazım. Yani burada bu diyalogda bir harmoni (uyum) gerekmektedir” diye özetlemiş. İnsanın hemen sorası geliyor, tek eksiğimizin “uyum” olduğunu nerden bildi acaba?

Yazının Devamını Oku

Bakan’ın nasıl baktığına bağlı hallerimiz

11 Şubat 2013


SERBEST kıyafet kararında sanki bir “geri adım” hazırlığı var...
Belki de buna “ince ayar” demek daha doğru.
Hürriyet’in haberinde, “Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, yönetmeliği yeniden inceleme kararı aldığı”nı okudum.
Sayın Bakan’ın, “serbest kıyafetle ilgili şikâyetleri veli, eğitim sendikası, okul forması imal eden firmalar, özel okullar ve tüm kesimleri tek tek dinledikten sonra, yönetmeliğin tekrar incelenmesi için talimat verdiği” bildirilmiş.

MEB yetkilileri, eski Bakan döneminde yayınlanan yönetmeliğin, ek bir madde ile özel okullara sağlanan, “velilerin yüzde 60’ının onayı ile karar verilmesi ayrıcalığının devlet okullarında da geçerli olması için bir değişiklik yapabileceği”ni hissettirmişler.

Bir ülke düşünün ki, millî eğitim politikasının “köşe taşları”, temel renkleri, ana prensipleri, “bakmadan bakmaya fark var galiba...” dedirtecek kadar “tesadüf”e kalmış durumda olsun.

Yazının Devamını Oku