Her mevsim güzel olsa da mevsimlerin en güzelinin “bahar” olduğu kesindir. Bahar o kadar güzeldir ki insana, “bahar geldi gül açıldı/gönlüme neşe saçıldı” gibi güzel bir şarkı bile besteletir. Ve her bahar neşedir, huzurdur, keyiftir. Toprağın ve suyun güneşle ve hasretle yeniden buluşmasıdır, yeniden sevişmesidir. Bitmedi! Bahar forma girmektir, hafiflik, zindeliktir.
Nisanın bu ilk haftasında yeni bir bahara kollarınızı sevinçle açarken eğer siz de fazla kilolarınızdan ve toksinlerinizden kurtulmak istiyorsanız formda ve zıpkın gibi olayım diyorsanız, bugün başlayacak olan “bahar diyeti” dizimizi dikkatle izleyin. İhtiyacınız varsa aynı zamanda uygulayın da...
Yaşasın Hayat diyetisyenleri size basit, kolay, ucuz, eğlendirici, etkili ve farklı bir program hazırladılar. İnsülin kullanımını gerektirecek şeker hastalığı, ağır hipertansiyonu ve organ yetmezliği olmayan, çocuk emzirmeyen hemen her sağlıklı yetişkin bu programı uygulayabilir.
Önerim programı uygularken daha aktif olmanız, program süresince de hemen her gün en az 45-60 dakikalık tempolu yürüyüşler yapmanız.
Ayrıca bugünden başlayarak iki hafta boyunca sayfamızda daha fazla beslenme ve diyet önerisi bulacaksınız.
Diyet dünyasındaki yeni gelişmeleri okuyacak, aktivite ve beslenme ile ilgili tavsiyelerimizi göreceksiniz. Umarız beğenirsiniz. Umarız işinize yarar, faydalanırsınız.
İncİrİn faydalarına yürekten inanırım. Geçen hafta KELEBEK’te bu nedenle incirin posası, yüksek potasyum, kalsiyum, magnezyum ve antioksidan içeriği nedeniyle (abartılmadan tüketildiğinde) sağlıklı bir meyve olabileceğini hatırlattık.
Son cümlesinde de “günde 2 adetten fazla tüketilen incirin yüksek fruktoz nedeniyle tavsiye edilmediğinin, kilo aldırabileceğinin” altını çizdik.
Tesadüfen aynı günlerde gazetelerde “incirin öldürebileceği” şeklinde özetlenebilecek bir haber yayınlandı ve doğal olarak herkesin kafası karıştı, Aydın Ticaret Odası ve incir üreticileri bir bildiri ile söz konusu açıklamayı protesto etti.
Sanırım sonra orta bir yol bulunup incir yeniden (!) aklandı.
Peki doğrusu ne?
Testosteron düşüklüğü denince akla önce erkekler, en çok da 50 yaş üstü erkekler geliyor. Bunlar daha ziyade şehirlerde yaşayan, stresi yoğun, psikolojisi gergin, kafası karışık, zamanı sıkışık erkekler.
Ayrıca depresyon problemi de mühim bir testosteron düşüklüğü nedeni. Keza kaygı bozukluğu da testosteronu düşürebiliyor. Önemli bir ayrıntı da şu: Testosteron düşmesinin kendisi de stresi, kaygı bozukluğunu, depresyonu davet edebiliyor. Aralarında “tavuk-yumurta” ilişkisine benzer gibi ilişki var.
Birkaç önemli ayrıntıyı daha var: Uyku sorunu olanlarda da testosteron düşüklüğü sık karşılaşılabilen bir problem.
Ayrıca bazı ilaçların da (örneğin kolesterol hapları) testosteron seviyelerini azaltabilecekleri de unutulmamalı. Peki, testosteron azalması çok mu önemli? Tabiî ki önemli.
Testosteronun düşmesi erkekte de, kadında da -ama özellikle erkeklerde- cinsel isteği ciddi ölçüde baskılıyor. En az bunun kadar önemli başka problemleri de davet ediyor: Düşük testosteronlu erkekler daha çabuk yoruluyor, daha keyifsiz oluyor. Daha kolay kilo alıyor, uyku sorunları yaşıyor. Kaslarını kaybediyor, depresif bir ruhsal duruma girebiliyor.
Peki, testosteron eksikliğini hemen yerine koymak gerekmez mi? İşte bu sorunun cevabı oldukça tartışmalı. Yanıtı diğer kutuda.
Testosteron takviyesi yapalım mı?
Bazı uzmanlar, testosteron takviyesinin gerekli olduğu düşüncesindeler. Bu takviyelerin riskli olduğunu düşünenler de var.
Sinirsel kolit yaygın bir sorun. Neredeyse her beş kişiden birinin yaşayabileceği bir problem. Ruhsal sorunlarla, sorun olmasa bile en azından ruhsal yapılanmayla da bağlantısı var.
Stresi yoğun, kaygısı fazla, endişesi ölçüsüz, mükemmeliyetçi, detaycı, alıngan, sudan bile değil adeta havadan da nem kapan, her şeyi kafasına takıp problem yapan, ruhsal gelgitleri fazla, çabucak sevinip aynı hızla mutsuz olan kişilerde sinirsel kolit problemi daha sık görülüyor.
Böyle olduğu için de sorunun “mutsuz bağırsak sendromu” veya “hassas bağırsak sendromu” gibi tanımlamaları da var. Hastalık erkekleri de yakalayabiliyor ama çoğu 20-50 yaş arası kadınlar.
En önemli şikayetse şişkinlik ve ağrılar. Hastalar krizler esnasında tekrarlayan karın ağrılarından, spazmlardan, aşırı şişkinlik ve gazdan şikayetçiler.
Sabah giydikleri kıyafetlerin bir anda neredeyse iki-üç beden dar gelmesinden, el ve ayak şişliklerinden, kabızlık ve ishal ataklarından da şikayetçi olabiliyorlar.
Özellikle düzgün bir bağırsak boşaltma alışkanlıklarının olmaması tipik bir işaret. Hastalar genelde ishal ya da kabız oluyorlar. Bazen de ishal ve kabızlık dönemleri birbirini izleyip duruyor.
Kalbiniz muntazam bir düzen içinde gece gündüz ve hiç aksatmadan tıkır tıkır çalışan mükemmel bir cihaz gibidir. Üstelik çalışma hızını (temposunu) beden ve ruhunuzun ihtiyacına göre de ayarlama kapasitesine sahiptir.
Örneğin oturup dinlenirken kalp hızınız düşer. Hız azalması uykuda daha da belirginleşir. Siz hareket edince hele biraz da koşup zıplayınca kalbiniz de hızlanır.
Kalbinizin ruhsal uyumu da mükemmeldir. Korkup heyecanlandığınızda, kızıp öfkelendiğinizde göğsünüzde bir şeyin güm güm diye atması mutlu ve huzurluysanız sakinleşip yavaşlaması bundandır.
İşte bu düzenli ve mükemmel ritim zaman zaman bozulabiliyor. Bu durumu kimileri “kalbim çarpıyor, tekliyor, kalbimde anormal vurular hissediyorum” şeklinde, kimileri de “göğsümde kuşkanadı çırpıyor, kalbim güm güm atıyor” cümleleriyle ifade ediyor.
Kalp ritminin bozulmasına tıp terminolojisinde “aritmi” deniyor ve bunun önemli veya önemsiz pek çok nedeni olabiliyor. Örneğin, fazla kaçırılan kahve, çay, kolalı içecekler, kafeinli enerji ürünleri, gereksiz yere büyütülen öfke, kızgınlık ve gerginlik, endişe ve korkular çarpıntıya yol açabiliyor.
Uykusuzluğun da önemli ve sık rastlanan bir aritmi nedeni olduğu da biliniyor. Bununla birlikte aritmi atakları kalp damarlarının, kaslarının, kapak sisteminin elektrik uyarıları ileten iletim yapısının, kalp zarı hastalıklarının, hatta bazen de kalp dışı bazı organların önemli bir sorunu ile de ilişkili olabiliyor.
VARAN 1
Antibiyotikler şişmanlatıyor
Aşırı antibiyotik tüketiminin olumsuz sonuçlarına her gün bir yenisi ekleniyor. Karaciğerimize ve böbreklerimize verdikleri zararlar yetmez, bağışıklık sistemimizin canına okumaları kafi gelmezmiş gibi şaşırtıcı bazı marifetleri (!) ortaya çıkıyor.
Yeni bir “antibiyotik zararı” da şu: Antibiyotikler çocuklarınızı geleceğin obezleri yapabiliyor. Biliyorsunuz antiboyitikler bağırsaklarımızda yaşayan bakterilerin dengesi ile de oynuyor, “mikrobiyon” olarak özetlenen bakteri yapılanmamızı değiştiriyor, yani faydalı bakterileri azaltıp zararlılarını çoğaltıyor.
Bu işi yaparken kilo dengesinde önemli fonksiyonlar üstlenen yararlı bakterileri de yok ediyor.
Konunun bilimsel teferruatı ile kafanızı şişirmek istemem ama çocuğunuza lüzumsuz yere yutturduğunuz her antibiyotiğin onu ileride bir “diyet gazisi” ve “kilo savaşçısı” yapabileceğini de aklınızdan çıkarmayın.
VARAN 2
Yeni yüzyılda hastalık profili değişti. Gündemimizde “mikrobik hastalıklar” değil, kronik hastalıklar, yani obezite, diyabet, romatizma, hipertansiyon, parkinson, Alzheimer ve kanserler var.
Bu hastalıklardaki artışın ilk nedeniyse enflamasyon, yani “iltihap” problemi.
İşte bu nedenle biz hekimler “iltihabi süreçlere nasıl engel olabiliriz” ya da “kronik iltihap problemine nasıl çare bulabilir, bunları nasıl tedavi edebiliriz?” sorularına yanıt arıyoruz. İltihaplanmada sorumlu süreçlerden biri de hiperinsülinemi yani bedenin aşırı insülin yüklenmesi. Nedeni şu...
İnsülin, yaşamsal hormonlardan biri. Eksikliği, hele hele yokluğu hayatımızı tehdit edebilen çok ciddi sorunlara yol açabiliyor.
Ne var ki, fazlası yani aşırı insülin yükü de iyi bir şey değil. Bedenin insülin çöplüğüne dönüşmesi de insülinin noksanlığı kadar ciddi bir problem.
İnsülinin fazlası öncelikle aşırı yağ depolanmasına yol açıyor. Başka zararları da var. Mesela fazla insülin gereğinden çok yiyip içmemiz anlamına da geliyor. Daha da kötüsü aşırı insülin yükü bazı iltihabi süreçleri de tetikliyor. Nedeni şu, yağ hücreleri (adipositler) aynı zamanda iltihaba (enflamasyon) yol açan sitokinlerin (iltihabı tetikleyen maddeler) üretimini artırıyor.
Adipokinler adı verilen bu tür sitokinlerin farklı tipleri (İLB-1, İLB-6, TNF-alfa) var. Bunlar sadece insülin direncini değil, dokularda kronik iltihaplanmayı da devreye sokabiliyor.
İnsanın kendisinden sonrakilere ‘iz bırakabildiği’ anlamına gelen, ‘itibar yaşı’, en önemlisidir..
Hayata nasıl baktığınız, ondan ne anladığınız, onu nasıl planladığınız ve yaşarken öteki hayattaki sorumluluklarınızın yeterince farkında olup olmadığınız mühim konulardır.
Bunları yerine getirebilmenin ilk şartlarından biri muhakkak ki “KENDİNE İYİ BAKMAK”, yani sağlıklı, huzurlu ve keyifli bir hayata odaklanmaktır. Ama sadece bunlar yetmez. İyi hayatı ne yaşarken, ne de sizden sonrası için sadece kendinize iyi bakarak kurgulayamazsınız. Hayatın her türlüsü ama her türlüsü bizim içindir.
Sık sık kullandığım Tibet atasözünün de belirttiği gibi, hayat, “Bizim ondan yaptığımız şeydir”.
İŞTE BİRKAÇ ÖRNEK