Kilo kontrolü söz konusu olduğunda metabolizma hızımız kritik öneme sahiptir. Prensip olarak metabolizma hızı yüksek olanlar kolay kolay kilo almazlar. Alsalar da basit çabalarla fazla kilolarından kurtulurlar.
Tersi de doğrudur: Metabolizma hızınız yavaşsa kolay kilo alır, zor kilo verirsiniz. Verdiğiniz kiloları da kısa sürede geri alırsınız.
Özetle metabolizma hızını korumak ve imkan ölçüsünde yüksek tutmak mühim bir konudur.
İyi bilelim ki metabolizmamız öyle kolay kolay hızını azaltmaz. Çoğu zaman burada da problem bizim yanlışlarımızdan kaynaklanır. Peki, o yanlışlar neler?
Yanıtları yandaki kutularda bulacaksınız...
Hareketsiz yaşam!
Metabolizma yavaşlığı sorununun arkasında her şeyden önce hareketsiz yaşam tarzımız var. Maalesef yeni hayat bizi bu yönde bir arızayla donatıyor.
Aşure ve sahlep bizim lezzetli ve geleneksel besinlerimiz. Biri son derece keyifli bir kış içeceği. Diğeri de önemli mi önemli bir tatlı geleneği. İkisi de dünya mutfağına bizim hediyelerimiz. Peki bunları sık mı tüketiriz? Hayır! En çok sevenlerimiz, “Ben ne sahlepten ne de aşureden vazgeçmem” diyenlerimiz bile koca bir kışı en fazla 3-5 bardak sahlep, bir Muharrem ayı kutlamasını da en çok 1-2 kâse aşure ile tamamlar. Ne var ki bazı “yasaklama uzmanları” her kış başında bunları “yüksek kalorili besinler” listesine koyup YASAK’lar! Ben şahsen “kalorisi yüksek” diye ne soğuk kış gecelerinde arada bir zevkle içtiğim sahlepten, ne de yılda en fazla birkaç kez tadına doyamadan kaşıkladığım aşuremden vazgeçerim. Sahlep bizimdir. İçecek dünyasına bizim hediyemizdir. Uzun ve soğuk kış akşamlarının bir tür doğal kalorileridir. Yalnız avuçlarımız ve içimizin değil, yüreğimizin de ısıtıcısı gibidir. Aşureye gelince... Reklam spotunda da söylendiği gibi aşure “kendini değil, başkasını düşündüğün, başkası için düşünüp pişirdiğin tatlı!”dır. Sadece lezzetli ve özel değil, aynı zamanda kutsaldır, duygusaldır.
NE YAPMALI ?
Yasakçı zihniyet hayatımızın her alanına nüfuz etti. Beslenme yasakları da furyadan nasibini aldı. Herkes bir şeyleri yasaklayarak, ayıplayarak öne çıkma peşinde. Kimi onu yeme, kimi bunu içme deme derdinde. Çoğu yanlış da değil. Değil ama bazılarının önü ardı düşünülmeden dile getirildiği de yadsınamaz bir gerçek. Her şeyi kalorilerle değerlendirmeye kalkarsak bin yıllık emekle ürettiğimiz geleneksel gıdalarımızın çoğundan vazgeçmemiz lazım. Oysa bunların bazılarının kalori değerleri yüksek ama besin değerleri de oldukça güçlü. Aşuredeki kadar içine doğal besin sıkıştırılmış herhangi bir tatlı var mı? Kayısı, incir, üzüm, badem, fındık, buğdayla hazırlamak yetmezmiş gibi içine nar taneleri bile ekliyorlar. Dağda bayırda doğal yetişen bir bitki soğanının tozundan hazırlanıp üzerine tarçın boca edilerek şeker günahı minimuma indirilen sahlepten daha lezzetli ve besleyici bir içecek olabilir mi? Özeti şu: Yaşasın aşure, yaşasın sahlep. Aşureme de, salebime de kimsecikler karışmasın. Kalorileri birazcık fazla diye onları kimse ayıplamasın.
Hoş, boş ve fos gıdalara yasak iyidir ama...
Son zamanlarda pek çok yiyecek içeceğin kalori değerini kesme şeker sayısı ile tanımlama modası gündemde.
Sağlığa zararlı oldukları kesin yiyecek ve içecekler için bu yanlış bir yaklaşım değil. Hatta faydası bile var. Kolalı bir içeceğin, bir gazoz veya meyve suyu konsantresinin “zararları ve kalori bombası oldukları” anlatılırken içlerinde “10-12 kesme şeker kadar” şeker bulunduğunu hatırlatmak son derece akılcı bir yaklaşım.
Beslenme alanında zaman zaman yeni açılımlar gündeme getirilir. Kimi zaman da eskide kalmış bazı yaklaşımlar yeniden incelenip modern gelişmelerle iyileştirilerek daha etkili sistemler geliştirilir. Bunlardan kimi işe yararken, kimi de boş laftan, bol palavradan ibarettir.
Mayr diyeti, özellikle de modern mayr yaklaşımı bence bunların işe yarayanlarından biri ve muhtemelen de yıldızı önümüzdeki dönemde daha da parlayacak etkili bir beslenme yöntemi.
Bu diyetin temel kurgusunu yüz yıl kadar evvel Avusturyalı bir hekim Dr. F. X. Mayr yapmış. Dr. Mayr’a göre kronik hastalıklardan korunmada da, kilo sorununa çare bulmada da, gaz, şişkinlik, ödem, yorgunluk gibi günlük problemlerden uzak kalabilmede de beslenmeye, özellikle bağırsaklara odaklanmak çok önemli bir ayrıntı. Dr. Mayr’ın geliştirdiği diyetle öncelikle bağırsaklarda biriken zararlı/zehirli metabolik atıklar vücuttan uzaklaştırılıyor.
Bunun için de zararlı olduğu bilinen “bağırsak yıkama” yani “bağırsakları lavman yaparak boşaltma” yöntemi değil, doğal ve bilimsel yaklaşımlar kullanılıyor: Bağırsaklar prebiyotik ve probiyotiklerden zengin besinler ile zenginleştirilip biyolojik iç denge (Mirobiota) iyileştiriliyor.
Dr. Mayr bu yaklaşımın sadece detoks yapıp kilo kontrolünü sağlamakla kalmadığını çalışmalarında net ve açık olarak görmüş.
Vegan tercihin sağlığımız için faydaları var. Kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve bazı kanser tiplerine karşı korunma sağlaması bunların başında geliyor.
Bu arada “Vegan beslenme nedir?” diye soranlar da olabilir. Kısaca açıklayalım: Vegan beslenme, vejetaryen beslenmenin bir tık ötesidir.
Etin yanı sıra süt ve yumurta dâhil hayvanlardan elde edilen hiçbir gıda ve katkı maddesinin tüketilmediği saf bitkisel beslenme tarzına “vegan beslenme” deniyor. Vegan beslenmenin bilimsel çalışmalarla da kanıtlanmış yararlarına gelince.
Buyurun...
VARAN 1: ANTİOKSİDAN VE POSADAN ZENGİNDİR
Bu yıl da aynı şey oldu, sonbahar kışa hazır olmayan bedenlerimizi nezle ya da griple ansızın avlayıverdi.
Çoğumuz boğaz ağrısı, öksürük, aksırık, burun akıntısı ve yorgunluklar içinde yorgan, döşek yatıyoruz. İşin tatsız yanı yaz rehavetini üzerinden atamayan bedenlerimiz de ne yapacağını, bu tatsız süreci nasıl yöneteceğini pek bilmiyor. Şaşkın şaşkın bize bakıp yardım istiyor. İşte bu nedenle koruyucu ve tedavi edici süreçleri hemen devreye sokmakta ve haftaya “nezle/grip bakım turu” ile başlamakta fayda var. Buyurun…
10 MÜHİM ÖNLEM
1- Çoğumuz bizi “soğuğun hasta ettiğini” zannederiz, oysa gerçekte durum farklıdır. Bizi hasta eden soğuk değil, hava şartlarındaki ani değişiklikler ve bu değişikliklere ayak uyduramayan bağışıklık zayıflığıdır.
Gluten, bir tahıl proteini. Buğday, arpa ve çavdarda bol bulunan bir molekül. Dolayısıyla tahıllardan üretilen her besine giriyor.
Oysa gluten duyarlılığı gibi bir sorun var ve bu zannedildiğinden daha yaygın bir problem.
Gluten hassasiyeti ile çölyak hastalığı da farklı şeyler.
Çölyak hastalığı, gluten intoleransının en şiddetli formu.
Bu ciddi sağlık sorunu, aynı zamanda otoimmün bir hastalık.
Vücudun kendi yapılarını tanımayarak onlara karşı saldırıya geçtiği enteresan bir durum. Her 100 kişiden yaklaşık sadece birinde görülen tatsız bir tablo.
Hastalık sindirim sisteminde ağır hasara, ishale, kansızlığa, gelişme bozukluğu ve yorgunluğa yol açabiliyor.
Bedenimiz, olağanüstü bir doğal iyileşme kapasitesine sahip muhteşem bir cihaz gibidir. Görevlerini aksatmadan sürdürebilmesi için her şeyden önce enerji kaynaklarına ihtiyaç duyar. Bunu da yiyecek ve içeceklerle karşılar. Kısacası işlevlerini sürdürürken de, canlılığını devam ettirirken de tüketeceği enerjiyi besinlerden temin eder.
Ne var ki her canlı gibi onun da enerji dengesinin korunması şarttır. Ona ihtiyacı kadar enerjinin mutlaka kazandırılması ama ihtiyacından fazlasını yüklemekten de kaçınılması gerekir. Kısacası bedenimiz için de “giren enerji=çıkan enerji” şeklinde özetleyebileceğimiz bir “denge durumu” vardır ve bunu sürdürmek zorunludur. Yoksa her beden ihtiyacı kadar enerjiyi kazanamadığında da, ihtiyacından fazla enerji yüklendiğinde de sorun çıkarmaya başlar.
OBEZİTE NEDEN PATLADI?
Başımıza bela olan obezite salgını da esas olarak bu enerji dengesinin bozulmasından kaynaklandı. İhtiyacımızdan fazla enerji kazanıyoruz -gereğinden çok yiyip içiyoruz- veya yeteri kadar enerji harcamıyor, hareketsiz, tembel bir hayat sürmekte ısrar ediyoruz.
Sonuç ise son derece can sıkıcı...
Yağ, yaşamsal besinlerimizden biri. Önemli olan ne kadar alındığı ve hangi yağların ne oranlarda tüketildiği. Sağlıklı bir yetişkinin günlük enerjisinin ortalama yüzde 30’unu yağlardan kazanması gerekiyor. Bunu yaparken de doymuş-doymamış yağ oranlarına dikkat etmesi lazım.
Prensip olarak yüzde 30’luk oranın yüzde 10’unun doymuş yağlar (hayvansal yağlar, örneğin tereyağı), yüzde 20’sinin ise doymamış yağlardan (zeytinyağı, diğer bitkisel yağlar) gelmesi tavsiye ediliyor.
Tabiî ki daha başka detaylar da var. Örneğin doymamış yağların büyük bir bölümünün tekli doymamış yağlardan (zeytinyağı) zengin kaynaklardan sağlanması mühim bir ayrıntı. Ayrıca çoklu doymamış yağların çok özel olanları da (omega-3 yağları) düzenli kazanılmak zorunda. Kısacası gerekli miktar ve oranlarda yağ tüketmek hepimizin boynunun borcu! Mühim olan miktarı aşmamak ve doymuş-doymamış oranları konusunu üç aşağı beş yukarı ayarlayabilmek.
Şekere gelince... Bedenlerimiz daha doğrusu metabolizmamız, şeker tüketimi konusunda yağlara oranla çok daha dikkatli olmamızı zorunlu kılan bir yapılanma içinde.
Günlük şeker tüketimimizin maksimum miktarı aşağı yukarı 50 gram civarında. Bu miktara meyvelerle kazandığımız şeker de, bal ve pekmez gibi besinlerden gelen şeker de dahil.
Miktar aşıldığında ciddi problemler başlıyor. Zaten böyle olduğu için de şekerin fazlası neredeyse zehir muamelesi görüyor. İnsülin direncine yol açıyor, şeker hastalığına zemin hazırlıyor, damarlara, doku ve organlara zarar veriyor.
Özetle: Tatlılar, yağlardan çok daha zararlı. “Yağlı mı, tatlı mı” sorusunun cevabı açık ve net: Ölçülü miktarda yağ tüketmek ve tatlılardan uzak kalmak daha akılcı.
Kızartmalardan uzak durun