Antibiyotikler en çok suistimal edilen, yanlış ve gereksiz yere çok sık kullanılan ilaçlar.
Çoğumuz bu tehlikeli hapların yalnızca bizi hasta eden zararlı bakterileri yok ettiğini düşünüyoruz. Ne var ki gerçekte durum böyle değil. Antibiyotikler –isimlerinden de anlaşılacağı gibi biyolojik yaşamı neredeyse tamamen yok eden- bağırsaklardaki her türlü mikrobu yok edebiliyor. “Faydalı mı, zararlı mı?” ayrımı yapmadan önüne gelen her bakteriyi öldürüyor.
Neticede de vücudun biyolojik dengesi –iç denge- bozuluyor. Bozulmaktan da öte, altüst oluyor.
Özellikle bağırsaklardaki faydalı bakteriler –probiyotikler- antibiyotiklerden en fazla zarar gören dost mikroplar. Bunların azalması öncelikle kısa bir süre sonra yeni bir mikrobik hastalığın devreye girmesi anlamına geliyor.
Zira vücudumuz bağışıklık gücünün önemli bir bölümünü lüzumsuz antibiyotik kullanımı nedeniyle zaten neredeyse kökünü kuruttuğumuz bu faydalı mikroplardan yani probiyotik bakterilerden sağlıyor.
Kısacası kendi kendinize rastgele antibiyotik kullanma kararı almayın. Doktorunuz antibiyotik tavsiye ettiği zaman bile “Bu sorunu antibiyotik kullanmadan çözmem mümkün olmaz mı?” diye sormayı unutmayın.
Şu bilgi çok açık ve net: Pek çok ateşli hastalık antibiyotik kullanmadan da iyileştirilebilir.
Bisiklet kullananlar çoğaldı
Olmaz çünkü dilimizde bu kadar fazla tat tomurcuğu olduğu ve tatlılar beynimize bu kadar yoğun serotonin pompaladığı sürece tatlılara hayır demek mümkün değildir. İşte bu nedenle, “ben tatlı sevmem!” diyenlere inanmam. Yazdıklarımın buraya kadar olanının sizi mutlu edeceğinden eminim. Ama “tatlı sağlıklı mı?” sorusunun yanıtı maalesef birazcık “tatsız!” İşin bu yanı azıcık problemli. Nedenine gelince...
Tatlı demek şeker demek! Şekerin her türlüsü ise sağlık söz konusu olunca “zararlı madde” muamelesi görüyor.
O halde başlıktaki sorunun cevabı daha baştan net ve açık: Eğer önünüze “hangi tatlı?” gibi bir soru gelir, “a” şıkkına unlu, “b” şıkkına sütlü, “c” şıkkına da hiçbiri yazılmışsa siz doğrudan ve hiç düşünmeden “c” şıkkını işaretleyebilirsiniz.
Çünkü tatlının az veya çok lezzetlisi olabilir, tatlının her türlüsü keyif verebilir, damağınıza lezzet patlamaları da yaptırabilir.
Ne var ki tatlının sağlıklısı olmaz, olamaz. Peki, bu durumda ne yapacağız? Tatlılardan tamamen vazgeçmemiz mi gerekiyor?
Yanıtları yandaki kutularda bulabilirsiniz. Buyurun...
Kalp ve damar sağlığı önemli bir konu. Yaşamsal sonuçları olabilen son derece tehlikeli hastalıkların çoğu kalbimiz ve damarlarımızla ilgili. İşte bu nedenle konu “kalp sağlığı” olduğunda orada birazcık duracaksınız.
Ne söylediğinize, ne yazıp çizdiğinize dikkat edeceksiniz.
Nedeni şu: Yaşı altmışı geçenlerin üçte birinden fazlası damar hastalıklarına ve kalp sorunlarına bağlı problemler nedeniyle hayata veda ediyor. Dünyanın hemen her ülkesinde “ölüm nedenlerinin” en başında mutlaka ama mutlaka kalp ve damar hastalıkları yer alıyor.
Geçen hafta “kalp sağlığı” bilgilendirme haftasıydı. Biz de bugünkü yazımızı bu konuya ayırdık. Ve tabii ki konu kalp ve damarlarımız olunca masaya her şeyden önce kolesterol sorunu geliyor. Buyurun…
Eğri oturup doğru konuşalım, fazla kilolu birini görünce aklımızdan genelde önce şu düşünce geçer: “Galiba boğazına hakim olamıyor!”
Ne var ki bu her zaman doğru olmayabilir. Kilo sorunu bazen ne oburluktan ne de yeme-içmeyi kontrol edememekten kaynaklanır. Kandaki bazı sabotajcılar da çok ve hızlı yemeye yol açabilir. Bu sabotajcıların başında da insülin hormonu gelir.
Bazı insanların pankreasları genetik olarak aşırı insülin üretmeye programlı, kan şekeri yükselmelerine karşı çok hassastır. Normalde yemeği takip eden ilk saatlerde ortalama 40-50 üniteyi geçmeyen insülin değerleri bu şanssız kişilerde 100’ü, hatta 200’ü bile geçebiliyor.
Pankreas bezleri genetik olarak aşırı insülin üretmeye programlanmış kişiler eğer bu genetik kusuru fark edemezlerse, özellikle un, şeker, nişasta üçlüsünden zengin yiyecek ve içeceklerden hemen sonra hipoglisemi atakları yaşamaya başlıyorlar. Atakların ilk işareti de “sık ve erken acıkmak” oluyor. Bu şanssız insanların çoğunun ailesinde diyabet hikâyesi var.
Söz konusu genetik kusur yaş ilerledikçe, özellikle 50’leri geçtikçe belirginleşir. Hareketsiz bir hayat, kötü beslenme koşulları, kilo almak gibi durumlar kusurun daha da erken yaşlarda ortaya çıkmasına sebep oluyor.
“Yedikçe acıkmak, acıktıkça yemek” döngüsüyle göbek büyümeye, bel çevresi kalınlaşmaya devam eder. Eğer yemeklerden hemen sonra acıkıyor, uyku hali, kafa karışıklığı, zihin bulanıklığı, sinirlilik, terleme, baş ağrısı gibi sorunlar yaşıyorsanız, az yemenize rağmen çabuk kilo aldığınızı, düzenli egzersiz yapmanıza rağmen kilo vermekte zorlandığınızı düşünüyorsanız genetik kusurun sizde de olabileceği aklınızda olsun.
Dahası “su içsem yarıyor” diye düşünüyorsanız yine aynı problem aklınıza gelsin. Yapacağınız şey bir iç hastalıkları ya da endokrinoloji uzmanıyla görüşmek ve insülin direnci yönünden bir incelemeden geçmek olmalı. Eğer siz de aşırı insülin üretmeye programlı bir pankreasa sahipseniz unlu, nişastalı, tatlı yiyeceklerden uzak durun.
SİNSİ BİR SORUN
Kronobiyolojik olarak insan bedeni gün batımını izleyen birkaç saat sonrasında uyuyup gün doğumunda uyanmak ve gün boyunca da uyanık kalmak üzere planlanmış.
Öğle sonraları bazılarının yaptığı kısa “şekerlemeler/siestalar” dışında gündüz uykuları faydasız.
Ayrıca bu tür uyuklamalar pek iyi bir sağlık durumunun işareti de değil. Özellikle sık yaşanan “uzun şekerleme uykuları” muhtemel bir şeker hastalığının ilk işaretlerinden olabilir.
Şeker hastalığının erken dönemlerinde oluşan ve daha ziyade ağır yemekler ya da tatlı ziyafetlerinden sonra kendini gösteren “hipoglisemi” atakları (kan şekeri düşmeleri) uyuklamaların başlıca nedeni.
Gece yeterince uyuyamayanların veya gece uykusunun kalitesi bozuk olanların da (özellikle uyku apnesi problemi yaşayanların) gündüz uyuklamalarına eğilimleri daha fazla ve sık oluyor.
Uyuklama eğiliminin tansiyon düşüklüğü, tiroid tembelliği gibi problemlerle de alakalı olabileceğini bir kenara not edin ve gündüz uyuklamalarının beyin yaşlanması (Alzheimer hastalığı ve demans) veya depresyon gibi ruhsal sorunlarla da alakalı olabileceğini unutmayın.
Kan grubunuz kalp riskinizi etkileyebilir
Kalp krizi birden ortaya çıkan ve anında müdahale edilmezse tatsız sonuçları olabilen bir sağlık problemi.
Bilginin kaynağı çok önemli ve güvenilir kişiler. Biri Avrupa Ateroskleroz Derneği gelecek dönem başkanı Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu.
Dr. Tokgözoğlu benim yakından izlediğim, ateroskleroz alanındaki çalışmaları nedeniyle de dikkatle takip ve takdir ettiğim kalp uzmanlarımızdan biri.
Geçenlerde Hürriyet’te Mesude Erşan’a önemli açıklamalar yapmış.
Özellikle damar sertliği riski ve buna bağlı kalp krizlerinin bizde beklenenden çok daha erken yaşlarda başladığını, netice olarak da kalp krizlerinin Avrupa’ya oranla ortalama 10 yıl daha erken görüldüğünü açıklamış.
Türk Kardiyoloji Derneği lipid çalışma grubu başkanı Prof. Dr. Meral Kayıkçıoğlu da aynı görüşleri paylaşıyor. Dr. Kayıkçıoğlu’na göre, kalp krizi yaş ortalaması Avrupa’da 60-65 arası. Bizde bu rakam 50-55’e düşüyor. Peki bunun sebebi ne?
Merak ediyorsanız aşağıdaki kutuyu daha bir dikkatle okumanızda fayda var. Özellikle ailenizde 60 yaş altında kalp krizi geçirenlerin sayısı fazlaysa kutuyu çok daha dikkatli inceleyin.
Hipertansiyon, şeker hastalığı, bel kalınlığı ile birlikte olan kilo fazlalığı vb problemleriniz varsa dikkat seviyenizi iki katına çıkarın.
Sağlığın bize bağışlanmış en büyük emanet ve yönetilebilir bir süreç olduğunun biraz geç de olsa farkına vardık.
Adına basitçe “hastalık” dediğimiz kötü ve tatsız süreçlerin genelde tesadüfen değil, dikkatsizlik ya da yanlış yaşam tarzı seçimlerimiz sonucunda başımıza geldiğini de neyse ki öğrendik.
Şimdi hepimiz çok iyi biliyoruz ki hayat –kaderle ilgili kısmı hariç tutulursa- yönetilebilir bir süreçtir. Hayatı yönetmek için de bilgi, birikim, dikkat ve özen gerekir.
Doğruyu söylemek gerekirse bilgi ve dikkat de tümüyle yeterli olmaz bazen, hayatı iyileştirmek için.
İyi yaşamanın ve iyi hayatın şifrelerinden biri “ne yaptığınız” ise diğeri de “hayata nasıl baktığınız”dır. Bu nedenle sağlık kadar huzura da odaklanmak lazımdır.
Huzurun da kendine göre farklı hapları, vitaminleri, şurupları var. Bunlardan biri de “olumlu düşünce” yaklaşımı.
Hayatı iyileştirmenin ve sağlığa doğru etkili, kalıcı yatırımlar ve dokunuşlar yapabilmenin yolu işte bu nedenle biraz da beyinden, daha doğrusu düşüncelerden geçiyor.
Günlerdir eklemleriniz-deki ağrılar nedeniyle doğru dürüst uyuya-madınız. Yorgun ve güçsüz kaldınız.
Dizlerinizdeki hareket zorlanması ve şişme de canınızı sıkıyor. Sorun yeni de değil. Birkaç yıldır hep gündemde.
Anımsayın: Her şey 2-3 yıl kadar önce yürürken, özellikle de merdiven çıkarken diz eklemlerinizdeki ağrıyla başladı. Başlangıçta pek önemsemediğiniz bu geçici ağrılar zamanla kalça eklemlerinize, hatta sırt eklemlerinize kadar yayıldı.
Şimdi neredeyse parmak eklemlerinizin bile ağrıdığından yakınıyorsunuz.
Özetle durum biraz tatsız! Peki sorun ne?
Sorun, eklemlerinizde gelişen romatizmal değişimler.
Erkekseniz 50, kadınsanız 40 yaş civarında aynı sorunlar sizin de kapınızı çalabilir.