Osman Müftüoğlu

Gıdalarınız da kaliteli olsun!

22 Kasım 2016
Sağlığa kalite kazandıran şeylerin başında yiyip içtiklerimiz ve onların kalitesi, yani “gıda kalitesi” konusu var. Dolayısıyla “gıda kalitesi” en az “hayat kalitesi” kadar önemli bir alan.

Masum bir ortak isteğimiz var: Hayat kalitemizi iyileştirmek! Zengin-fakir, okumuş-okumamış olmamız, şehirde ya da köyde yaşamamız fark etmiyor. Her birimiz hayatımızı daha çok güzelleştirip iyileştirmek, keyifli ve huzurlu bir yaşam sürebilmek istiyoruz. Ve üstelik bu bizim en doğal hakkımız.
Öyle ya! Kim hak etmez, daha güvenli bir çevrede, daha konforlu yaşayıp keyifli bir ömür sürebilmeyi? Peki bu “hayata kalite kazandırma” işi nasıl başarılacak? İşe nereden ve nasıl başlanacak?
Doğrusunu söylemek gerekirse kolayca başarılabilecek bir iş değil bu. Pek çok belirleyicisi var. Her şeyden evvel de bilgi, ilgi ve ekonomi gerektiriyor.
Hayatın kalitesini yükseltmenin farklı vazgeçilmezlerinin olduğu kesin. Ama yine de en önemli ve etkilisi sağlığın kalitesini yükseltmek olduğu da kesin. Sağlığa kalite kazandıran şeylerin başında ise yiyip içtiklerimiz ve onların kalitesi, yani “gıda kalitesi” konusu var. Dolayısıyla “gıda kalitesi” en az “hayat kalitesi” kadar önemli bir alan.
Sağlığımızı ilgilendiren her şey gibi buna da kafa patlatmamız gerekiyor. Peki gıda kalitesi denince neyi, neleri anlamalıyız? Bir başka deyişle sorunlu gıdaları nasıl bilmeli, tanımalıyız? Buyurun...

Gıda kalitesi neden önemli? 

Gıda kalitesi kavramı gıdanın miktarından ziyade içeriğine dikkat etmemiz anlamına geliyor. Mesela süt ürünlerinin hepsi (yoğurt, peynir, ayran...) sağlık için faydalı, hatta olmazsa olmaz besinler. Ne var ki süte nişasta, yoğurda jelatin, peynire patates karıştırdığınızda o süt ürünü faydalı olmak bir yana zararlı bir madde haline gelebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Öfke mi, bal mı daha tatlı?

21 Kasım 2016
“Öfkenin baldan tatlı olduğu”, son derece yanlış bir düşünce. Öfke ve benzeri olumsuz duygular, zamanla bedensel ve ruhsal sağlığı bozuyor.

Öfkenin olumsuz duyguların en zararlılarından biri olduğunu gösteren bilimsel veriler artıyor. Amerika’nın önemli üniversitelerinden Stanford’da yapılan bir çalışma da öfke ve benzeri olumsuz duyguların zamanla bedensel ve ruhsal sağlığı da bozduğunu net ve açık olarak gösteriyor.
O araştırmaya göre özellikle “öç alma” duygusunun yani “bir türlü affedemeyip öfkeyi içinde biriktirerek çoğaltmanın” kalp ve beyin sağlığını tehdit ettiği anlaşılıyor.
Zaten bu nedenle de kardiyologlar yani kalp sağlığı uzmanları öfkenin kalp krizlerini tetiklemesinden korkuyorlar.
Nörologlar (sinir sağlığı uzmanları) da öfke konusunda endişeliler. Onlara göre de uzamış öfke hali sinirsel ve/veya ruhsal hastalıkların, özellikle de bellek sorunlarının önemli tetikleyicilerinden biri.
Öfkenin zararları sadece beyin ve kalple sınırlı olsa neyse. Sırada başkaları da var. Eklem sağlığı uzmanları (romatologlar) da kontrolsüz öfkenin bazı romatizmal hastalıkların yol göstericisi olabileceğini gösteriyor.
Öfke, hormon dengemizi de alt üst edebiliyor. Özellikle tiroit hastalıklarıyla kontrolsüz öfke süreçleri arasında ilişki olabiliyor.
Kısacası, “öfkenin baldan tatlı olduğu” fikri son derece yanlış bir düşünce.

Öfkeyi bırak affetmeye bak!

Yazının Devamını Oku

Yeme krizine karşı en etkili 10 yol

20 Kasım 2016
Sık sık acıkıyor, atıştırıyor, tatlı yemek için çıldırıyor ve sonuçta da hızla kilo alıp göbek mi bağlıyorsunuz? O zaman rahat bir koltuğa oturun ve bu yazımızı dikkatle okuyun...

Tekrarlayan açlık ataklarından yakınan ve sürekli atıştıran biri misiniz?

 

Hipoglisemi nöbetleri canınızı sıkmaya mı başladı?

 

Siz de kilo problemi olan, beli giderek kalınlaşıp kolayca göbek bağlayanlardan mısınız?

 

Bu sorulardan sadece birine bile “Evet!” yanıtı veriyorsanız bir kenara çekilip rahat bir koltuğa oturun ve yazıyı daha bir dikkatle okuyun. Çünkü sadece sizin değil, çoğumuzun sağlık sorunlarının arkasında maalesef bu tatlı veya yeme krizleri var. Üstelik bunlar sadece genetik mirasımızın değil, bazen de bizim yanlışlarımız sonucu. Sorun iyi yönetilmediğinde de hayat kalitemiz düşüyor, göbek bağlamamız kolaylaşıyor, yorgunluklar, uyuklamalar, kafa karışıklıkları başlıyor. Sonrası mı? Sonrası malum! Gelsin şeker hastalığı, hipertansiyon, gelsin kalp damar hastalığı, eklem sorunları, bellek problemleri ve gitsin sağlık! Peki, ne yapmalı? Yeme krizlerini önlemek için hangi stratejileri geliştirmeli? Buyurun…

 

Yazının Devamını Oku

Uykuyu ciddiye alın

18 Kasım 2016
İyi bir gece uykusu sağlığın olmazsa olmazlarından biri. Uyku sorunları ciddi konular. Her biri önemsenmeli. Nedenleri araştırılmalı ve çözümleri bulunmalı.

Her üç yetişkinden birinin uyku sorunu var. Kimi uykuya dalamamaktan, kimi sabahın köründe “pat diye” uyanmaktan ve tekrar uyuyamamaktan, kimi de gecede 3-4 kez tekrarlayan uyku bölünmelerinden şikayetçi.
Uyku terörü, kabuslar, uykuda tekrarlayan rahatsız ayak sendromu, uyku kramplarını da ekleyecek olursak uykumuzun ne de çok farklı tehditle karşı karşıya olduğunu daha iyi anlarız.
Oysa iyi bir gece uykusu sağlığın olmazsa olmazlarından biri. Uyku sorunları ciddi konular. Her biri önemsenmeli. Nedenleri araştırılmalı ve çözümleri bulunmalı. Önemli bir ayrıntı da şu: Uyku sorunları öyle durduk yerde çıkmıyor. Pek çok sağlık sorunu gibi onları da biz davet ediyoruz. Bunları nasıl davet ettiğimizi ve ne şekilde önleyebileceğimizi merak ediyorsanız buyurun...

Kaliteli uyku şart

Uyku konusunda da ciddi yanlışlarımız var, onu yeterince ciddiye aldığımız söylenemez.
Oysa sağlığı korumanın, hastalıklardan uzak kalmanın, hatta bazı durumlarda hastayken iyileşmeyi hızlandırmanın yolu “yeterli ve kaliteli” bir uykudan geçiyor. Benim önerim önceki cümledeki “yeterli” ve “kaliteli” sözcüklerinin altını çizmenizdir. Çünkü tıpkı yeme-içme konusunda olduğu gibi uykuda da sadece “yeterli”lik ve 7-8 saatlik bir uyku kâfi gelmiyor.
Uykunuzun süresi kadar kalitesine de dikkat etmeniz gerekiyor. Tıpkı beslenirken ne kadar yediğinizin (karnınızın doyup doymadığının) yeterli olmadığı ve neleri yediğinizin de (ne kadar çeşitli ve dengeli beslendiğinizin de) mühim bir ayrıntı sayıldığı gibi.

Yazının Devamını Oku

Bizi bu yangın hasta ediyor

17 Kasım 2016
“Taş gibi sağlamım” diyen çok az kişi var. Neredeyse herkes sağlık sorunlarından yakınıyor. Peki neden böyle? Neden herkesin ufak tefek de olsa bir şikâyeti, bir problemi var?

Etrafınıza dikkatle bir bakın. “Taş gibi sağlamım” diyen ne kadar az insan kaldı! Çoğumuz ya hasta ya da sağlık sorunlu. Bazılarımız tekrarlayıp duran nezle-grip ataklarından, uzayıp giden sinüzit-bronşit sorunlarından, bazılarımız orasında burasında tekrarlayıp duran döküntü ve kaşıntılardan, bazılarımız da anlamsız bir yorgunluk, gereksiz bir bitkinlik, tekrarlayıp duran baş ağrıları ya da baş dönmeleri veya sersemliklerden yakınıyor.
“Gazım var, şişkinliğim var, bir gün kabızsam bir gün ishalim, reflüden, gastritten başımı kaldıramıyorum” diyenlerin sayısı da bir hayli fazla. Eklem ve kas ağrılarından yakınanlardan, gece uykuları kramplarla, ayak yanma ve uyuşmalarıyla bölünenlerden bahsetmek bile istemiyorum.
Peki, sorun ne? Ne oluyor da hemen herkesin ufak tefek de olsa bir şikâyeti, bir problemi var? Ve hatta bunlardan bazıları dertlerine çare bulmak için o doktor benim, şu hastane senin dolaşıp duruyorlar?
Bu soruların farklı yanıtları olsa da en önemlisinin “inflamasyon”, yani için için yanan bir “yangın” veya “yangı” durumu olduğu kesin ve emin olun ki “kronikleşen inflamasyon sorunu” son derece kötü, can sıkıcı ve büyüyen bir süreç olma yolunda hızla ilerliyor. Bu yangın bizi hasta ediyor, yorgun, bitkin düşürüyor.
Peki, neden ve nasıl gelişiyor bedenimizdeki yangın benzeri, içten içe sürüp giden ve neticede bizi bizden eden bu bitip tükenmez kavga? Merak ediyorsanız buyurun...

İnflamasyon ne yapıyor

Her canlı (insan, hayvan ya da bitki fark etmiyor) inflamasyondan (yani zaman içinde muhtelif sebeplerle gelişen yapısal bir iç yangından) nasibini alıyor. Yaşlanmanın başlıca nedeni olarak da zaten bunun için “inflamasyon süreçleri” gösteriliyor.

Yazının Devamını Oku

Hangi aktivite daha çok zayıflatır?

16 Kasım 2016
Aktivite programları içinde, yağların yakılabilmesi için aerobik egzersizler mutlaka yer almalı. Aerobik egzersizler kalp ve damar sisteminizin verimliliğini artırır, damar duvarı esnekliğini koruyup güçlendirir.

Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenmenin iş ortağı ve bedenimizin de en yakın dostlarından biridir.
Bütün aktivite programları içinde yağların yakılabilmesi için aerobik egzersizler mutlaka yer almalıdır.
Aerobik egzersiz özelliği taşıyabilmesi için o fiziksel aktivitenin vücudumuzdaki büyük kas gruplarını çalıştırması, soluk soluğa kalmadan (ama şarkı söyleyecek kadar da yavaşlamadan) rahat bir solunum ritmiyle birlikte yapılabilmesi gerekir.
Yağların yakılması için oksijenin zorunlu olduğunu bilirseniz, sizi “alı al moru mor” nefes nefese bırakan, soluk alıp vermenizi güçleştiren egzersizlerin yağ yakmakta o kadar da verimli olmadığını kolayca kavrarsınız.
Aerobik egzersiz sırasında burnunuzdan rahat nefes alıp verebilmeli, yanınızdakilerle ya da telefondayken soluk soluğa kalmadan konuşabilmelisiniz.
Yürümek, en kolay ve en sık yapılan aerobik egzersizdir.
Bisiklete binmek, hafif tempoda koşmak, ip atlamak, tenis ya da golf oynamak ve yüzmek gibi sporlar da zumba, kick boks gibi aktiviteler de aerobik egzersizler grubuna dahildir.

Yazının Devamını Oku

Sadece diyet yetmez

15 Kasım 2016
Kilo sorununun sadece diyetle çözülebileceğini düşünmek her zaman geçerli olabilen bir kural değildir. Yapılan her yanlış diyet de yağ yerine kas yakmanıza neden olur. Peki ne yapılmalı? İşte cevabı...

Kilo sorunu olanların aklına nedense hemen “diyet yapmak”, yani “yediklerini kısmak” ve fazla yağlardan bu şekilde kurtulmak gelir. Çoğu kilo sorununun ardında gereğinden fazla yemek ve gereksiz şeyleri rastgele, dikkatsizce tüketmek yanlışı olduğundan, haksız da sayılmazlar.
Ama kilo sorununun sadece diyetle çözülebileceğini düşünmek her zaman geçerli olabilen bir kural değildir.
Fazla kiloluların bazılarının (hatta çoğunun) “çok yedikleri” için değil, yanlış beslendikleri için kilo aldıkları da kesindir ve bu bilgi özellikle “kronik diyetçiler” ve “diyet gazileri” için geçerlidir.
Zira bu kişilerin çoğu sorunun çözümünün yalnızca “aç kalmak”ta, “şok diyetler” yapmak veya saçma sapan beslenme önerilerini dergilerden, gazetelerden kestikleri, internetten indirdikleri diyet listelerini uygulamaktan geçtiğini zanneder.
Bu şekilde de metabolizmalarını bozup kilo ayar sistemlerinin canına okurlar.
Bu kronik diyetçilerin çoğu da iyi niyetli hanımlardır.
Oysa hanımların kas yağ oranları erkeklere göre daha hassas, daha problemli, kas kitleleri de erkeklerden daha azdır.

Yazının Devamını Oku

Baklavacı mı börekçi mi?

13 Kasım 2016
Genç erkekler baklavacıyken, altmışını geçen erkeklerin çoğu hafiften börekçi olmaya başlar. Daha doğrusu bu eskiden böyleydi. Şimdi yaşlı erkekler de hafiften ‘baklavacı’ olmaya başladılar. Ama bunun nedeni, çok ‘başka’...

Gençlİk ve yaşlılık farklı davranış ve kabulleniş kalıplarını da beraberinde getiriyor. Mesela erkekler gençken daha bir hızlı, çabuk ve sabırsızdır. Yaşlandıkça frene basarlar, sakinlik ve sabır sözcüklerine daha çok inanırlar. Ayrıca genç erkekler fizyonomilerine ve formlarına daha düşkündür. Yaşlandıkça hafiften “boş vermeler” başlar. “Baklava-börek” durumu da bence işte böyle bir şeydir. Genç erkekler baklavacıyken, altmışını geçen erkeklerin çoğu hafiften börekçi olmaya başlar. Özetle spor salonları ya da plajlarda “baklavalarını göstermek” daha çok genç erkeklerin işidir.

 

Daha doğrusu “işiydi!” Şimdi durum en azından bazı orta yaşlı veya yeni yaşlı erkekler için değişti. Peki, ne oldu? Onlar “balkonsuz ev, göbeksiz erkek olmaz” ya da “göbek erkeği zengin gösterir” gibi eski hoşlukları bir yana bırakıp “baklavacı” olmaya karar verdiler. Ayrıca bu yeni baklavacıların önemli bir bölümü sadece “daha çok kas” peşinde koşan kişiler de değil. Mühim bir tutkuları daha var: Daha çok testosteron! Peki, bu ikisi arasında bir ilişki var mı? Baklava olmak tercih edilince erkeklerin testosteronu, dolayısıyla cinsel gücü de artıyor mu? İşte orası pek net ve açık değil! Belki birkaç araştırmada baklava geliştiren erkeklerin börek olmaya razı erkeklere oranla daha fazla testosterona sahip oldukları gösterilmiş ama tam da tersini kanıtlayan, göbekli erkeklerin daha fazla testosteron ürettiklerini ortaya koyan çalışmalar da var.

 

BAKLAVACI OLMAK ZOR

 

NETİCE ŞU: Baklavacı olmak börekçi olmaktan daha sağlıklı bir tercih. Bu kesin! Ama baklava istiyorsanız işiniz bir hayli zor. Zira baklava için vücut yağ oranınızın %12 hatta 10’un altına düşmesi gerekiyor. Ayrıca bu da yetmiyor, her gün en az 20-30 dakika sadece karın kaslarınızı çalıştıran fiziksel antrenmanlar da yapmak zorundasınız. Ve bana sorarsanız bütün zahmetlere girerken de daha fazla testosteron hedeflememelisiniz.

 

Yazının Devamını Oku