Fakat futbol, bu tür fantezilere itibar eden bir oyun değil... Top maç boyunca Galatasaraylı futbolculardaydı. Fakat topu ele geçirdiğinde doğru olanı, etkili olanı ve işe yarayanı yapan Portekiz ekibiydi. Maçın başında ilk iki dakika içinde sendeleyen Galatasaray, daha sonra müthiş bir iştahla saldırdı rakibine... Fakat bu baskı, golü getirmedi. Futbolda pek sevmediğim ‘atamayana atarlar’ kuralı devreye girdi. Ve baskısını gole çeviremeyen Galatasaray, golü kalesinde gördü.
Umut yardım edemedi
Melo, etkisiz... Amrabat, içi seni dışı beni yakar tarzı bir performans sergiliyor. Bir anda mucizevi bir hareket de yapabilir. Topu kaptırıp, rakibe pozisyon da ikram edebilir. Fatih Terim’in ilk yarı performansından sonra Amrabat’la Aydın değişikliği yapacağını düşünenler, herhalde epeyce fazladır. Umut, Melo’dan farksız... Beklentilerin çok altında bir performansla, ne Burak’la yardımlaşabildi. Ne de rakip defansı dağıtma konusunda arkadaşına yardımcı olabildi.
Braga daha bilinçliydi
Galatasaray’ın kötü oynadığını söylemek ayıp olur. Elinden geleni yapıyor gibi gözükmesine rağmen, rakibin oyununu bozamadı, çözemedi. Sahaya daha iyi yayılan, bireysel yetenekleri belki daha düşük olsa da, ne yaptığını daha fazla bilen ve rakibinin şifrelerini daha iyi çözmüş gibi duran takım, Braga’ydı. Eski tabirle, ‘ayaklarında mıknatıs varmış gibi’ bir pas trafiği kurdular. Topu çoğunlukla Galatasaray’a verseler de, kazandıkları anda ne yaptıklarını daha fazla bilen bir takım görüntüsü çizdiler.
Bir tek Emre Çolak vardı
Geçen sezon G.Saray’ın en kuvvetli noktalarından biri olan orta sahanın göbeği, yani Selçuk ve Melo, bu sezon aynı direnci gösteremiyor; malumunuz. Emre Çolak dışında orta sahada oyunun kaderine etki edebilecek bir oyuncu belirmedi dün gece... Bu da, kapanan rakibe karşı sürpriz bir hamle yapmasını imkansız hale getirdi G.Saray için...
Cevaben yine patiyi uzattı.
Banka oturdum, patisini tutarak konuşmaya devam etim:
* * *
“Kafayı merdaneli çamaşır makinesi gibi sallarken, bu harekete başladığı noktadan yine bir çamaşır makinesi gibi uzaklaşan Kelle Abi’yi bul.
Rastlaştığımızda bana Süleyman Seba Caddesi’ne kadar eşlik eden ve muhakkak elimi yalayan Berhudar Ol Abi’ye de ulaş.
Küpeli Abi, Miskin Baba, Tombul Popo, Titrek Kuyruk, Kuareşma Abi filan toparlanın, bu anlatacaklarımı onlara da ilet.
Kedilerle ayrı bir brifing vereceğim.
Fena halde gencim, hatta doğru tanımlamaya göre ergen irisiyim!
‘Soluma’, ‘Bunaltı’, ‘Bir Uzun Sonbahar’, ‘Aşk ve Poster’ gibi kitaplarını daha sonra okudum, hepsini sevdim fakat ruhumda hep ‘Bir Beyoğlu Düşü’nün izi kaldı.
‘Bitmesin diye yavaş okunan kitap’ kavramıyla bu sayede tanıştım, tanıştığıma memnun oldum vesaire...
* * *
Uzun süredir hayalini kurduğum bir konser için eğriyi doğruyu denk getirip Berlin’e kaçarken yanıma aldığım kitap Özlü’nün ‘Önünde Boş Bir Uzam’ı oldu. Son kitabı, yayınlanalı çok olmadı.
Tesadüfe dikkat buyurunuz, ‘anlatı’ tarzındaki kitabın ‘kahramanı’ da Berlin sayılır.
1986’dan beri iziyle yaşadığım dile teslim olup gezmeye karar veriyorum şehri:
Geçen salı, sabah öğlene devrilirken Tarlabaşı’na vardım. TRT binasının yanında, otopark olarak kullanılan geniş alanda tezgahlar kuruluyor.
Taksim Gezi Parkı’nda başlayan Beyoğlu Sahaf Festivali daha sonra taşındığı yeni yerinde başlıyor.
Çoğu sahaflara ait 68 tezgaha yerleşme mücadelesi başlamış. Kiminin çöpü kiminin mücevheri olan kitaplar, dergi koleksiyonları, gravürler, levhalar, plaklar yığılıyor yavaştan...
Taşıyan bilir, kitaplar ağırlığıyla bitirir insanı; her önünden geçtiğim tezgaha “Kolay gelsin” diyerek, muhabbetimin eskiye dayandığı arkadaşlara “Bir el atayım mı usta?” diye sorarak ilk turumu atıyorum.
Bu ilk tur çok mühim; bir nevi kerteriz alıyoruz, hangi tezgah nerede, o tezgahta neler var, kimler dükkan açma şansını yakalamış bakıyoruz.
Geçen yıllarda artan ilgiden dolayı bu kez bir başvuru prosedürü getirdiler, kura gibi bir mekanizma kurdular. Bu sebepten isteyen her sahaf tezgah açamadı.
Hal böyleyken özel radyo standı gibi (alınmasınlar sakın, karşı değilim onlara elbette) tezgahlar var fakat bazı sahaf kardeşler de açıkta kaldı.
Genç topçu subayı Mustafa Ertuğrul’un dikkatini çeken küçük bir bilgi notu olur.
Okuduğu not özetle şöyledir:
“Ava’da (Ağva, bugünkü Kemer) iskeleye bağlı bir Türk yelkenli kayığı, limana giren ve köyü de top ateşine tutan Fransız gemisi tarafından açıklara sürüklenmiş ve batırılmıştır.”
Genç subay “bu küstah gemilerin ancak 1.5 kilometre çapındaki limancığa girmek cesaretini” bir fırsat olarak görür.
Ligin taze ekiplerinden Akhisar Belediyespor, kadrosunu Süper Lig’in görmüş geçirmiş, hatta bazıları eleğini de duvara asmış oyuncularıyla ısınma turunda...
Geçen sezon Birinci Lig’in seyretmesi en zevkli takımlarından biriydi, fena olmayan bir başlangıç da yaptılar ancak güçlü rakipleri dış sahada ısıracak özgüvene kavuşmaları için zamana ihtiyaçları var. İlk yarım saat boyunca zaman zaman seyredenlere, ‘Manchester yorgunluğu olur mu acaba? Rakibi küçümserler mi? Maçı kafalarında bitirip öyle mi çıkarlar sahaya?’ soruları sordurabilecek bir Galatasaray izledik. Sahanın ve oyunun tam hakimiydi lider ancak, belli ki ilk kez ilk 11’de buluşan fıutbolcuların rakip kadar birbirlerini de tanımaları gerekiyordu.
Yedek sorunu yaşanmaz
30’uncu dakika civarında nöbeti Umut/Elmander’den devralan Burak/Sercan sahneye çıktı ve sorulan/sorulacak soruları birkaç dakikada cevaplandırdı. Fatih Terim’in normal şartlar altında ilk 11’de yer açmadığı/açamadığı oyuncular vasat civarında gezinen performanslarıyla G.Saray’ın yedek sorunu yaşamayacağını gösterdi. Akhisar maçı performans değerlendirmesi açısından ne kadar doğru bir terazidir, takdiri size bırakıyorum elbette...
Sıkışık fikstür dönemlerinde elde edilen rahat galibiyetler, en azından moral açısından önemli destek noktaları oluşturur. Bu maç bir golcünün yani Burak’ın ve bir büyük yıldızın yani Hamit’in kazanılmaları için büyük adım olmuştur, sadece bu açıdan bile çok mühim. Hamit’in maç eksikliği geride kaldıkça neler yapabileceğinden sadece küçük bir fragman izledik. Sabreden çok iyi bir film izler gibi duruyor...
Ama “Sıfırcı Hoca” diye anılırdı sevgili Kurthan Hoca.
Bu “sıfırcı” lakabı, hayatında tek “sıfır” vermesinden kaynaklanırdı.
Sıfır verdiği tek öğrencisi Abdullah Öcalan’dı.
Nisan 2012’de Halkın Habercisi’nden (www.halkinhabercisi.com) Deniz Bilgen Çakır’ın sorularını yanıtlarken Öcalan’a niye sıfır verdiğini şöyle anlatmıştı: