Kanat Atkaya

Yükle vergiyi düşsün kilolar rejimi

3 Kasım 2013
MALİYE Bakanı Mehmet Şimşek’in “Mesela obeziteyi tetikleyen, sağlık harcamalarını artttıran ürünlere yönelik özel tüketim vergisi gündeme gelebilir” açıklaması başlıklarda “Obezite vergisi geliyor” şeklinde özetlendi.

İlk bakışta önceki dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın “Obez demeyelim, şişko diyelim” demecine göre daha mantıklı bir mücadele çağrısı gibi gelebilir...
Ama “bir toplumsal rejim enstrümanı olarak vergiye abanma” fikrini biraz kazıdığımızda nikelaj parlaklığını kaybedebilir.
Obeziteyle ilgili farklı ülkelerde yapılan araştırmalarda beliren ortak nedenlerden biri yoksulluk.
Artık demode karikatür klişelerine zenginler tepeleme dolu masalarda hapır hupur yiyen şişmanlar olarak gösterilirdi. Oysa hakikatler, yüksek gelir gruplarının daha ince, daha sağlıklı beslenenler olduğunu işaret ediyor.
Obezite bir yoksulluk hastalığı. Mesela ABD’nin en yoksul 5 eyaletinin aynı zamanda en fazla obez nüfusa sahip eyaletler olduğunu gösteriyor. En yoksul Mississippi, aynı zamanda en şişman eyalet...
“5 eyalet” vurgusunun yapıldığı aynı araştırma bir başka örnekle bu iddiayı mantık çerçevesine iyice yerleştirmemizi sağlıyor: 1 dolar karşılığında toplam 1200 kalorilik patates cipsi alınabilirken, aynı paraya sadece 170 kalorilik taze meyve veya 250 kalorilik sebze alınabiliyor.
Yoksulların obeziteye niye daha yakın olduğu herhalde biraz netleşmiştir...

Yazının Devamını Oku

Önler iyi ama arkalar ı-ıh!

1 Kasım 2013
Konyaspor’un başarılı oyuncusu, çok beğenerek izlediğim Recep’le bulduğu golün ‘hazırlık aşamasını’ farklı hislerle seyretmiş olabilirsiniz.

Komedinin şahı olarak görüp gülen de, büyük bir trajedi olarak görüp ağlayan da, bendine sığmayıp taşacak derecede öfkelenen de çıkmıştır. Fakat şaşkınlıktan küçük dilini yutacak hale gelen bir kişi bile olmamışyır herhalde. Muslera, golle sonuçlanan bu pozisyondan önce de rakibe asist sayılabilecek pas atmıştı. Ancak Muslera’nın hatasını kişisel kabul edip faturayı önüne koymak haksızlık olur.
Galatasaray takımının defans anlayışı uzun süredir bir ‘sarsaklıklar ve savrukluklar manzumesi’ şeklinde gelişiyor. Sarı kırmızılıların özellikle kendi yarı sahasındaki her paslaşmayı bir saatli bomba düzeneği imha ediliyormuş gibi izliyor taraftar. ‘Anti-sarsarlık’ çalışması icat edilemeyeceğine göre kafaları toplamak gerekecek. İlk yarıda ritmini bulamayan G.Saray, soyunma odasına 0-1 geride gidecekken sahnede ‘Tek kişilik ordu Büyük Drogba’ belirdi.
Umut’un ortasına öyle yükselip vurdu ki kafayla, Ali bir tarafa, kaleci diğer tarafa dağıldı. İkinci yarıda da bir şekilde baskı kurmayı başaran bir G.Saray vardı sahada...
İyi mi oynadı? Evet diyeni futbol topu, korner bayrağı, kale direği çarpar. Savunmada yine gerilim filmi tadında enstantaneler vardı. Melo ve Drogba Galatasaray’ın en iyi savunmacılarıydı diyeyim, siz anlayın işte. Bu titrek performanstan bir galibiyet çıkmasını ise, Drogba’nın golünden sonra maçtaki en şık harekete, Aydın’ın harikulade pasına borçluyuz. Geçen hafta gol atarak stres zincirinden kurtulan Burak, bu güzel pasla galibiyeti getirdi. G.Saray’ın Kopenhag ve Kadıköy deplasmanlarında farklı oynayacağını düşünmek veya ummak gerekiyor; havası ayrı karşılaşmalar olacak elbette.
Ancak bu titrek, bu sarsak, bu savruk savunma sistemi bütün kıtalarda problem yaratır; Afrika dahil!

MAÇIN İYİSİ

Büyük Drogba ve elbette golü atan Konyalı Recep.

MAÇIN KÖTÜSÜ

Yazının Devamını Oku

Lou’ya kişisel bir veda mektubu

1 Kasım 2013
Lou Reed’in ölüm haberini alınca sanırım pek çok hayranı gibi ‘muz kapaklı’ ilk albümle başlayıp ‘Transformer’ üzerinden ‘Magic And Loss’a, oradan da anıların peşinde nereye gidilecekse işte oralara uzanan bir geceye dönüştürdüm hayatı

Velvet Underground ile tanışmam mucizevi bir hadiseydi...” Yıllarca, kapağında Andy Warhol’un ‘muz çıkartması’nın yer aldığı albümü ilk dinlediğim günü düşünerek kurmuştum bu cümleyi.
Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğunu gerçekten anlamam için, Brian Eno’nun artık o çok meşhur cümlesini okumam için yıllar geçmesi gerekti. O cümleye geleceğiz az sonra ama Velvet Underground’u ilk dinlediğim ana dönmem gerekiyor önce...
Şanslı bir çocuktum. Büyüdüğüm mahallede çok iyi müzik dinleyen ve bizleri seven ağabeylerimiz vardı. Daha önce de bahsetmiştim yanılmıyorsam, plaklarına hayranlık beslediğimiz bir ağabeyimiz vardı; daha doğrusu bir arkadaşımızın ağabeyi.
Tanıdığımız ilk ‘uzun saçlı abi’ oydu. Bir süre yurtdışında okumuş, yaşamıştı.Güzel bir abiydi; odasına girmemize, o müzik dinlerken yanında takılmamıza, hatta gösterdiği gibi ‘temiz’ şekilde kullanmamız halinde pikabını o yokken de kullanmamıza izin verirdi.
Yine de onunla beraberken müzik dinlemeyi seviyorduk; çünkü çoğunu aklımızda tutamasak da bazılarını taze zihinlerimize sünger gibi çektiğimiz hikâyeler anlatırdı şarkılarla ve müzisyenlerle ilgili.
“Kızlar güzel hikâye anlatanları sever, iyi dinleyin” diye takılırdı. Hepimizin bir dönem (bazılarımızın hâlâ!) uzun saçlı ve müziksiz yaşayamayan tipler olmamızda etkisi ‘büyüktür’ diyemeyeceğim; tek sorumlu o güzel abidir!
Küçük çıtırtıların ardından gelen distorsiyonlu gitarlara, yüreklerimizi, rüyalarımızı genişleten davullara vurulduğumuz şahane günler.İşte böyle günlerden biri olmalı. Duvarlarında uzun saçlı başka güzel abi ve ablaların posterleri asılı o küçücük odada iki arkadaş oturmuş, abimizin seçtiği plakları dinliyoruz. Kapağında o yılların Türkiyesi’nin lüks tüketim maddeleri sıralamasında üst sıralarda yer alan ‘muz’ figürü bulunan plağı işaret ettik “Bu ne?” diye.

Yazının Devamını Oku

Marmaray, demir ağlar...

29 Ekim 2013
MARMARAY bugün açılıyor.

Cumhuriyet’in 90’ıncı yılında hizmete girmesi muhakkak sevindirici, kutlanması gereken bir haber.
Bu gelişmenin neden sevinçle karşılanması gerektiğini daha iyi anlamak için 90 yıl önceye ışınlanmak ve duruma bakmakta fayda var.
Osmanlı İmparatorluğu “yollara” sadece orduyu sefere taşıyacak bir enstrüman olarak bakmıştı. 1860’larda “modern” manada yol yapımı için bir nizamname hazırlanana kadar vaziyet böyleydi.
Cumhuriyet kurulurken eldeki karayolu ağı 9 bin 700 kilometreden ibaret. Bu yolların da üçte biri ıslaha muhtaç, üçte biri sürekli bakım isteyen, üçte biri de yeniden yapılması gereken türden.
Peki demiryollarında durum nasıl?
Osmanlı İmparatorluğu’nun toplam 6 bin 300 kilometrelik demiryolu ağının Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan kısmı 4 bin kilometre.
Bu yolların büyük bölümü savaşlarda tahrip olmuş ve yüzde 75’inin de imtiyaz sahibi yabancı devletler, şirketler...

Yazının Devamını Oku

Ciddiyet şart

28 Ekim 2013
FİZİKSEL açıdan yıpratıcı bir Şampiyonlar Ligi maçının ardından, lig fikstüründe bulunabilecek en rahat deplasmanlardan birinin yolunu yuttu Galatasaray.

Kayserispor futbolumuzun elbette çetin cevizlerinden, ancak bu sezon yaşadığı güçlükler ortada. Geride kalan 8 haftada bir galibiyeti, 5 golü ve 5 puanı var. Sakatlıklar ve cezalar da cabası...
Hal böyleyken, rölantide oynamak bile Galatasaray’ın ilk yarım saat içinde maçı kopartacak skoru bulmasına imkan sağladı. ‘Hovardalık’ yapmasa daha da geliştirebilirdi fakat ciddiyetsizliğine takıldı.
Kopenhag maçındaki oyununu tekrarlama başarısını gösteren tek isim Sneijder’dı oysa. Son dönemde form tutan, haydi daha açık konuşalım Mancini’yle birlikte dirilen Sneijder sahanın en iyisiydi oyunda kaldığı süre içinde.

Ciddiyeti rafa kaldırdı

Galatasaray’a sadece oyunu biraz sertleştirerek karşılık vermeye çalışan Kayseri-spor, 2-0 geriye de düştükten sonra umudunu ve moralini kaybetmişken, kalesinde pozisyon üstüne pozisyon verirken devreye Galatasaray’ın en büyük rakibi, yani Galatasaray girdi.
Kendi yarı sahasında afyon yutmuş gibi paslaşan, olur olmaz yerlerde top kaybeden bir takıma dönüşmenin, ciddiyeti rafa kaldırmanın cezasını rakibi oyuna dahil ederek ödedi Cimbom.
8 haftada 5 gol atan Kayserispor, 2 dakikada 2 gol buldu ve soyunma odasına hem skoru dengeleyerek hem de inancını, moralini, azmini tazeleyerek gitti.

Yazının Devamını Oku

Sarı zarf değil şeref madalyası

27 Ekim 2013
SARI zarflar, alıcılarına ulaşmış.

“Sarı zarf”ın ne olduğunu bilenler içinden pek hayırlı haber çıkmayacağını da bilir.
Ankara’daki okullarda görev yapan 46 yönetici (müdür, müdür yardımcısı), ellerine tutuşturulmuş zarfla ufuk çizgisine doğru baktıklarında iki hecelik o cezayı mırıldandılar büyük ihtimal: Sürgün...

*

Ağustos ayında, Cumhuriyet’ten Sinan Tartanoğlu’nun “MEB’de gizli tanık baskısı” başlıklı haberi üstüne bir yazı yazmıştım.
Gezi olaylarına katılan öğretmen ve öğrencileri belirlemek için tatildeki bazı öğrenciler okullarına çağırılmış “İhbar ediniz yavrucuğum” diye önlerine kâğıt sürülmüştü.
Döndüm, baktım; “Muhbir nesil” başlığı altında yazmışım:
“Aileler çocuklarının kitlesel eylemlere katılmasını istemezler, gayet normal.

Yazının Devamını Oku

Rock’çılar ayakta ölür

26 Ekim 2013
Game of Thrones’un dilsiz celladının aslında bir rock yıldızı olduğunu biliyor muydunuz?

Peki ölümle pençeleşirken hayranlarıyla veda etmek için turneye çıkıp, albüm doldurduğunu? İşte ‘büyük adam’ Wilko Johnson’ın son günleri.

Eğer 1970’li yılların Büyük Britanyalı rock gruplarına özel bir merakınız yoksa veya ‘Game of Thrones’un ‘çok sıkı’ takipçisi değilseniz Wilko Johnson’ı tanımamanız çok doğaldır.
Fakat “Rock’çılar ayakta ölür” sözünün teminatı konumundaki bu orijinal adamı ve muhteşem hikâyesini bilin, tanıyın isterim…
Kimdir Wilko Johnson?
En kestirme cevabı vermek gerekirse… 1970’lerde kısa bir süre için de olsa kuvvetli esmiş Dr. Feelgood’un kurucu elemanı ve gitaristidir.1947 doğumludur, yani bugün 66 yaşında. Kendi tabiriyle ‘adi, cahil, nefretlik’ bir babanın gölgesinde yaşamıştır 16 yaşına kadar. Babasından bugün, ölmek üzereyken bile büyük bir nefretle bahsetmesi ‘kalpsizce’ bulunabilir ancak 16 yaşına kadar çok çekmiş…
16 yaşında babasının ölümünün ardından rahatladığını, omuzlarından bir yük kalktığını ve kendisini ifade etmek için sanat dünyasına dalarak huzur bulduğunu söyler.
İngiliz Edebiyatı eğitimi alır, hippi olarak 1960’ların sonunda Hindistan’a gider, müzik ve resim arasında gidip gelir.

Yazının Devamını Oku

Pitbull ruhuyla herkes ayağa!

24 Ekim 2013
MAÇI “Oh be, Cimbom varmış” diye özetlesek yeridir.

Kaybolduğunu düşünmeye başladığım bütün özelliklerini sahaya yansıtan bir G.Saray vardı FC Kopenhag karşısında. Rakibin aklını alacak, canından bezdirecek tarzda baskı uygulayan bir G.Saray. Hem topa sahip olan hem de topa sahipken eveleyip gevelemeyen, direkt kaleye gitme iştahına sahip bir G.Saray. Kenar beklerinden uç beylerine kadar iştahla saldıran, gol bulduktan sonra oyunu soğutmak yerine rakibi hırpalamadan rahat duramayan bir G.Saray. Futbolcular artık tatlı birer hatıra gibi uzaktan el sallamaya başlayan karakterlerini Devler Ligi’nde sahneye çıkardı. Melo yeniden ‘pitbull’ olmuştu mesela. G.Saray’ın dün geceki oyununun tek başına özetiydi sanki; hışımla, korkmadan, canını sakınmadan yürüdü Danimarka ekibinin üstüne... 10’uncu dakikada mıh gibi çaktığı kafa golü elbette önemliydi ancak bunun ötesinde kimlik belirleyici oldu; destansı bir performans sergiledi. Melo’nun ardından iki asistle selam çakan Eboue’yi, kusursuza yakın oynayan Sneijder’i, baskının gizli kahramanları olan Burak, Drogba ve “cıva” Bruma’yı da anmak gerekir.

AŞAĞISI KESMEZ

Özetlemek gerekirse, bu sezon dün akşama kadar neleri yapamadıysa onları yapan bir Galatasaray vardı sahada; hem de bütün hatlarıyla. Mancini, takımı her yönden iyi hazırladığını da belli etmiş oldu, yeni bir umut ve güven kontratı imzalamış oldu taraftarın önünde. İlk 45 dakikada Arena’nın çimlerinde Kopenhag adına bir ümit filizi bile bırakmayacak şekilde oynayan Galatasaray, bu sürece 3 gol sığdırmayı da başardı. İkinci yarıda da rakibine sadece istediği kadar ve istediği alanlarda oynama izni vermeyi sürdüren Galatasaray, skoru daha da geliştirebilecek fırsatlar da üretti ancak “kısmet” bu kadarmış... Çok doğru bir zamanda gelen bu görkemli oyun ve galibiyeti daha anlamlı kılacak olan elbette devamını getirmek, Kopenhag’dan da eli boş dönmemek olacaktır. Bu oyun, bu hırs, bu üstün performans tekrarlanırsa olmaması için hiçbir neden yok. Şahane, gurur veren bir Galatasaray seyrettik, bundan aşağısı zor keser artık taraftarı; ne güzel...

MAÇIN İYİSİ

Herkes iyiydi
ancak Melo’ya ayrıca şapka çıkartmak gerekiyor.

MAÇIN KÖTÜSÜ

Yenilen gol diyeyim de adet yerini bulsun bari.

Yazının Devamını Oku