Kanat Atkaya

Utandırmaz diyenin adına utanıyorum

3 Aralık 2013
GEZİ Parkı günlerinde annesi Mücella Yapıcı ile birlikte gözaltına alınan Cansu Yapıcı yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:

“...Bir erkek polis anneme, o sırada annem fenalaşmıştı, ‘Senin zaten ruhunu teslim etmen gerekiyor, Allah’a hizmet etmen gerekiyor’ dedi. Bir kadın polis ‘Durun, bekleyin size daha neler yapacağız’ dedi. ...İlk arama yapıldıktan sonra nezarethaneye indiğimizde bu kez ince arama yapılacağını söylediler. Ben itiraz ettim ancak buna rağmen ‘İnce detaylı arayacağız, pantolonunu indir’ dediler. Pantolonumuz dize kadar indirildi, çamaşırımız yine indirildi ve eğdirildik. Bunun aynısını 62 yaşındaki anneme de yaptılar...”
Utanarak okuduk.
Bu “emniyet altına” alınanın yaşadıklarıydı.
Peki cezaevine gidenlerin yaşadıkları?
2012’de 23 arkadaşıyla Mardin E Tipi Cezaevi’nden İzmir Aliağa’dali 2 No’lu T Tipi Cezaevi’ne nakledilen Faruk Baysal İnsan Hakları Derneği’ne ulaştı, yaşadıklarını anlattı.
Haberlere şöyle haberlerle yansıdı:
“Baysal, cezaevine kabulleri sırasında ‘ince arama’ olarak bilinen çıplak aramayı kabul etmedikleri için zorla yere yatırılarak baş ve vücutlarına basıldığını, yerlerde tekmelendiklerini belirterek, zorla giysilerinin çıkarıldığını, bazı arkadaşlarının bileklerinin burkulduğunu, aşırı derecede şiddete maruz kaldıklarını aktardı...”Baysal’ın iddiaları üzerine açıklama yapan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü daha önce de kullanılmış klasik bahanenin arkasından cevap verdi: “5265 sayılı kanuna abanaraktan ve ilgili tüzük hükümlerine uygun şekilde ... Evet aradım canım, ne vardı?”Erzurum E Tipi Cezaevi’nde tutuklu yakınlarının ziyaret sırasında ‘ince arama’ya zorlandığının, kabul etmeyenlerin görüşmelerine izin verilmediğiyle ilgili haberler okuduk.

Yazının Devamını Oku

Epokhe

1 Aralık 2013
UĞRAYIP vakit geçirmeyi sevdiğim dükkânda plak rafları arasında yaklaşık bir saat geçirdikten ve titiz bir eleme yaptıktan sonra elimde iki plakla final anına varmayı başarmıştım.

Önümde 3 seçenek vardı:
1- İlk beğendiğim plağı alabilirdim.
2- Diğer plağı alabilirdim.
3- İkisini de alabilirdim.
O anda hafızanın derinliklerinden gelerek imdada yetişen bir kelime dördüncü seçeneği hatırlattı.
O kelimeyi tekrarladım, “Epokhe” dedim ve iki plağı da yerine bırakıp huzur içinde dükkândan ayrıldım!..
Perşembe günü yaşadığım bu gerçek ve son derece önemsiz hikâyenin anlamlı hale gelmesi için biraz daha açık konuşmam gerekiyor, farkındayım...

*

Yazının Devamını Oku

‘Kurt ve Chris’in çılgın gecesi

30 Kasım 2013
Günlüklerini, ölümünden sekiz yıl sonra yayımlandığında almıştım. Doldurduğu defterlerin tıpkıbasımı olarak hazırlanan kitabın yarattığı ilk etki, bugün de zerre kadar değişmiş değil.

The Melvins’ten Dale Crover’a yazdığı mektupla başlıyordu. Crover hem arkadaşı hem de müzik konusunda çok etkilendiği bir isimdi.
The Melvins’in konserine niye gidemediklerini açıklayarak başlıyordu sözlerine. ‘Chris’in kız arkadaşı Shelli’nin son dakikada uyuzluk yapıp cayması sebep olmuştu konseri kaçırmalarına; benzin için topladıkları parayı kırışmaya ve ‘sefil hayatlarına’ dönmeye karar vermişlerdi.
Mektubun (yollandı mı bilmiyoruz) ikinci sayfasının üst kısmında büyük harflerle şu not vardı: “HA, BU ARADA (GRUBUMUZUN) SON VE KESİN ADI: NIRVANA...”Mektubu yazan arkadaşın adı Kurt Cobain. ‘Chris’ diye adı geçen kişi de Krist Novoselic... Zaten kendi adını da ‘Kurdt’ diye yazmayı seviyor!..
Mektubun tarihi yok fakat anlattıklarından yola çıkarak 1980’lerin sonlarına doğru yazıldığı sonucuna varabiliyoruz.
Efsane bağımsız plak şirketi Sub Pop Records ile bir şekilde bağlantı kurulmuş, sağda solda çalmaya başlamışlar, bir plak sözleşmesi umudu belirmiş ufukta.Beni asıl kalbimden vuran kısım ‘Chris’le bir gece ‘kafaları iyiyken’ evde yaptıklarını anlattığı bölümdür.
Bir talk-show seyretmektedir adamlarımız. Programın sonunda âdet olduğu üzere bir grup çıkar ve canlı performans sunar. Konuk grup enteresandır: Paul Revere & The Raiders.
1960’larda esmiş, unutulacakken punk grupları tarafından sevilmiş, saygı sunulmuş ancak zamanla kendisinin kötü bir karikatürüne dönüşmüş grubun trajik performansına sinir olur Kurt ve Chris.

Yazının Devamını Oku

Bedelli askerlik bedelsiz demeçler

28 Kasım 2013
BEDELLİ askerlik, geniş kitleleri ilgilendiren ve ısıtılıp gündeme getirilmesinde sakınca görülmeyen, tartışmaya doyulamayan bir mesele.

Herhalde tatmin edici bir çözüm hâlâ bulunamadığı için olsa gerek... Neticede bedelli olan askerlik, havada uçuşan demeçlerin bir bedeli yok.
“Demeçlerin bedeli yok” derken yanlış anlamayın, kendi partiniz tarafından yalanlanma, atılan şık bir çalım neticesinde incinen onurunuzu ve belinizi tutarak oyundan çıkma riski hep var.

*

“Bedelli” diğer parti öneri getirdiğinde “Çok popülist hareketler bunlar; oy avcılığı” yorumu yapılırken, kendi partiniz gündeme getirdiğinde “İhtiyaç var, toplum bir bunu, bir de Tarkan’ın yeni albümünü bekliyor zaten” diye savunulabilir.
Çıkmaması hayatını planlamaya çalışan bir kitle için büyük problem. Ne var ki çıkması da problemi tam olarak halledemiyor. Yaş sınırının düşürülmesini isteyenler, bedeli fazla bulanlar malum.
Son bedelli yasasının beklenen ilgiyi görmediği de biliniyor; zaten Başbakan da dahil olmak üzere yetkililer umulan başvurunun çok altında kalındığını söyledi, söylüyor. 400 bin kişi beklenirken, 70 bin kişi geldi.
Hadisenin eğlenceli bir yönü de var, kabul edelim. Mesela Sinan Çetin’in “Bedelli askerlikten gelen parayla PKK’yı satın al, konu kapansın” gibi “Ay, gül gül öldük!” dedirten demeci, Kenan Doğulu’nun bedelli askerlik yasasını kutlamak için balıkçıya giderken kamuflaj parka giymesi vesaire...

*

Yazının Devamını Oku

‘Rock’n Roll’culara acıyın!..’

24 Kasım 2013
MEMLEKETTE rock müzikle bir şekilde haşır neşir olan herkes tanır Güven Erkin Erkal’ı.

Hey’de çalıştığım yıllarda tanımıştım ben de, yıllar geçmiş. Rock müzik tarihinin en yakın şahitlerindendir. Dergiler, kitaplar, televizyonda, radyoda programlar yaparken bir yandan da rock arkeoloğuna dönüştü.
Bir süredir “Türkiye Rock Tarihi” adlı bir kitap hazırladığından bahsediyordu.
Kitap, daha doğrusu Güven Erkin’in hazinesi nihayet gün ışığında belirdi.
İki cilt olarak tasarlamış, “Saykodelik Yıllar” altbaşlıklı ilkini gördük nihayet.
Genel hatlarıyla müziğin, cazın, rock’ın dünyadaki ve Türkiye’deki macerasını aktarırken aralarda da harika hikâyeler anlatıyor yazarımız.
Kitabın asıl güzelliği ve önemi ise kullanılan görsel malzeme. Güven, yıllardır topladığı fotoğrafları, afişleri, gazete ve dergi koleksiyonlarını, kimini ancak hayallerimizde görebileceğimiz plakları vb paylaşıyor.
İyi bir kâğıda özenle basılan fotoğraflardan bazılarının “her koleksiyonerin rüyası” olduğunu da belirtmem gerekir.

Yazının Devamını Oku

Müzikten anlamadan ‘müzikten’ zengin olan adam

23 Kasım 2013
Müziğe zerre kadar ilgi duymayan, hayatta tek sevdiği melodi meşhur ‘Borsalino’ filminin meşhur tema müziği olan genç bir adam, müzik ‘işi’nden dünya devi bir holding yaratabilir mi?

Bu sorunun cevabını, müzik dergisi Mojo’da okuduğum Virgin Records’un başlangıç hikâyesini 40’ıncı yıl şerefine özetleyen yazıda buldum, paylaşmaya değer

Hikâye 1970’lerin başında Büyük Britanya’da biri müziksever, diğeri müzik bilmez fakat para kazanmak konusunda ilginç bir yeteneğe sahip iki arkadaşa ait.
‘Student’ diye, adından da anlaşılacağı üzere bir öğrenci dergisi çıkarmakta olan Nik Powell ve Richard Branson, memleket sathında yaşanan bir sıkıntıdan para kazanabileceklerini fark etti.
Daha doğrusu Branson gördü kârlı fırsatı. O fırsat da şuydu:
Büyük Britanya’da bir vatandaş büyük bir şehirde yaşamıyorsa, alıp dinleyebileceği plaklar, ülkenin en çok satan 20 plağıyla sınırlıydı.
Doğru dürüst plakçı bulunmayan yerlerde, dükkânın bir köşesinde plak satan marketler sadece ilk 20 plağı getiriyordu.Bu durum da ilk 20 dışındaki plaklara ilgi duyanlar için büyük ıstıraptı.
Branson, dergilerinde ilan vererek, nerede oturursa otursun isteyene istediği albümü ulaştırabileceklerini vaat etti. Sipariş yağmaya başladı. İki kafadar plakları önceleri toptancıdan, sonra direkt şirketlerden almaya ve posta ücreti sonrası oluşan kârı cebe indirmeye başladı.

Yazının Devamını Oku

Birinci Meclis? Pardon yani...

21 Kasım 2013
Milletçe liderlerin bir “salı atarlanmaları toplu gösterisi”ni daha atlatmış bulunuyoruz, cümleten geçmiş olsun...

Başbakan Erdoğan’ın hafiften sokak futbolundaki “Adamın gol diyo!” tadındaki şu cümleleriyle Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun doğal ölümünün gerçekleşmesinin aynı güne denk gelmesi, “Ahmet Kaya Gezi’de olur muydu olmaz mıydı?” tartışmasının gölgesinde kaldı.
Hangi cümleler?
Okuyalım, hatırlayalım:
“MHP ve CHP milletvekilleri gitsinler ilk Meclis zabıtlarını okusunlar... Kürdistan kelimesini o Meclis zabıtlarında görecekler... Bize ne diyorlar? Bölücü... Peki Mustafa Kemal de mi bölücüydü?”

*

Yazının Devamını Oku

Ayda 302 TL için katliam yapana yuh!

19 Kasım 2013
Ayda 302 lira kazanmak için bir katliama ortak olunur mu?

Belli ki bu soruya “Evet” diyen 242 vergi mükellefi bulunuyor memlekette, hayrını görsünler!
Dün Şükrü Kızılot “Vah zavallılar” başlıklı yazısında lokantacıların, kürk imalatçılarının, kuyumcuların vesaire “içler acısı” hallerini anlatıyordu.
Gariplerin beyan ettikleri gelirlerine bakınca ellerine sadaka sıkıştırmak geçti içimden.
2012’de kürk imalatçılarının eline 302 TL, lokantacıların eline 304 TL, turizmcilerin eline 413 TL geçmiş; Şükrü Hoca’nın belirttiği gibi asgari ücreti bile tutturamamış zavallıcıklar!
Baştaki soruyu tekrarlamak gerekiyor bir daha, bir daha: Ayda 302 lira için yüreklerin kaldıramayacağı türden bir katliama ortak olmaya değer mi?..

*

Yazının Devamını Oku