Sıtkı Şükürer

Siyasetçinin muhterisi muteberdir

4 Kasım 2012

Siyasetin amacı iktidar olmaktır, en tepeyi hedeflemektir.
“Bu ne hırs” söylemi hayatın başka alanları için geçerlidir.
 “Tadında bırakmak” basireti bu mesleğin genetiğinde yoktur.
Beri yandan, siyasette hevesi olanların da “yeni gelin gibi” nazlanmalarını, bitmez, tükenmez bir taktik anlayışıyla doğru zamanı beklemelerini de garip karşılıyorum.
Bu işler bir iddiadır.
Niyetin varsa, hazırlanır, projeler ortaya koyar, sorduklarında da açıkça talebini seslendirirsin.
Bu anlamıyla Büyükşehir Belediye Başkanlığı için Ege Koop Başkanı Hüseyin Aslan ve Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan’ın tutumlarını doğru buluyorum.

Yazının Devamını Oku

Yerel seçimi kim kazanır

28 Ekim 2012

Son yerel seçimlerde CHP 400 bin oy farkıyla kazandı.
Genel seçimlerde CHP ile AK Parti arasındaki fark 180 bin dolayında idi.
Önümüzdeki yerel seçimler için bir baz alınacaksa genel seçim ölçü değildir.
Hal böyle olunca CHP 400 bin oy avantajını kolay yitirmez, kolay kolay seçimi kaybetmez.
Çıplak ve galip ihtimal böyle görünüyor.
Ama bu şu an için geçeri fotoğraf. Siyasette bazen bir hafta bile uzun zamandır.

Haksız rekabet

Yazının Devamını Oku

Değil artık sarı yapraklar yeşil

21 Ekim 2012

 

 

İLKBAHARI ve yazı tüketmek hayatın süreli olduğunu idrak etmektir aslında.
Sonbahar orta yaşı geçmişler için daha anlamlıdır. Gençliğin ömür kesesi doludur. Gidenin yerine yenisinin, daha iyisinin, daha umutlusunun geleceğini hissederler.
Bizim yaşlara gelmişler de farklı bir telaş seziyorum.
Daha bir ısrarcı hal oturdu üzerimize. Yaz mevsiminin bitmediğini, deniz kenarı keyiflerinin aynen sürdürülebileceğini kanıtlamaya çalışan yaşlı kelebekler gibiyiz.
Canımız her zamankinden daha değerli algılıyor sonbaharı, hayatı, kendine vakit ayırmanın önemini, belki de tembelliği.

Yazının Devamını Oku

İsaiah Berlin

13 Ekim 2012

AK Parti kongresinde Sayın Başbakan’ın yaptığı konuşma yazılı ve görsel medyada uzun uzun değerlendirildi.
Avrupa Birliği ve onun değerlerine vurgunun eskiye göre daha az olduğu şeklinde yoğun eleştiriler yapıldı.
Bakın, bu duruma şaşırmamak gerekir.
Yeni Türkiye artık o bildiğimiz dengelerden daha farklıdır.
Ulusalcı ideoloji, demokrasi kısmı hariç, topluma her yönü ile batıyı işaret ediyordu.
Batı değerleri her ne kadar evrensel olduğu söylense de kendinden menkuldür. Bu sebepten ortaya çıkan model “imitasyon” bir görünüm arz ediyordu.
Cumhuriyetin başlangıcından itibaren bu esasa göre biçimlemeye çalıştığı bir ülke ve insan tasavvuru vardı.
Tasavvurların realiteyle uyuşmaması, uygulamayı mecburen baskıcı yapıyordu.
Yani bir anlamda “zorla güzellik olmalı” anlayışı vardı.
Kritik soru sorulmuyordu. Bu bahse konu “güzellik” kime göreydi?
Askeri bürokratik elitin, halk adına, halkın iyiliği için, onlara rağmen karar verme hakkı, kanaatlerinde samimi bile olsalar, meşru muydu?
Pek tabii bu anlayış 21. yüzyılda sorgulanacaktı.
AK Parti, bu kabullere itiraz eden kitlelerin sesi oldu. Devran demokrasiyi dayatınca, sindirilmiş sessiz zihniyet iktidara geldi.
Önce ürkek ve temkinliydiler. Şimdilerde giderek kendileri oluyorlar.
İsaiah Berlin diye bir İngiliz ahlak ve siyaset filozofu vardır.
Berlin, her türden “reçeteci” görüşlere karşı çıkar. Açık olarak Marksist ve determinist yaklaşımları eleştirir.
Ona göre toplumların akıl yoluyla ve tek bir doğruya yönlendirilmesi yanlıştır. Her toplum kendi tarihi tecrübesine dayanan farklı yaşam tercih ve normları geliştirir ve bağlı olarak her toplum ve kişiye göre değerler farklılaşır. Bu farklılaşmanın çelişkiler yaratması normaldir, ötesinde iyi de bir şeydir.
AK Parti’nin yaklaşımının da bu paralelde olduğu anlaşılıyor.
Bu toprakların insanlarının önemli bir kısmının batılı değerlerden heyecanlanmadığını, hatta ilgisiz olduklarını biliyorlar.
Esasında kendileri de öyleler ve mutluluğun formülüne cumhuriyet tipi aydının ezberlerinden bakmıyorlar.
Meseleyi böyle koyunca, bireysel haklar, batı tipi demokrasi, laiklik, özgürlük… Farklı anlam ve tariflere bürünüyor.
Diyeceksiniz, muhafazakarlar da eğitime önem veriyor, girişimciler, zenginleşmek istiyorlar. Tüm bu olgular onları da batı tipi değerlere zamanla evriltir.
Bize göre bu beklenti beyhudedir.
İslam, “Medine Sözleşmesi” ile, Osmanlı, “çok hukuklu” yapısı ile, bir anlamda kültürleri sepere ederek her kesimin kendini mutlu hissedeceği çözüm yollarını hayata geçirmişti.
Şüphesiz bu ayrımlaşmalar “din” bazlıydı, globalleşme söz konusu değildi.
Şimdilerde, bir tarafta cumhuriyet değerlerinin ikna ettiği on milyonlar, diğer tarafta bahse konu muhafazakarlarımız var.
Yeni Türkiye işte böyle bir şey.
Bu coğrafyanın çok sayıda problemi var.
Çözümlerin İsviçre ya da Amerika tipi demokrasilerle olamayacağı giderek anlaşılıyor.
Ne diyordu filozof Berlin? “Doğrunun tek bir tarifi yok. Herkesin doğrusu kendisi için daha iyidir”.
Bakalım başbakanımızın sıklıkla ifade ettiği “bizim medeniyetimiz” ne gibi çözüm yolları bulacak?
Yazının Devamını Oku

Çuvaldızı kendimize batıralım

7 Ekim 2012
YAKLAŞIK 15 yıl önceydi. Suyun öteki tarafından bir misafirimiz vardı. Rum kadın doksanlı yaşlardaydı. Eski İzmirli’ydi. 1922’de memleketini terk etmişti. Meraklı gözleriyle doğduğu ve ilk gençliğini yaşadığı kentte, kendine dair bir şeyleri hatırlamaya çalışıyordu.
Zor gören gözlerinde derin bir hayal kırıklığı vardı. “Her şey, ama her şey çok değişmiş” diyordu. Derken... Aniden ağlamaya başladı. Pasaport İskelesi’ni görmüştü. “Burası aynı kalmış, aynı kalmış” diyebildi. Modernleşme adına tahrip edilmiş koca bir Kordon, kadının çocuksu heyecanında derin bir utanç duygusuyla yüreğimize saplandı.
İşyerim Pasaport İskelesi’ni cepheden görür. Bağlı olarak gözlerim hemen hergün defalarca 1870’li yıllardan gelen bu tarihi binaya takılır. Bu yapı ayrı bir sihire sahiptir. İçinizdeki kentlilik bilincini sürekli tetikler. “İşte” dersiniz, “İzmir, yaşadığımız yerler böyle bir tarihi kimliğe sahiptir.”
Esasında kentlilik, yerleşiklilik duygusudur, var olana sahiplenmektir. Ona gözünüz gibi bakmaktır, onur duymak, kıskanmak, korumak, sürekli özen göstermektir.
Pasaport İskelesi özelinde bu bahsettiğim insani asgarileri acaba gerçekleştiriyor muyuz?
Maalesef, yutkunun ve geçiniz.
İki ayrı binayı birbirine bağlayan tarihi koridor garip bir koyu mavi renkle plastik doğramalarla, özensiz sundurmalarla güya amaca uygun rehabilite edilmiş. Bu işler, bu kadar kolay mıdır, kamunun parası mı yoktur, bu yerlerden binbir tane daha mı vardır, emanete böyle mi sahip çıkılır, 8000 yıllık kentiz demek ortak değerlere paçavra muamelesi mi yapmaktır?
Hele bir de geçenlerde kocaman bir sac levhayı EXPO 2020 diye boyayıp o canım yapının tepesine astılar ki, estetikten bi nasip zihniyet tam anlamıyla kendini deşifre etti, tüy dikti.
Konu açılmışken Bostanlı sahil bandında yer alan Beşikçioğlu Camisi üzerine de bir şeyler söylemek istiyorum.
Bakınız bu ibadethanenin arsasının konumu müthiştir. Denizin dibindedir, kent siluetinde, kullanabildiğimiz takdirde eşsiz bir imkandır.
Böylesi sınırlı ve özel alanların nasıl bir özenle bir gurur vesilesi ibadethanelere dönüştürüldüğü derslerini ecdadımız Dolmabahçe (Bezm-i Alem Valide Sultan Camii) ve Ortaköy’de (Büyük Mecidiye Camii) göstermiştir.
Başta Kemeraltı olmak üzere, bunca tarihi dinsel yapının üzerinde yaşayan bizler, marifet gösterme sırası bize gelmişken böylesi güzel bir alanda bu kadar baştan savma bir camiyi kendimize niye layık görürüz, anlamak mümkün değildir.
Hiçbir özel estetik kaygısı taşımadan, ötesi berisi düşünülmeden, 300-500 yıl sonrasına sorumluluk duyulmadan, her gelenin ilave iyi niyetli katkıyla “deli kızın çeyizine” dönüştürdüğü, cari ihtiyaçlara paralel garip sundurmalarla “taçlandırdığı” bir 21 yüzyıl “İzmir övüncü(!)” orada duruyor, durmaya devam ediyor.
Pek tabii, gerek Pasaport, gerekse Beşikçioğlu sadece iki örnek.
Artık bu gibi konularda, tüm toplum alarak rahatsızlık duymak ve bunu hissettirmek zamanımız gelmiştir. Sadece kumru-boyoz edebiyatı ile bir yerlere gitmek mümkün değildir.
Yazının Devamını Oku

Siyaset kazanı ısınıyor

30 Eylül 2012

TÜRKİYE 2015 yılına kadar devam edecek seçim süreçlerine giriyor.
Önümüzdeki yıl kasım ayında yerel yönetimler yeniden belirlenecek. Sonrasında cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler. Özetle soluk soluğa bir siyasi gündem bizleri bekliyor.
AK Parti’nin tüm söylemleri, cumhuriyetin 100’ncü yılında da iktidarda olacakmış şeklinde.
Bu parti 2002 yılından beri iktidarda. Siyasetin doğasında olan yıpranmanın, normalde AK Parti’yi etkilemeye başlıyor olması lazım.
Ancak anketler hiçte böylesi bir durumu işaret etmiyor.
Baktığınızda, yakın gelecekte Avrupa-Amerika eksenli bir ekonomik kriz ülkeyi etkilemeye başladı, Kürt meselesinde durum karmakarışık, Suriye’de kamuoyu yanlış politikalar izlendiğini düşünüyor, tüm bu ve benzeri handikaplara rağmen iktidar halkın teveccühünü kaybetmemiş gözüküyor.
Bu durumun en önemli sebeplerinden birisi, hiç kuşkusuz CHP’nin oluşan boşluğu dolduramaması.
Bu partinin, bırakın iktidar adayı olmasını, hepimizin gözü önünde cereyan eden parçalı yapısı ile yüzde 25 oy oranını dahi korumamak için özel bir gayret sarfettiği söylenebilir.
Hal böyle olunca dikkatler yine AK Parti’ye yöneliyor.
AK Parti, şimdiye kadar yaptıkları ve yapamadıklarıyla bir çizgi çizmek ve yeni bir şeyler söylemek ihtiyacında.
Yönetim kadrolarını büyük ölçüde değiştiriyorlar. Başbakan muhtemelen Çankaya’ya çıkıyor, çok önemli temel sorunlarda tereddütler tam giderilememiş, bazılarında açık başarısızlıkları var, başardıklarıyla halen yüzde 53 oy oranını tutuyorlar ama “dünün futbolu ile bugünün maçına çıkılamayacağını da” bilincindeler.
Dolayısıyla yepyeni bir söylemde, tekrar güven tazelemek ve seçmenine heyecan verme mecburiyetindeler.
Bu anlamıyla AK Parti kongresini büyük bir dikkatle izlemek gerekir.
İzmir’de geçenlerde yerel seçimlere yönelik bir anket yayınlandı.
Buna göre CHP yüzde 43, AK Parti yüzde 40 oy oranlarına sahip.
Puan farkının yüzde 3 olması doğal olarak CHP’leri memnun etmedi ve inandırıcı gelmedi.
Bakın bu anket sonucunu bir kalemde silip atmamak gerekir.
AK Parti son genel seçimlerde yaklaşık yüzde 37 oy almıştı.
Vaka belediye seçimlerinde oylar daha ziyade kazanma ihtimali olan adaylar üzerinde yoğunlaşır ama “metal eskimesi” kavramını nasıl AK Parti için kullanıyorsak, yerelde de aynı durum CHP için geçerli olabilir.
Aziz Kocaoğlu’nun bir dönem daha Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olmayı isteyeceği anlaşılıyor.
Sayın Başkan yaklaşık 500 yılla yargılanırken hem partinin karar vericileri, hem de toplum vicdanı nezdinde, bırakın sair artılarını, özel bir “mağduriyet koruması” altındadır, bağlı olarak muhtemelen CHP İzmir’in adayı olacaktır. Kaldı ki, “ustalık dönemi” söylemi kimsenin tekeli altında değildir.
Ancak belirtelim ki CHP’nin, İzmirli seçmenin zihninde kalıcı başarı öyküleri oluşturmak için topu topu bir yıllık zamanı kalmıştır. Yapılanlar yeterli deniyorsa, o zaman mesele yoktur.
AK Parti cephesinde de sayın Binali Yıldırım’ın gönülsüzlüğünü tüm İzmir olarak hissettiğimizi söyleyebiliriz.
Ancak merkez daha parlak bir post önermezse, izlenimimiz “emir demiri keser” şeklindedir.
Son olarak, önümüzdeki yıl bir yerel yönetim dönemini daha kapatmış olacağız. İzmir genelinde tüm belediyeler itibari ile yıldızın kimdi diye sorarsanız, bir ismi (uzak ara) ifade etmek isterim. Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer.
Yazının Devamını Oku

Muhafazakar vesayet (mi)?

22 Eylül 2012

 

 

KÜRT meselesinde gelinen nokta, bilardocuların imkansız sayıyı ifade etmek için kullandıkları “karot” bir pozisyona dönüştü.
Hükümet, bir başka türlüsü olamadığı için, ister istemez sert güvenlikçi politikalara yöneldi.
Evvela bir hakkı teslim edelim. Siz, kendini Türk hisseden nüfusun yüzde 80 olduğu bir ülkede, seçim kaybetmek, dayak yemek, siyaseten silinmek pahasına bir çözüm oluşturma iradesi ile Oslo süreçlerini, Habur’u göze almışsanız çok özel bir takdiri hak ediyorsunuz demektir.
Ancak bu fedakarlıklar bir biçimde karşılık görmedi.
Bölgeye dair konjoktürel nedenlerle (ya da yeni tarihi oluşumlar sebebiyle), PKK uzlaşmak istemedi. Belki de uzlaşmak kendi varlıklarının tasfiyesi anlamına geleceği için “barış süreci” bombalandı.

Yazının Devamını Oku

Bakü rüyası

16 Eylül 2012

 

 

Bu hafta başı bir iş seyahati nedeniyle, 3 gün boyunca Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deydim.
Öncelikli olarak belirteyim ki, Bakü’ye dair gördüklerim her türlü tasavvurumun çok ötesindeydi.
Gitmeden evvel orayı görenler, ‘Tıpkı Paris gibi’ demişlerdi. Açıkça içimden gülümsemiştim. Ancak havaalanından şehre girince tam bir şok yaşadım. Muhteşem otoyollar, sağlı sollu restore edilmiş taş veya taşla kaplanmış ve olağanüstü ışıklandırılmış binalar, şehrin merkezine yani Hazar gölü kıyısına ulaşırken dünyanın en önemli markalarının boy gösterdiği mağazalar, oteller gerçekten çok etkileyiciydi.
Kentin çok gelişmiş bir metro sisteminin olduğunu da öğrendik.
Çok görkemli kültür merkezleri olarak planlanmış anıt binalar, yapımı devam eden suni ada kompleksleri bizlere, ‘Bu değirmenin suyu nereden geliyor’ dedirtti.

Yazının Devamını Oku