Bir kere baştan söyleyelim, Türkiye 21. yüzyıla uyum anlamında, derin kaygılarla biçimlenen ruh halini değiştirmeye çabalıyor.
Bazı şeyler böyle gidemezdi.
Hiç kimse, geçen yüzyılın başlarında oluşturulmuş toplum nizamını bugünden bakarak mahkum etmek istemiyor.
O çağların, o dönemin yöneticilerini ikna eden koşullarını hepimiz anlıyoruz.
Ancak şimdilerde paradigmalar değişiyor, değişti. Atatürk hepimizin sahiplendiği en özel değerimiz.
Şayet o özlediğimiz “muassır medeniyet” seviyesinden vazgeçmediysek, 25-30 yıl geciktiğimiz cesur demokratikleşme adımlarını atmamız gerekiyordu.
Paket eksikmiş, hayal kırıklığı yaratmış, nalıncı keseriymiş... Geçin bunları.
Yine bir Ankara akşamında, Meclis koridorlarında dolaşırken bir Adalet Partili vekil arkasından, “biraz kül, biraz duman, o sensin işte” diyerek laf atmış. Bunun üzerine Üstad, “biraz anan, biraz ben, o sensin işte” diye cevabı yapıştırmış ve bermutat yine kafasını gözünü yarmışlar.
Fatih Terim de biraz kül, biraz duman, işte o hepimizin bildiği farklı ve özellikli bir kişilik.
Fatih Terim demek, adrenalin, gurur, yüksek ego, huysuzluk, çalışkanlık, yetinmeme, bilgi, şefkat… Hulasa “ateş topu” bir sentez demektir.
Tüm bu terkipten, aksini kimse söyleyemez, futbola dair “başarı” çıkıyor.
Şayet başarıya talipseniz, onu tolere etmeyi ve yönetmeyi bilebiliyor olmanız gerekir.
Galatasaray yönetimi bunu becerememiştir.
İşin tuhafı, galiba Fatih Terim’i başlangıçtan itibaren istememişlerdir.
UZUN yıllardır Yunan Adaları sık sık gittiğimiz kapı komşumuz oldu. Özellikle Sakız Adası’na 40 dakikalık feribot yolculuğu ile ulaşmak mümkün.
Biraz ada yaşantısı, biraz da Yunan kültürünün etkisiyle Sakız ahalisi inanılmaz telaşsız insanlar.
Esasında tembel diyeceğim ama bu “incitici” bir tanımlama olacağından bir haksızlık da yapmak istemiyorum.
Ortalama bir Rum, tarihin hiçbir döneminde para kazanayım diye kendisini kahredici bir tempoya sokmamıştır.
Şüphesiz, yaslanacak bir yer bulduklarında bu fırsatları hiç tepmemişlerdir. Bu anlamda son otuz-kırk yıllarında AB’den epey istifade ettiklerini biliyoruz.
Hayatın anlamı üzerine kafa yorduğunuzda belki de en iyisini onlar yapıyor.
Yaşam keyiflerinin asgari bir çıtası var. Dünya yansa onun altına düşmeye razı olmuyorlar.
Olimpiyat neden olmadı acaba?
Yoksa “değerli yalnızlık” politikalarının bu işte az da olsa bir etkisi var mı?
Arap ülkeleri kime oy verdi?
Mesela iki-üç yıl önce olsaydı bu oylama, Arap ya da Avrupa ülkelerinden daha fazla destek mi çıkardı?
Tüm bunlar birer vaka.
Ancak bir şeyi kabul etmek mümkün değil.
YEREL seçimlerle ilgili CHP başvuruları topladı.
Belediye başkanlığına bu denli hevesli insanı görmek eğlenceli bir sürecin habercisi gibi.
Ön seçim yapılmayacak yerlerde, şimdi top merkezde
Şüphesiz onlar da eğilim yoklamaları, anket ve benzeri yöntemlerle en uygun adayları saptamaya çalışacak.
Ancak sonunda tercih edilmeyenler mutlaka kıyameti koparacak ve ahbap – çavuş ilişkilerinin etkin olduğunu ileri sürecek.
Esasında bu işlerin son derece objektif kriterlerle yürümeyeceği de bir vakadır.
Bu sebepten, bu aşamalarda karar vericiler, “kral”, aday adayları “eğik başaktır”.
Ağustosun son haftasından itibaren “Yaz” bayatlamaya başlar.
Eylül, bu durumu kabul etmek istemeyenlerin güzellemeleriyle geçer.
Onlara göre yazın keyfi işte şimdi gelmiştir.
Kalabalıklar azalmış, meydan onlara kalmış, rüzgarlar hafiflemiş, ekim sonuna dek sürecek bir gizli yaz başlamıştır.
Sanki, bu itiraz bana hep botokslu orta yaşlıları hatırlatır.
Yanlış anlaşılmasın, demek istediğimiz, “Bahar bahardır, yaz yaz, sonbahar da sonbahar.”
Hayatı yalın gerçekliği ile kavradığınız da herşey çok daha yerli yerine oturuyor.
KENDİ haklılığından çok emin olmak, diğer ihtimalleri adeta garipsemek, galiba biraz kapalı toplum kültürü olsa gerek.
AK Parti’nin siyasi tutumlarında bu tavrı gözlüyorum.
Hani arada bir empati oluşturulmaya kalkışıldığında da, yine bir “yazı gelirse ben kazanırım, Tura gelirse sen kaybedersin” tutumuyla hep haklı, hep kazanan olmak istiyorlar.
Diyeceksiniz, tüm siyasilerin genel yaklaşımı böyledir.
Doğru, ama onlar iktidar değil, dolayısıyla bizim yaşamımıza doğrudan bir etkileri yok.
Bu metodun benimsenmesi bir müddet sonra “nalıncı keseri” alışkanlığı oluşturmaya başlar.
Haklılık gerekçeleri oluştururken makulü zorlamaya, hatta çarpıtmaya gidersiniz.
BİR tatil yerinin keyfi, büyük ölçüde dinlendiriciliğiyle alakalıdır.
Tamam, belirli yerlerinde ve zamanlarında eğlence de olacaktır.
Ama, tatil yerlerini şehirlerden ayıran, rahatlatıcı ve sakin iklimdir.
Zaten, yorucu bir koşuşturmayla geçen şehir yaşantımızı, zihnen ve bedenen hafifletmeyi amaçlayan ara soluklanmalardır tatiller.
Bayram süresi boyunca, meseleye bu yönü itibariyle baktığında “Alaçatı için”, “hadi be sen de” diyorsunuz.
Anlamsız bir kalabalığın ilave bir üyesi olmaya çalışan, sıkışıklıktan, “adeta” kelimesi bile gereksiz, yürüyemeyen, herhalde böylesi bir ortamda mutlu olması imkansız insanların bir seyir sirkiydi Alaçatı.
Bu böyle devam edecekse, makul insanlar şayet akıllarını peynir ekmekle yememişlerse, cazibenin sürdürülebilir olacağından çok şüpheliyim.