İKTİDAR, Cemaat’e yönelik “paralel devlet” vurgusunu yaparak bir tasfiye süreci başlattı.
Meşhur bir laf vardır. “Her iktidar kendi kadroları ile çalışır.”
Bu yaklaşım “yürütme” için, özellikle üst düzeyde geçerli olabilir.
Ancak, “yargıda” iktidara yakınlık anlayışı üzerinden hareket edilirse, “erkler ayrılığı” ilkesi zedelenir.
Şu anda zihinlerde beliren soru da budur.
Tamam Cemaatçi yargı mensupları pasifize edilsin, ama yerine kimler geliyor?
Neticede iktidarı kollayan bir kadrolaşma tercih edilecekse, normal vatandaş yönünden sakıncalı bulunan “öz” değişmemiş oluyor.
GELİŞKİN demokrasiler, “inceltilmiş, naif” taleplerin karşılık bulduğu, düzlemlerdir.
Sınırlı sayıda insan bile, kendilerine yönelik bir haksızlığı dile getirdiklerinde, şayet eylem veya söylemlerinin toplum vicdanında bir yansıması varsa, başta medya olmak üzere herkes onlara sahiplenir.
Bağlı olarak, karar vericiler de bu talepleri kaale almak zorunda kalır.
Böylesi bir güvenceyi hissediyor olmak, aslında insan olmanın onur ve bilincini solumaktır.
Kaba demokrasilerde ise bireyler, sandıktan sandığa hatırlanır.
Hele oylar kemikleşmiş ve sizler de azınlıkta kalacak kesimlerin insanlarından bellemişseniz, beklentilerinizin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Bu durum çoğu zaman bir azınlık psikolojisi yaratır.
DIŞ güçlerin AK Parti’den ve Tayyip Erdoğan’dan vazgeçtikleri varsayımını kabul ediyorsak, “onlar, bu işi nasıl planlardı” diye beyin jimnastiği yapabiliriz.
Bir kere gözden uzak tutulmaması gereken husus, AK Parti’nin yüzde 50 halk desteğine sahip olmasıdır.
Soğukkanlı bir akıl, herhalde ilk önce AK Parti’ye bir seçim yenilgisi yaşatmak isteyecektir.
Önündeki ilk “imkan” yerel seçimlerdir.
Yerel seçimlerden önce bu hükümeti düşürmek, sonrasına dair çok “kör gözün parmağı” operasyonu olacağından, “soğuk akıl” bu yöntemi mümkün olduğunca tercih etmez.
O halde mart ayına kadar “itibarsızlaştırma” bombaları peşi-sıra gelecektir.
Bu projede başarı sağlanır, mesela AK Parti desteği yüzde 30-40 bandına çekilirse, ivme tersine dönmüş olacak, sonraki aşamada cumhurbaşkanı ve genel seçimlere ya “topal ördek” bir iktidarla ya da AK Parti’den ayrılacak milletvekilleri, CHP ve MHP koalisyonu ile gidilmesi sağlanmaya çalışılacaktır.
17 Aralık operasyonları başlayınca AK Parti karşıtlarını sanki erken bir heyecan sardı.
Bir kere şu tespiti yapalım. Bu seviyedeki her yolsuzluk iddiası iktidarları yıpratır. Ama bizim ülkemizde bu gelişmelerin anında sonuç vereceğini kimse beklemesin.
Neticede AK Parti halen iktidarda. Bu anlamıyla devleti onlar yönetiyor. Maliye, MİT, Emniyet, Hazine, tüm yürütme iktidara bağlı. Üstüne üstlük, aksi ispat edilmemiş haliyle yüzde 50 halk desteğine sahipler.
Dolayısıyla, bundan sonrasına dair kolay ve kestirme tahminlere ihtiyatla yaklaşmak gerekir.
Peki Türkiye’de neler oluyor?
Bakınız, AK Parti’yi iktidara getiren gerekçeler, bu ülkenin toplumsal dinamiklerinin seyriyle ilişkilidir.
Geçmişte çok yazıldı, çizildi.
ÇALIŞKAN bir siyasetçiyseniz, koca bir ülkeyi yönetiyorsanız, yerleşik tutumları değiştirmeye hevesliyseniz, yeni vizyonlar oluşturma iddianız varsa, yüksek büyüme rakamları yakalamayı istiyorsanız, büyük yatırımlar, çılgın projeler hoşunuza gidiyorsa, tüm bunları kıt imkanlarla, sınırlı kaynaklarla yapmaya çalışıyorsanız, üstelik, bir de toplumun genelini kucaklamayan siyasi referanslarınızdan pek taviz vermez bir görüntü veriyorsanız ve 12 yıldır iktidardaysanız.
Çoğu kabullenemez
Kaçınılmaz olarak yıpranırsınız, eskirsiniz, her türden söylentinin odağı haline gelirseniz, “icraat yapan hata yapar” ilkesi tüm katılığıyla devreye girer, çoğu kesimler nezdinde “yorucu” ve “yorgun” bir siyasetçiye dönüşürsünüz.
Bu “kader”, operasyon vardır yoktur tartışmalarının ötesinde, dünyanın her yerindeki, her siyasetçi için geçerlidir.
Ancak çoğu siyasetçi bu gerçeği kabullenmez.
Onca fedakarlığın, çabanın toplumun takdirini sürekli kılacağını varsayar.
SAYIN Binali Yıldırım’ın çok başarılı bir bakanlık kariyeri var.
Yanı sıra, kamuoyunda “teknisyen” kimliği ile tanınıyor. Hiçbir zaman sert ve gergin siyasi polemiklerin içinde yer almadı.
Bildiğiniz gibi, şimdi İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı adayı.
Normal bir siyasi atmosferde, kentimize hizmet için böylesi bir adayın talip olması son derece olumlu değerlendirilir.
Ancak ne var ki garip bir dönemden geçiyoruz.
Bir kere, her türlü siyasi mülahazadan bağımsız olarak şu tespiti yapalım.
AK Parti 12 yıldır iktidarda.
BİR an için düşünün. İstanbul’da, Süleymaniye Camisi’nin iki minaresi arasına, acar bir müteahhitlik anlayışıyla devasa bir sac levha monte edilmiş olsun.
Akabinde bu levhayı boyayın ve üstüne, mesela “Güzel İstanbul” yazın.
Ne kadar hoş, ne kadar estetik ve yaratıcı olur!
Bizim sahil bandında bin tane tarihi binamız yok. Elde kalan, gözümüz gibi baktığımız sınırlı sayıdaki binalarımızdan biri de Pasaport İskelesi.
Hangi inattır bilemiyoruz ama, birkaç ay önce EXPO tanıtımı için iki bölümden oluşan tarihi yapının arasına aynen bu ucuz reklam panosu yerleştirildi.
Hadi, “EXPO’dur dedik, anlamaya çalıştık, tanıtım yapıyorlar, bilahare kaldırırlar” diye düşündük.
Fakat, heyhat, EXPO bitti, pano tüm ihtişamıyla benzer kullanımlar için kalıcı hak dönüştürülmüş gibi.
EXPO’nun kaybedilmesinden sonra, herhalde bozulan moraller yüzünden olsa gerek, sağda solda, kendimize dair düşük profilli öneriler icat edilmeye başlandı.
Yok efendim İzmir festivaller kenti olmalıymış, ana vizyonunu bu esasa göre belirlemeliymişiz…
Bu “ateş-böcek” romantiklerine sadece gülümsemek gerek.
Bakınız, İzmir ili 4 milyonu aşan nüfusu, tarihten gelen bölgenin metropol gücü sebebiyle hiçbir şekilde “Karamürsel sepeti” muamelesini hak etmiyor.
İzmir, her şeyden önce bir liman kentidir. Bu ülkenin dışarıya açılan en önemli kapılarından birisidir ve bu özelliği İzmir’in “taşıyıcı kolonu” olmaya devam edecektir.
İzmir aynı zamanda bu ülkenin en önemli tarım kentidir ve bu alanda alacağı daha pek çok mesafe vardır.
Bu kent, bazı “uçuklar” fark etmese de çok ciddi bir sanayiye sahiptir.