İnsanların birbirine saygısı her neviden sivrilikleri törpüler.
Bu tip toplumlarda günlük yaşam dingindir, sürprizler ekstra gayret gerektirir. Yaşanan keyifli anların sayısı çoğaltılarak adeta heyecan ve renk inşa edilmeye çalışılır.
İşte, İzmir büyük ölçüde böyle bir yerdir.
Kentin bu hakim kültürüne sonradan gelenler de dahil olurlar.
Bu toplum dokusu, bu anlamıyla iyidir hoştur, ama maalesef ülkemizde son yıllarda yaşanan büyük sosyal çalkantılara karşı hazırlıksız ve dayanıksız bir örgünün de sebebidir.
İzmirliler siyasete özel bir anlam yüklemenin, misyon biçmenin, geçmiş yüzyılda kaldığını düşünürler.
Bu yüzden naiftirler. Bu yüzden radikal duygularla siyaset iştahı taşımazlar.
Söz konusu beyefendi CHP’nin en önemli “kamu” postunun, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın üçüncü dönemdir temsilcisi.
Açıktır ki, “halkta karşılığı olmayan” hiçbir kişi, bu mevkiyi bu sürelerde işgal edemez.
Ya İzmir seçmez, ya da parti aday göstermez.
Aziz Bey’in İzmir halkıyla oluşturduğu özel bir iletişimi var.
O zaman temel sorunsalınız “niçin” sorusuna yanıt aramaktır.
Bu serüven sizi “akıl üstü” mecralara sürükler ki, hani en fazla “sezdikleriniz”, “hissettikleriniz”le sınırlı, kişiye özel, anlatılamaz bir “hakikat”in yolcusu olursunuz.
Bu yol, ister istemez “bir kabulden hareketle”, bir “iç arayışın”, bir “anlam sorgusunun”, bir “eksilmesin”, nihayet “tekliğin” keşfidir aslında.
“Nasıl” sorusunun yetersiz, “bilimin” tıknefes, “aklın” kısıtlı kaldığı, materyalizmin sathi addedildiği bu çerçeve, semavi dinlerin dar kalıplarına da hiçbir şekilde sığmaz.
Felsefe bahse konu bu kaide üzerinden yükselir.
Bugün kıyılar başta olmak üzere ülkenin her tarafında, Cumhuriyetin kültür politikaları ile yetişmiş, laik değerleri önceleyen on milyonlar var.
Bu insanların, “din”le, Müslümanlıkla ilişkileri mesafeli.
Cumhuriyet, devlet denetimli bir Diyanet anlayışı ile Müslümanlığı, Allah’la kul arasında yaşanması gereken içe dönük, kişisel, özel bir çerçevede tanzim etmeye çalıştı.
Oysa din, 1500 yıllık kapsamlı bir külliyata sahip, sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi boyutları ile başkaca bir yaşam önerisine kapalı bir geleneksel anlayıştı.
Bu anlayışı içten içe sürdürenler oldu.
2000’li yılların başlarından itibaren devran dönünce bahse konu insanlar ülke yönetiminde de “ön almaya” başladılar.
Bu gelişmeler sonrasında Cumhuriyet projesinin biçimlediği (ikna ettiği) milyonlarca insan, özellikle eski Arap kültürünün etkisini taşıyan mezheplerin hiç bilmediği değerlerle tanıştı.
Bu çok kötü bir duygu...
Galiba demokrasinin özgür soluğunu sürekli hissedeceğimiz zamanlara henüz gelmedik.
Hakim otoritenin dümen suyunda gitmek en güvenli yol.
Şimdilerde tüm kötülüklerin kaynağı bizlere işaret ediliyor, sağ olsunlar müthiş bir “düşünce konforu!” sağlıyorlar.
Farklı bakış açıları, çeşitlilik, renkler, gözle izlenir bir hızla azaltılıyor.
Belirli bir noktadan sonra “neme lazımcılık” da yetmiyor, suyu bulandıran kuzu örneği gibi “kurtlara eksiklenmek” zorunda kalıyor, insanın içini acıtan “özürlere” mahkum ediliyoruz.
Biliyoruz, bizim buralarda en fazla “karnımızdan” konuşulur. Demokratik bedel ödemeye ne mecalimiz ne de niyetimiz vardır maalesef.
Bizim yaş kuşağında olup da dedesi İzmir’de doğmuş herhangi bir Müslüman kişiyi ben tanımıyorum.
Yani 8 bin yıllık kent tarihinin kültürel kodlarına sahip olduğumuz pek iddia edilemez.
Nitekim, o güzelim İzmir’i körfezinden mimari dokusunu pek koruyamadığımız da açık.
Ancak, şu anda netice itibariyle bu kentin sahibi ve sakinleri bizleriz.
Bağlı olarak çocuklarımız ve torunlarımız bu yerde yaşayacaklar. Dolayısıyla bugünden geleceğe İzmir’i kıymetlendirmek vazgeçilmez görevimizdir.
Biz acaba Cumhuriyet öncesi dönemlere dair İzmir’le ilgili ne ölçüde bilgi sahibiyiz.
Acaba o dönemlerden bugüne, bu kenti parlatacak ne gibi üstü örtülmüş değerlerimiz var, bunları biliyor muyuz?
Uzun yıllar ODTÜ Yayın Kurulu Başkanlığı’nı yapan ve yenilerde Urla’ya yerleşen bir arkadaşım, Sayın Levent Gönül, Avrupalı Gezgincilerin, bırakın çok geçmişi, 17-18. yüzyıllarda Osmanlı topraklarında onlarca gözlem ve araştırma yaptıklarını ve kitaplaştırdıklarını söylüyor.
Meydan, öyle anlaşılıyor ki artık şahinlerindir.
“Türk kimliği ile Türkiyeli olmak mecburiyeti”, bu ülkenin doğusunda yaşayan milyonlarca Kürt’ü ikna edemiyor.
Tıpkı, bundan 13-14 yıl öncesine kadar dayatılan “Az Müslüman, Türk ve Türkiyeli” formülünün muhafazakarlarca kabul edilmemesi gibi.
İyi niyetle inanmıştık ki, demokratikleşme “kuyudan ilk çıkan” muhafazakarlar eliyle başlayacaktı.
Ancak olmadı.
Ülke bütünlüğü için “Türk” kavramının vazgeçilmezliğine iktidarın yeni sahipleri de, kısa bir kafa karışıklığından sonra, yanaşmaya başladı.
Yani bir nevi, ittihatçı gelenekle uyumlu “taç giyen baş akıllanır (!)” mutabakatı oluştu.
Bir Roman’ın kendisini ifade ederken “bizler neşeli insanlarız, her kapı gıcırtısında oynarız” şeklinde şirinlik ihraç etme baskısı altında kalması daima içimizi acıtmıştır.
Romanlar, hep biliyoruz, bu ülkede ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürler.
Maalesef çoğumuzun zihninde, ne ayıptır ki “dikkat edilmesi gereken” kişilerdir.
Bu önyargımız ister istemez bahse konu mazlum insanları tedirgin ediyor, sıkıntısız kabul gördükleri tek alan olan “neşeli müzisyen” pozisyonundan kalplerimize el uzatmaya çalışıyorlar.
Oysa Romanlar her daim fakirler, iş–aş sorunu yaşıyorlar, adi suçlara adeta itekleniyorlar...
Yani, öyle mutlu olmaları için çok fazla sebepleri yok.