Dolayısıyla; ‘döviz yükseldi, kur arttı, hayat pahalandı, enflasyon patladı, rezerv bitti’ türünden tartışmalar bu denli gündemimizde olmayacaktı. Tabii ki bütçe disiplinimiz, ülke performansımız yine çok önemli olmaya devam edecekti ama “çift para”nın yarattığı sarsıntılara muhatap olmayacaktık.Komşumuz Yunanistan Euro Zone’da olmasına rağmen birkaç yıl önce iflas noktasına gelmişti. Ülke olarak kemer sıkma durumunda kalmışlar, hatta bankalarından para çekilmesi bile kısıtlanmıştı. Bu esnada paraları “Drahmi” olsaydı savrulmaları ve değer karmaşasına girmeleri çok daha vahim yerlere giderdi.Neticede “Euro” durduğu yerde durdu, var olan kriz Almanya’nın acı reçeteli destekleriyle büyük ölçüde atlatıldı.Bakınız, milli paradan vazgeçmek bir “beka” meselesi değildir. Hani “Amerikan mandası” falan olmayı önermiyoruz. Neticede AB’ye alınsaydık Lira yerine Euro’ya dönecektik. Biz paramızın değerini korumayı beceremiyoruz. Büyümek istiyoruz, mecburen dış kaynağa ihtiyaç hissediyoruz, borçlanıyoruz ama rasyonel kullanamıyor, milli parayı değerli tutmaya çabalıyor ve bir müddet sonra lastiği patlatıyoruz. Öykü 1958 yılından beri, hiç sektirmeden belirli aralıklarla tekrarlanıyor. Hani dolar ya da euro problemsiz paralar mıdır? Onları kullanan ülkelerin ekonomisi çok mu sorunsuzdur? Bu sorular doğrudur, tabii ki dikensiz gül bahçesi değiller. Ancak gerek dolar, gerekse euro “rezerv” paralar. Tüm dünyada “geçer akçe”ler. “Lira” maalesef itibarlı bir para değil. 30 küsur yıl boyunca konvertibl yapma gayretlerimiz, ne yazık ki Londra piyasalarında swap anlaşmalarında oyunbozanlık yapılınca hepten kaybedildi. Uzun bir dönem hem faizi, hem de döviz kurunu kontrol etmeye çalıştık. Neticede rezervler net olarak eksiye geçti, kur yukarıya doğru hareketlendi, şimdi kambiyo kısıtı olur mu diye konuşmaya başladık. Dediğimiz gibi, bu öykü sadece bu döneme ait değil. 2001 yılında, 1994 ve öncesinde aynı senaryolar sürekli yaşandı. Diyeceğimiz, milli parayı dolar, altın, euro gibi genel kabul gören kıymete endekslemek, tabii zorluklarını takdir ediyoruz, sorunları tamamen çözmese de, mevcut durumdan daha gerçekçi bir tercih olacaktır.
Alaçatı açık denizlerde
“BİZ eski Alaçatı’yı özlüyoruz.”Yukarıdaki klişe cümle her yaz tekrarlanır. Bunlar kimdir? Eski Alaçatı nasıldı? Evvela ikinci sorudan başlayalım.Eski Alaçatı çok değil 25 yıl önce, terkedilmiş, unutulmuş bir Rum kasabasıydı. O denli ihmal edilmişti ki kimi sokaklarında yıkılmaya yüz tutmuş o güzelim binalar büyük ölçüde ahır olarak kullanılır ve kötü kokular yayardı. Ama o haliyle bile, sınırlı muhacir ve Roman nüfusu, kasaba meydanı, sakin yaşantısı ile iddiasız bir hoşluğu vardı. Çeşme ile çekişmeli futbol maçları hala hatırlanır. Kullanılmayan Rum evleri bakımsız olsa da, “gören gözler” tarafından bir hazine olduğu hemen anlaşılıyordu. Nitekim “Beyaz Türk”ler tarafından keşfedilmesi uzun sürmedi. Sevgili Leyla Figen ve duyarlı İzmirlilerin öncülüğünde ülkedeki deformasyondan uzak bir vaha yaratılmaya çalışıldı. Derken o denli popüler hale geldi ki, önce fiyatlar uçtu, yeni zenginlere hitap eden mekânlar çoğaldı ve çok kısa yaşanan o “asude” ortam yitirildi.İşte “Alaçatı’yı özlüyoruz” diyenler köyün o huzurlu “kelebek ömrü”nü yaşayanlar. Esasında Alaçatı’nın eski sakini sadece bu kesim değil. En eski sakinler Ege’nin her yerinde olduğu gibi zaten 100 yıl önce gitmişlerdi. Onlardan sonra yerleştirilenler maalesef sahip oldukları gayrimenkulleri büyük ölçüde elden çıkardılar. Neticede Alaçatı, şimdilerde cıvıl cıvıl, gürültülü, zaman zaman arsız ama çok renkli bir belde. Eski yapıların restore edilmesi, yeni yapıların tarihi dokuya uyumu ile bahse konu handikaplarına rağmen çok alımlı ve ülkenin gözbebeği. Serzenişte bulunanlara gelince; Kusura bakılmasın, Türkiye gerçeğinde hiçbir yer, önce keşfettim gerekçesiyle “kurtarılmış bölge” olamaz, olmamalı da zaten. Alaçatı artık o kuytu sahillerden açık denizlere açıldı. Bu gerçeği herkesin kabullenmesi gerekiyor.
Tatili fırsat bilen ve sıcaktan bunalan insanlarımız deniz kıyılarına yöneldi.
Hal böyle olunca, yıllardır tekrarlanan klasik tartışmalar yine alevlendi.
Tatil beldelerinde plaj imkânları sınırlı olunca yazlık evleri olanlar günübirlikçilerden şikâyetçi olurlar.
Yıllar önce İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’ın “Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor” diye, çok speküle edilmiş bir ifadesi olmuştu.
Meseleye taraflı ve katı bakıldığında bu duruma ilişkin lehte ve aleyhte pek çok şey söylenebilir.
Çeşme’de evi bulunan bir dostumuz adeta feryat edercesine, kendi bakış açısıyla artan nüfusa tepkisini dile getiriyordu.
Tabii, bu çekişme sadece yazlık beldelerle sınırlı değil.
Kemal Kılıçdaroğlu oy birliği ile yine Genel Başkan seçildi.
Bu sonuç yerel seçimlerde elde edilen başarı sebebiyle beklenen bir durumdu...
İzmir örgütünde yaşanan siyasi rekabetin Kurultay’da parti temsiline nasıl yansıyacağı merak ediliyordu.
Bahse konu, rekabet bir süredir Tunç Soyer – Rıfat Nalbantoğlu ekibi ile Tuncay Özkan ekibi arasında yaşanıyordu.
Neticede Rıfat Bey dördüncü sıradan çok yüksek bir oyla Parti Meclisi’ne seçildi.
Onunla birlikte Ednan Arslan, Selin Sayek Böke ve Devrim Barış Çelik de Parti Meclisi listesine girdi.
Buna mukabil Tuncay Özkan hayal kırıklığına uğradı.
Karşıyaka, Göztepe, Altay, Altınordu, İzmirspor, Buca, Menemen...
Bu takımların ilk üçüne gönül verenler sayıca daha fazladır.
Geçmişlerine bakılınca, bugünkü adıyla Süper Lig’de en uzun süre oynamış takımlardır bunlar.
Ancak imkânlarının sınırlı olması nedeniyle üç büyüklerin hegemonyasını kıramamışlardır.
Bu anlamıyla şampiyonlukları yoktur.
Bu yüzden bölgesel kalmışlardır.
Çok seslilik örgütlenme ile başlar.
Çağdaş toplumlarda bireyler herhangi bir konuda kendilerini ifade edecekleri zaman bir ortak paydada buluşurlar.
Sivil Toplum Kuruluşları (STK) örgütlü demokratik toplumların dışa yansıyan yüzü ve aynı zamanda organize bireyin gücüdür.
Bu sözlere neden ihtiyaç duyduk...
Hayata ‘merhaba’ diyen yepyeni dernek oluşumunun haberini aldık.
“Ege Bölgesi Makam Şoförleri Derneği.”
Şirket yöneticilerine ve kişilere şoförlük hizmeti veren emekçiler bir araya gelerek, ilk etapta 80 kişi dernek kurarak sivil toplum dünyasına ‘merhaba’ demişler.
Sanki “kediye kedi demek” siyasetin alfabesine aykırıdır.
Böyle olunca kitlelerin nabzına şerbet verildiği zannedilirken, sahiciliklerini kaybederler.
Bu tutum her görüşten siyasetçi için geçerlidir.
Oysa “İskandinav tipi politikacı” diye bilinen bir rol model vardır.
Bizim gibi ülkelerde ise siyaset, eyyamcı anlayış yüzünden nerede ise tek tipleşmiştir.
Netameli alanlara girmek tehlikeli ve yasaktır.
Üç aylık deneyim sonrasında, ekonomide durgunluğun yaratacağı tahribatın salgından daha ağır olduğu noktasına gelindi.
Bir anlamda “ölen ölür, kalan sağlarla yolumuza devam ederiz” seçeneği kabul görmeye başlandı.
Ancak, “Korona” hayatımızda da bazı şeyleri değiştirdi.
Özellikle pratiklerini hafiften yaşadığımız iki önemli olguyu hızlandırdı.
Bunlar “evden çalışma” ve iletişimin “sanal ortam”da yapılması.
İnsanların mecburen evde kaldığı süreçlerde, özellikle beyaz yakalılar itibariyle, işlerini aksatmadan yürütülebildikleri görüldü.
2019 sonunda nüfusumuz 83 milyonu aşmıştı. Her yıl 1 milyon 150 bin kişi kalabalıklaşıyoruz. Bu rakama; sayılamayanlar, Suriyeliler, kaçak olanlar dahil değil.
Nüfusun ancak 32,5 milyon kişisi çalışmaya talepkar. İşsiz sayısı 4,5 milyon kişiyi aşmış durumda. Bu tabloda her yıl en az 450-500 bin kişiye iş bulma durumundayız.
Diyeceğimiz; nüfus soluksuz artıyor. Çok değil, 1960’larda 27,5 milyonmuşuz. 1980’lerde 44 milyona varamamışız bile... Şimdi sadece (15+) nüfus 61,5 milyon kişi.
Bu ülke ne yapıp edip genç insanlara iş yaratma mecburiyetinde. İş bulmak yatırım gerektiriyor. Her yatırım, az ya da çok “tabiatın istismarı” demek... Hani çevreye zararı bilinen yatırımlara tabii ki, mesafeli kalalım. Karbon esaslı santraller yerine hiç şüphesiz yenilenebilir enerji tercih edelim.
Ama bu yatırımlarda bile Karadeniz’in akarsu yataklarını değiştirmeyelim, rüzgâr güllerini yerleşim yerlerinin tepesine dikmeyelim. Tabiatı sistematik kirleten yatırımlar hiç olmasın.
Kaz Dağlarını, temiz denizlerimizi, kuş cennetlerimizi torunlarımıza duyduğumuz sorumluluk gereği militanca savunalım.