Vaktiyle çözüm diye getirilen önlemlerin kaldırılmasından medet umulur oldu.
Tüm bunlara rağmen faizin enflasyona sebep olduğu görüşü ısrarla savunuluyor.
Ama zor oyunu bozmuştur.
Ülkenin daha çok dövize ihtiyacı vardır.
Bu sebeple faize duyarlı, kısa vadeli sıcak para ülkeye çekilmek durumundadır.
Sıcak para gelir mi?
Aradan geçen yıllarda bu zihniyet pek değişmişe benzemiyor.
Siyasi iktidar tarafından pek beklenmedik bir “hukuk, ekonomi ve demokrasi” paketi açılma kararı alındı.
İktidarın ilk yıllarında bu açıklamaya benzer bir yumuşama ve özgürlük rüzgarları estirilmişti.
AB süreci, komşularla olan ilişkiler, barış süreci, adeta bir devrime işaret ediyor, bağlı olarak ekonomi olumlu bir ivmeyle gelişiyordu.
Sonra, temel anlayış değişmeye, daha içe dönük, milliyetçi, hatta şahin politikalara yönelmeye başlanıldı.
Bu durum hayata geçirilmesi planlanan ekonomik modelin değişeceği anlamına geliyor.
Bugün her şeyin önüne geçen temel ekonomik problem “döviz” darboğazına girme ihtimalidir.
Bu sebeple, özellikle ithalatın pahalı hale getirileceği bir kur politikasına geçildiği seslendiriliyordu.
Bir anlamda, tıpkı Asya ülkelerinin yıllar öncesi yaptıkları gibi ülke içinde tüketim standartlarını aşağıya çekerek, emek girdi maliyetlerini düşürerek, yüksek kurun ittirici gücü ile ihracata dönük bir yapıya hazırlık yapılıyordu.
Albayrak’ın söylemlerinden böylesi bir hedef çıkartılıyordu.
Şimdi de bu anlayıştan toptan vazgeçildiği söylenemez.
Ancak, bu model kısa vadede ödemeler dengesini iyileştirici ve döviz rezerv problemini çözücü bir etki yapmamaktadır.
Böylesi zamanlarda bütün gündem maddelerimiz ikinci plana düşüyor.
İlk şaşkınlığımız geçtikten sonra bir anda ve hep birlikte “insan” olduğumuzu hissediyoruz.
Bir insani sıcaklık ve empati benliğimizi sarıyor.
Depremin üzerinden bir haftadan fazla süre geçti.
Ülkenin dört bir yanından yardım heyecanı, “katkıda bulunmalıyım” çabası dinmiyor.
Siyasi rakipler, komşu ülkeler, dünyevi hesaplar, hemen hepsi erteleniyor.
Maalesef, bu iklimin hep böyle devam edemeyeceğini biliyoruz.
Öncelikle belirtelim ki, Başkan Soyer, eski bir tiyatro sanatçısı olmasının getirdiği müthiş bir takdim yetkinliğine sahip.
Çok özenli hazırlandığı belli olan bir metni yaklaşık 90 dakika boyunca etkileyici biçimde izleyenlere aktardı.
Tunç Soyer, Seferihisar Belediye Başkanlığı döneminde, o esnada kimsenin çok üzerinde durmadığı bir dünya trendini sezinleyip, o küçük ilçede hayata geçirmeye çalışıyordu.
Dünyanın “çok yorulduğunun” farkındaydı.
Nitekim, virüs felaketinden çevresel sorunlara, “hayat” bu durumu teyit etti.
Seferihisar’ı kararlılıkla bir “yavaş şehir” yapmıştı.
Ege Ekonomiyi Geliştirme Vakfı’nın profesyonel bileşenleri ile organize ettiği “Ege Ekonomi Forumu’nun” dördüncüsünün zamanı yine geldi.
Giderek gelenekselleşen, bir nevi “Ulusal güz Davos”u niteliğine bürünen bu etkinlik 2-6 Kasım tarihlerinde, bu defa “online” gerçekleştirilecek.
EGEV Başkanı Mehmet Ali Susam’ın özverili çabalarıyla ülke çapında ses getiren bu forum Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın açılış konuşması ile start alacak ve günler boyu muhtelif konularda çok değerli yönetici ve katılımcılarla paneller şeklinde devam edecek.
Konu başlıkları kısaca şöyle;
* Dünyayı yeniden tasarlamak
* Yüksek teknoloji temelli üretim ekosistemi
Kirli iktidarlar “hak, hukuk ve adaleti” kendine göre uygulama gücüne de sahip olur.
İktidar değişince, bu kudret terk edilme durumunda kalınır.
Pek tabii, onlar yönünden dramatik bir durumdur bu...
Bu sebeple kimi ülkelerde “dürüst seçim” yoktur.
3 Kasım tarihinde ABD’de de Başkanlık seçimleri var.
ABD varsayılır ki, demokrasinin en yerleşik olduğu ülkelerdendir.
Bu projeye, haklı olarak Müslüman ülkelerin yöneticilerinden, bu arada Türkiye’den de tepki geldi. “Haklı olarak” diyoruz, çünkü böylesi bir girişim Müslüman olmayan bir ülkenin siyasilerine düşmez. Ama, bu demek değildir ki “bedevi ve arabik” geleneklerin “din” olarak sunulması eleştirilemez.
İslam dininin kimi kurallarının dönemin koşulları içinde değerlendirilme gereğine pek çok İslami otorite de işaret eder. Pek tabii mevzu inanç meselesi olduğu için hassastır ve mümkünse “içeriden seslerle”, o da saygın ve kabul görmüş kişiler olması halinde, sınırlı çerçevede dikkatlice tartışılmalıdır.
Geçenlerde GATA Hastanesinin doktor sıfatını taşıyan bir yöneticisi “çok evliliği” “dini ruhsat”la temellendirilmiş ve Medeni Kanun’a karşı çıkan söylemleri ile gündemi meşgul etmişti. Hakikaten 21 yüzyılda, kadın-erkek eşitliğine aykırı bir fikri savunmak ve bu sapkın düşünceyi bir kutsal kitaba refere etmek, kabul edilebilir değildir. Bugün hiçbir medeni toplum düzeni kadını ikinci sınıf göremez. Kadın ne cennetteki huridir, ne evdeki çok eşten biri ya da cariyedir. Mirasta ayrımcılığa rıza göstermez, evlilik akdi “boş ol” denilerek sona erdirilemez, çocuk yaşta evlendirilemez, kocanın dayakla terbiyesi gibi bir hak söz konusu olamaz, kılık-kıyafetine, özgür iradesine karışılamaz. Kadın, özetle bir eşit bireydir.
Başa dönersek; Macron, bir “yanlış ağız” dır. Ama bu konularda bazı sorunlar olduğu da açıktır. İslam’a dair, otantik kurallarından ziyade ezel-ebed geçerli moral hükümlerinin ön plana çıkarılması bir ihtiyaçtır. Zaten süreç de bu şekilde gelişmektedir. Her tek tanrılı din kendi sosyolojik mecrasında, giderek çağdaş değerler ve pozitif bilimlerle mesafesini azaltmaktadır. İsevi Katolik dünyanın ruhani lideri Papa’nın söylemleri bu durumun açık örneğidir. Neticede “su yolunu bulur”.
Hariçten müdahaleye, “reform, aydınlanma,yapılandırma” gibi incitici, irkiltici ve itici söylemlere hiç gerek yoktur.
Yalandan tedbir