Aynı zamanda partisinin il kongresini yapmak üzere kentimize gelen Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, konuk olduğu etkinliğin açılış konuşmasını ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Karabağlı yaptıktan sonra, kürsüye geldi. Babacan ekonominin iyi olmasının ön koşulunun “özgürlükler, hukuk ve adalet” olduğuna vurgu yaparak kendi programlarında, bu anlamıyla bahse konu unsurların öncelik taşıdığını, bu yüzden “ekonominin” bile 5. sırada yer aldığını ifade etti. Partilerinde cinsiyet kotasının yüzde 35 olduğunu, İzmir’de bazı ilçelerde bu kotanın kadınlardan ziyade erkekleri koruduğunu söyledi. Ayrıca gençlere önem verdiklerini, partinin yönetim organlarına gençleri yerleştirdiklerini belirtti. Üyelerinin %85’nin ilk defa siyasete girenlerden oluştuğunu, daha öncesinde bahse konu seçmenlerin yüzde 30’unun AK Partiye, yüzde 20’sinin ise CHP’ye oy verdiklerini ifade etti. Kimlik siyasetine çok mesafeli olduklarını söyledikten sonra 15 ay öncesinden “Demokrasiye geçiş eylem planı” başlığı ile çalışmalar yaptıklarını, 6 partinin yayınladığı “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” deklarasyonuna bu çerçevede hazır katkı koyduklarını belirtti. Bu deklarasyonun önemli olduğunu, ama yol haritasının daha da kritik olduğunu, bunun henüz konuşulmadığını ve geç kalınmaması gerektiğini ifade etti. Aksi taktirde şayet ittifakın adayı cumhurbaşkanı seçilirse, bu belirsizliğin tartışma yaratacağını belirtti. Seçmene “her yetkiye talip olan başkan” formülünün, kolaylığı nedeniyle daha hitap ettiğini, ama “kuvvetler ayrılığı” prensiplerinin vazgeçilmez olduğunu ifade etti. Olası iktidar için “Eylem Planlarını” hazırladıklarını ve her bir planı bütçe olanakları ile irtibatlandırdıklarını belirtti, bu çerçevede tarım, afet, dijital dönüşüm, makroekonomi ve istihdam eylem planlarının hazır olduğunu söyledi. Bu şekilde 20 eylem planlarının olacağını, iktidarlarının ilk 90 dakikasında özgürlükler ve yargı bağımsızlığı konusunda hızlı icraat yapacaklarını ifade etti.
Doğru yaklaşımlarla ekonominin 6 ay içinde düzeleceğini, kök sebebin kötü yönetim olduğunu belirtti. “Yeni seçim kanunu taslağı henüz netleşmedi” dedi ve yorum yapmadı. AB sürecine dair “Tren rayda” diyerek, ülkenin “yük alan” bir duruma geçmesi halinde AB’ye girmenin kolay olacağını söyledi. Mevcut ekonomi yönetimini “Bir Alem” diye nitelendirerek, ekonomik kararların, tek kişinin duygu dünyasına göre şekillendiğini, söyledi. İttifakın cumhurbaşkanı adayının da, öncesinde mutlaka yol haritasına imza koyması gerektiğini, aksi durumun kaos yaratacağını belirtti. Somut, sağlam bir program önceden belli olmaz ise kararsız seçmenin oy vermeyebileceğini söyledi. Parlamentonun seçim kanunu tartışmaları ile “odak” kaybolduğunu, esas olanın cumhurbaşkanı seçimleri olduğunu ifade etti. İttifakın cumhurbaşkanı adayını şu aşamada belirlememesinin daha uygun olduğunu, ancak olası adayın programının ittifak partilerince başlangıçta belirlenmesinin önemli olacağını ifade etti. Seçimlerde “İttifakın” cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmasına rağmen mecliste Anayasa’yı değiştirecek çoğunluğa ulaşamama durumunda ne yapılacağının planlanması gerektiğini, ancak böylesi bir durumda AK Parti’nin bile desteğinin olabileceğini belirtti.
İktidarın Ankara ve İstanbul’u kaybetmesinin onlar nezdinde moral bozukluğu yarattığını, Kur Korumalı Mevduat uygulamasının yanlış olduğunu, buna mukabil şeffaf anlayışla Yap-İşlet-Devret yönteminin mantıklı ve iyi bir enstrüman olduğunu belirtti. Şayet seçimi kazanırlarsa mevcut Y.İ.D yatırımlarının finansal boyutunu, hukukun içinde kalarak sorgulayacaklarını ifade etti. Aksi halde hukuka saygı göstermeyen bir anlayışın “Çete” den farklı olmayacağını belirtti.
Özetle, kentimizde liderler geçidi devam ediyor; ESİAD’a ve vesile olan Deva Partisi İl Başkanı Seda Kaya Ösen’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Bu tür yatırımlar, sonrasına yönelik müthiş bir ekonomik sinerji zeminini oluşturur. Ülkenin kutuplaşma ortamı bu gerçeği gölgelememelidir. Bu manada önce iktidara yönelik bir hak teslimi yapmak gerekiyor.
Hep ”İzmir bir liman kentidir” der ve onun bu özelliğinin Akdeniz havzasına damgasını vurmasını isteriz. Böylesi bir yürüyüş sadece Alsancak limanıyla olamaz. Şimdilerde Aliağa, birkaç yıl sonra Çandarlı liman bölgeleri ile bu hedefe ulaşmak mümkün. Bu büyük yarış muhtemelen Bandırma’ya açılım planlayan İstanbul ile kıyasıya bir rekabet sonunda şekillenecek.
Liman; ulaşım kolaylığı, maliyet imkanı demektir. Bu anlamıyla otoyollar, köprüler, demir yolları bütünleyici rol oynarlar. Lojistik imkanların gelişmesi her türden yatırım için öncelikli tercih şartıdır. Ekonomik aktivite beraberinde iş ve aş demektir. Yöneticilerimiz artan nüfusun geçimi ve refahını düşünmek ve planlamak urumundalar. Tabii ki finansman maliyetleri bu tip yatırımlarda en uygun koşullarda olmalıdır. Meselenin bu boyutunu tartışmak muhalefetin en doğal hakkıdır. Ama önce bir sevinmeli ve gururlanmalıyız. Kuzey Ege’nin gelişmişlik anlamında makus talihine dair çok önemli bir mesafe alınmıştır. En kritik husus bahse konu lojistik ağının örülmesiydi.
Medyada Çanakkale köprüsü için “yeni bir kara delik açılıyor” manşetiyle verilen sunum zamansız olmuştur.
Neyse, muhteşem bir Cumhuriyet eseri olan Çanakkale Köprüsü hepimize kutlu olsun.
Bu insanlara dair yoksulluk ve eğitimsizlik adeta bir kadim kaderdir. Ama Kadifekale sırtları ya da Agora’nın arka sokakları gibi, önce Anadolu’dan, sonraları Suriyeli ve Afgan göçmenlerin geçici kullandığı türden çöküntü alanları değildir Ege Mahallesi ve diğer Roman yerleşim yerleri.
Buralarda “fakirlik, dışlanmışlık, yok sayılmışlık” gibi acıtıcı kavramlarla sentezlenmiş çok özel bir kültür yaşanır, yaşatılır. Romanlar; hayatın zorluklarını bir gülümseme ve neşe bulutu ile perdeleyerek yaşarlar. Mesafeli kalınmış halleriyle kendi kendilerine yetebilmeyi onurlu bir zanaat haline getirmişlerdir. Bu anlamıyla İzmir’imizin bu özel rengine her kesimin sahiplenme borcu vardır. İstanbul “Sulukule” rant uğruna bitirildi. Şimdilerde Ege Mahallesi için kentsel dönüşümün süreci yaşanıyor.
Tabii ki rehabilite edilsin. Bu anlamıyla Büyükşehir Belediyesi’nin çalışmaları çok kıymetli. Ama atılacak her adım bu neviden kültürlerin önemini idrak etmiş bir duyarlılıkla ve mutlaka Roman münevverlerinin işbirliği ile gerçekleşmelidir. Kamu otoritelerinin bu özeni gösterdiğini biliyoruz. İzmir’in bir başka Ege Mahallesi yok. O sebeple sevgili hemşehrilerimizi pamuklara sararak sahiplenmeli ve korumalıyız.
Rusya operasyonu Donbass’la sınırlasaydı, bir antlaşma zemini mümkündü. Ama artık bir savaş ortamı oluştu, acıları yaşanıyor, binlerce insan ölüyor, Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlar artarak çoğalıyor, Putin şeytanlaştırılıyor... Artık bu mesele Rusya’ya kalıcı bir ders verme, onu muhtemelen dar ve pasif bir çerçeveye sıkıştırma politikasına dönüştürülmeye çalışılacaktır. Belki de soğuk savaşın intikamı Putin’in bu stratejik yanlışı üzerinden Rusya’ya nihayet ödettirme fırsatı olarak değerlendirilecektir. Rusya böylesi bir maliyeti içine sindirmez. Dönüp geldiğimiz yer, onun netice itibari ile bir nükleer güç olduğunu tüm dünyaya hatırlatıyor. Şayet Rusya rencide edilerek ve bileği bükülerek püskürtülecekse bu kolay olmaz. Diploması; karşılıklı tavizlerle bir formül yaratılabilir mi, Ruslar’ın tatmin olacağına karşı taraf razı olabilir mi, açıkça zor gözüküyor.
Sonuç ne olursa olsun, Putin ve Rusya için bir “had” aşımı oluşmuştur ve bundan sonrasına dair zor zamanları mukadderdir.
-----
Denizler duruluyor
UZUN yıllar boyunca Türkiye siyasetini değerlendiren köşe yazılarımı sıklıkla bir klişe cümle ile tamamlardım.
Hiç şüphesiz “Batı”nın olası ekonomik yaptırımlar silsilesinde imkânları daha fazla. Ama şunu asla unutmamak gerekiyor. Neticede Rusya da bir nükleer güçtür. Dolayısıyla meseleleri tırmandırmanın mutlaka bir sınır vardır.
Ayrıca geçmiş tecrübelerden biliyoruz ki krizin ekonomik faturası rahatsız edici boyutlara ulaşırsa “piyasa aldırmazlığı” denen pragmatik boyut bir anda devreye girer.
Final tahlilde Ukrayna, taraflar açısından stratejik bir öneme sahip olsa da tarihi olarak Rus etki sahasında kalmış bir bölgedir. Bu sebeple ABD “suyu ters akıtmaya” muktedir olamayacağı için, başkaca tavizlerle barış dengelenmesine razı olabilir. Benzer durum zaten Kırım’da yaşanmıştı. 21. yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken hiç kimse bu gezegende süper güçlerin uzun süreli sıcak savaşını bekleyemez.
Neticede, vurguladığımız gibi karşılıklı nükleer denge söz konusudur. Bu öylesine önemli bir faktördür ki ABD ve NATO’nun ileriye gitmesini, bağlı olarak prestijini büyük ölçüde aşağıya çeken bir sonuç doğurması, kuvvetle muhtemeldir. Türkiye reel politiğin gereklerine uygun davranmalı ve tarafların hiç birine angaje olmadan bir denge politikası yürütmelidir. Putin, sosyalist dönemin cömertliğinden vazgeçmiş bir Rusya perspektifi hedefleyerek, Çarlık döneminin topraklarına yayılmış bir ülke hayalini yeniden yazmaya çalışıyor. Kim bilir, belki de güçlenmiş bir Rusya, yeniden belirleyici bir rol peşindeki Almanya ile ABD ve Çin karşısında yepyeni bir ittifak filizlendirebilir.
Kılıçdaroğlu an itibari ile aday adayı olduğunu açıkladı. Adaylığının ittifak bünyesinde kabul görmesi ve kamuoyunun desteğinin taraflara ikna edici gelmesi gerekiyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına bir anda “şapkadan” bir aday çıkartılması halinde aşırı bir “sıklet farkı” oluşacağı aşikâr. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş konuşulan aday adayları. Ancak mevcut konumlarının risk edilemeyeceği ifade ediliyor. Pek tabii “aday” çıkartma konusu sadece konuşulan kişilerle sınırlı değildir. Ancak bunun hazırlığının başlamış olması da icap ediyor. Hemen belirtelim ki, emekli olmuş “asker, büyükelçi, Anayasa Mahkemesi Başkanı, politikacı” türü tiplemelerin devrinin kapandığı söylenebilir. Bahse konu muhalefet adayının, “seçilmiş, kariyerli, iddialı, karizmatik, temsil yeteneği yüksek, devleti ve sivil hayatı bilen, potansiyel lider özellikleri taşıyan” bir kişi olması, her şeyden önce ülke yararıdır. Adaydan parlamenter sisteme geçişi taahhüt etmesinin isteneceği ifade ediliyor. Bu anlamıyla, halk oyuyla seçilmiş bir Cumhurbaşkanı adayının egolarına hakim bir yapıda olması, önem taşıyacaktır.
Adaydan hem seçilebilecek özellikler aranması, hem de seçim sonrası geri plana çekilme şartı istenmesi... Bu tam bir “oksimoron”dur. Bu denklemin nasıl çözüleceği, siyaset tarihine bakıldığında, seyirlik bir “muamma”dır. Seçim şansı ancak güçlü bir adayla mümkün. Güçlü aday da, seçimi kazandığı anda, sadece Cumhurbaşkanı olmuyor, aynı zamanda halkta karşılığını bulmuş bir “lider” haline geliyor. Siyasetin doğası, bu anlamıyla, mevcut liderleri tasfiye sürecine sokabilecektir. Neyse, görünen o ki muhalefetin işi zor.
------
YENİ YEME-İÇME MEKÂNLARI
Cumhuriyet bu birikimi aynen sahiplenmiş ve Ankara’dan yönetilen “iyi tariflenmiş” devlet organizasyonu kurmuştu.
Bu coğrafyada devlet aklı öteden beri bürokratlarını iyi yetiştirmeye özen göstermiştir. Cumhuriyet, bürokratlarının kendi değerlerine uyumlu olmasına daima dikkat etmiştir. Ancak çok partili hayata geçişle birlikte bahse konu katı tutum mecburen esnemeye başlamıştır. Özellikle “muhafazakârlar”, iktidar ağırlıklarının arttığı 2000’li yıllarda, mesafeli bırakıldıkları devlete giderek hakim olmuşlardır. Bu süreçte, “usul kaygıları”nın daha az nazara alındığı bir devlet anlayışı oluşmuştur. Denilebilir ki; “Bu bir demokratik gelişmedir”. “Zaten Devletin hantal yapısı hep eleştirilir”. “Sonuç odaklı, pratik, güven esaslı bir tarz, hayatı her yönüyle rahatlatır, kolaylaştırır”.
Ancak, bu beklentiler ülkeler tarihinde maalesef bu şekilde tecelli etmemiştir. Devlet, neticede halka hizmet için kurulmuş ve halkın finanse ettiği bir yapıdır. Bu nedenle her icraatının “açıklanabilir” ve “hesap verilebilir” olması şarttır. Konuyu AK Parti’nin yönetim anlayışına getirmek istiyoruz. AK Parti, sözünü ettiğimiz sürece uygun olarak iktidar oldu. Ağır bürokratik yapı onun için her daim “sevimsiz ve boğucu” idi. Doğru bildiklerini zamanla yarıştırdıklarında “istimin arkadan gelmesini” tercih eder bir tutumları olmuştur. Örneğin, bu ülkenin iç huzuruna dair herkesin özlemi olan “Barış Süreci”, devletin kural ve geleneklerini pek nazara almadan uygulandı, işin içinden çıkılmaz bir yerlere sürüklendi ve proje başarısızlıkla sonuçlandı. Yine, ekonomi ile ilgili, yine “doğru bildiklerine” dair, dünya ve ülke örneklerini kaale almadan, görüş alışverişinde bulunmadan, mali devlet kurumlarının olması gereken bağımsızlıklarına özen göstermeden ve “dış güçlerin ekonomik saldırısı” gibi söylemlerle, kuralsız icraat tarzı tercih edildi.
Ayrıca son dönemlerde, her demokratik ülkede her iktidarın zamanla yaşaması mukadder “yıpranmayı” ve bağlı olarak “değişim vakti” ihtimalini sindirmekte zorluk çektiklerine dair kimi açıklamalar yapılır oldu. “Devletin bekası ve güvenlik tehdidi” söz konusu olduğunda “seçim ve demokrasi”nin bile ikinci planda kalacağına dair söylemlere tanık olundu. Bir Anayasal hak olan “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” (Md. 34) ilkesine mesafeli imalar seslendirildi. Diyeceğimiz, iktidarlarda, zamanla kendilerine çok doğru gelen ve bu sebeplerle demokrasiyi ve onun tanzim ettiği kuralları tartışılır bulan tutumlar yeşerebilir. Hayat göstermiştir ki bu anlayış, demokrasiyi benimsemiş ülkelere hiç iyi gelmez ve tüm topluma bedel ödettirir. İktidarlar, “tehdidi önleme, huzuru temin, ekonomik saldırıyı savuşturma, güvenlik ve benzeri sebeplerle” bindikleri dalı kesip demokrasiden ve kurallardan uzak “meşruiyet” gerekçeleri türetmemelidir.
Döviz fiyatlarının yükselmesi, enflasyonu, enflasyon yeni zamları tetikliyor. Tekrar 2000’li yıllara dönüldü. Bu sarmal umarız kırılır. ÜFE’nin yüzde 79’larda oluşu yüzde 36’lar seviyesindeki tüketici enflasyonuna da baskı oluşturacaktır. Şu anda iş dünyasında en güncel konusu girdi maliyetlerinin bir anda yüksek oranda artmasının yarattığı problemlerdir. Bahse konu zamların ayrıca ciddi manada “işletme sermayesi” ihtiyacı doğurduğu bilinmeli. Elektrik, doğalgaz, ücretler, SGK, muhtasar gibi “peşin ödeme esaslı” giderlerde, yüzde 50’den az olmamak üzere, yüzde 100’leri aşan fiyat artışları, ödenebilirliği bir yana, çok ciddi “işletme sermayesi” açığı oluşturacaktır. Bu handikapı karşılamak için banka kredilerine yönelindiğinde rotatif kredilerin yüzde 30 ile 45’ler arasında belirlendiği nazara alındığında, hakikaten sermayesi kıt işletmelerde işler hayli zora giriyor demektir. Böylesi durumlarda “tedarik zinciri” kırılır, daha da kötüsü “ödeme namusu” kriteri zaafa uğrar. Özetle ekonomide işler tatsız gidiyor. Ücretler için konuşulan yüzdeler 45 ile 60’lar mertebesinde.
Asgari ücret yüzde 50 artınca, bağlı olarak diğer ücretler için bu seviyeler konuşuluyor. Ama bu artışlar ne ölçüde mümkün olabilir, bu halmeçhul. İhtimal, firmalar 6’şar aylık periyodlarda daha temkinli bir ücret artışı planlayacaklardır. Özetle; zor bir 2022 herkesi bekliyor.
---------------
ZORUNLU DEVİR TEDİRGİN EDER
TCMB ihracat dövizlerinin yüzde 25’ini, açıkladığı kurlar üzerinden, bankalar marifetiyle ihracatçıdan, bedel döviz alım belgesi ve benzeri bir belgeye bağlandığı anda satın alma kuralını getirdi. Hani bu düzenleme yanlış anlaşılmamalı. İhracatçı mecburen sattığı dövizleri, kambiyo mevzuatı cari olduğuna göre hemen bankalardan yine satın alabilir. Ama bu işlemin maliyeti yüzde 1-2’ler mertebesi olacaktır. Bu düzenleme evvel emirde Merkez Bankası’nın brüt rezervlerini artırıcı bir etki yaratır. Brüt derken bu tutarların neticede “borç” olduğuna vurgu yapıyoruz.
İkincisi; Merkez Bankası bahse konu dövizleri, ki 2022 yılı için bu uygulama aynen devam ettirilirse takribi 65-70 milyar dolardan söz ediyoruz, doğrudan piyasadan temin etme yolunu tercih etseydi müthiş bir talep oluşacağından döviz fiyatları yukarılara tırmanacaktı. Bu yöntem, fiyatını kendi belirlediği için nispeten dalgalanma öncesi fiyatlardan döviz temini imkanı sağlayacak ve daha hesaplı olacaktır.
Tabii ki piyasa döviz talep ettiği müddetçe günün sonunda döviz fiyatları bu neviden palyatif çözümlerden etkilenmeyecek ve nereye gidecekse yine o yere gidecektir. Ama belirttiğimiz gibi TCMB için bu yöntemde brüt rezerv artırımı ve edinimde bir maliyet avantajı söz konusudur. Belirtmek gerekir ki, bu uygulamalar geçmişte denenmiştir.