Kalabalık bayram sofralarından, el öpmelerden, sarılmalardan, kucaklaşmalardan mutlaka kaçınmak gerekiyor. Salgın bitmedi, devam ediyor. Bu nedenle de Mehmet Hoca’yı aradım. Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Kurban Bayramı’nda beş riskli aktivite olduğunu söyledi. Dikkat edilmesi gerekenleri şöyle anlattı:
BEŞ RİSKLİ AKTİVİTE
1)İNSANLARIN BULUNDUKLARI ŞEHİRDEN BAŞKA YERE GİTMESİ:
Gidişler genelde büyük şehirlerden küçük yerleşim yerlerine oluyor. Yani virüsün yoğun olduğu illerden daha az olanlara. Tabii Güneydoğu Bölgesi hariç. Güneydoğu’da şu an salgın yoğun. Peki bu yerleşim yerlerine nasıl ve hangi araçla gitmeliler? En güveniliri kendi araçlarını tercih etmeleri. Mola verdikleri yerlerde, kısa sürede ihtiyaçları gidersinler. Virüsün miktarı ve virüsle temas süresi önemli. Yemeklerini kalabalık yerlerde yemesinler. Otobüs ya da uçakta pencere kenarını tercih etsinler.
2)BAYRAM NAMAZI: Bayram namazını açık alanda, sosyal mesafe kuralına uyarak ve maske ile kılsınlar. Kapalı alanda kılmaya mecburlarsa, mesafeye mutlaka dikkat etsinler. Yüksek sesle konuşmasınlar. Yüksek sesle konuşmak, bulaş riskini on kat arttırıyor. Cami çıkışlarında toplu bayramlaşmadan kaçınmak gerekir.
3)KURBAN KESİMİ: Virüs hayvanlardan bulaşmaz. Ancak insandan insana bulaşır. Bayram namazından hemen sonra kurban kesimi için yığılma olmamalı. Kurban kesimi dört güne yayılarak yapılmalı. Sosyal mesafe ve maske kuralarına mutlaka uyulmalı. Diyelim ki kurbanı kesende virüs var, diyelim ki keserken hapşırdı. Evde bıçağı, elimizi yıkamak gerekiyor. Sadece COVID-19 için değil başka hastalıklar açısından da çiğ ete değdikten sonra el normalde mutlaka yıkanmalı.
4)TOPLU TAŞIMA ARAÇLARININ KULLANIMI: Bayramlaşma ziyaretleri mutlaka dört güne yayılmalı. Toplu taşıma araçları kalabalık olmamalı.
5)BAYRAMLAŞMA:
Hem kadın dernekleri temsilcilerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşme taleplerini kaleme almış, hem de “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmamalı” demiştim. Yazılarıma ara verdiğim bu bir haftalık kısa sürede geldi kötü haber. Pınar Gültekin vahşice katledildi.
Lütfen elinizi vicdanınıza koyun ve bir düşünün... Bugüne kadar kaç Pınar katledildi? Kaçımız tecavüze uğradı? Kaçımız dayak yedi? Kaçımız cinsel istismara uğradı? Kaçımız çocuk yaşta evlendirildi? Bu soruların yanıtları, istatistiki bilgi olarak açıklanan o rakamlar kalplerinizi kanatır. Bizim kalplerimiz kanıyor. Sesimizi duyurmak için sosyal medyadaki fotoğraflarımız siyah-beyaz olsa da aslında kapkarayız. Yastayız, üzgünüz, kırgınız, kızgınız... Bizler anneleriniziz, bizler eşleriniz, bizler kardeşleriniz, kızlarınız, hayat arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınızız. Arkanızda değil, yanınızdayız. Karşınızda değil, eşit olarak yanınızda olmak isteğimiz. Bizler insanız. Peki ya siz? Katleden, tecavüz eden, döven, hakaret eden, istismar eden ya da tüm bunlara sessiz kalan, değerlerin arkasına saklanmaya çalışanlar, illa bir kadını suçlu bulmaya çalışanlar, “ama” diye başlayan cümleler kuranlar sizler nesiniz? İnsan sormadan edemiyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmadığı halde yaşanıyor bu katliamlar. Peki ya çıkılsa? Diyeceksiniz ki “Adının illa İstanbul Sözleşmesi olmasına mı gerek var, önlemler alınır, gerekli düzenlemeler yapılır”. Niye bir kazanımdan vazgeçelim? Bu kazanımın yerini doldurmak ne kadar sürer?
Bakın, hükümete yakınlığı ile de bilinen Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM’in başkanı Saliha Okur Gümrükçüoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Burada yapılması gereken hukuki bir kazanım olan sözleşmeden çıkmaktan ziyade, söz konusu maddeleri uluslararası hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturmaya çalışmaktır. İstanbul Sözleşmesi ve benzer hukuki metinler de amaç olarak şiddetin önlenmesine yönelik gerekli düzenlenmelerin yapılmasına yöneliktir. Söz konusu sözleşme şiddetin önlenmesi noktasında araçlardan sadece bir tanesidir. Aslolan şüphesiz şiddetle mücadeledir” dedi.
Sevgili okurlarım, biz hepimiz temelde bu konuda birleştik. Bizi, kadınları ilgilendiren konuda hepimiz aynı fikirdeyiz. Yapılması gereken kazanımlardan geri adım atmak değil. Sorunlar var ise oturup ne yapılması gerektiğini konuşmak, şiddeti engellemek için de ne gerekiyorsa artık bir an önce yapmak. O masada mutlaka kadın derneklerinin temsilcileri de yer almalı. Bir daha hiçbir kadın siyah-beyaz bir fotoğrafa dönüşmesin... Kalplerimiz kanamasın.
Herhangi bir sabahtan Türkiye örneği sizlere... Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü ile telefon sohbetimiz onun bu sözleriyle başladı. Sevgili okurlar, tahmin edeceğiniz gibi konumuz İstanbul Sözleşmesi. Sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyerek başlayacağım: Kadınları ilgilendiren konularda kararları erkekler vermesin. Kadınlar da korkmadan, çekinmeden, siyasi kaygı duymadan konuşsun lüften!
İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NE KADINLAR NE DİYOR?
Sadece Canan Güllü ile konuşmadım. Birçok farklı görüşlerden birçok kadını, birçok dernek temsilcisini aradım. Muhafazakâr ya da değil hepsinin ortak görüşü şu:
“İstanbul Sözleşmesi kadına karşı, insana karşı şiddeti önlemeye yönelik. Anayasa ve hukukta ne var ise o çerçevede kaleme alınmış. Kimseye özel bir alan açmıyor.”
Altını çiziyorum: Bu görüş muhafazakârların da muhafazakâr olmayanların da ortak görüşü.
KİM BU CEMAATLER?
Peki Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı şehirden adını alan, 9 yıldır yürürlükte olan meşhur İstanbul Sözleşmesi ile ilgili tartışma nereden çıktı? Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü’ye göre kara propaganda 2009 yılında başladı:
“Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) üzerinden cemaatlerin bir savaşı oldu. Cemaatler, KADEM üzerinden Sayın Cumhurbaşkanı’na yüklendi. Yaptıkları kara propaganda şöyle oldu:
Bundan tam dört yıl önce 15 Temmuz 2016 gecesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın canlı yayındaki çağrısının ardından bir millet demokrasi için, vatanı için, geleceği için sokaklara çıktı. Bundan tam dört yıl önce bir millet canı pahasına demokrasi savaşı verdi.
FaceTime yayını
Savaş uçaklarının şehirlerin üzerinde uçup bombalar attığı, helikopterlerin ateş açtığı, tankların caddeleri kapattığı o gece, Cumhurbaşkanı Erdoğan, CNN Türk ekranında saat 00.24’te yaptığı tarihi çağrıda “Şu anda bu milletin imkânlarıyla ortaya konmuş olan tankı, topu, uçağını, helikopterini kullanarak milletin üzerine gelmenin bedelini bunlar çok ağır ödeyeceklerdir. Milletime de bir çağrı yapıyorum, milletimizi illerimizin meydanlarına davet ediyorum. Halk gücünün üstünde bir güç ben tanımadım bugüne kadar...” demişti.
Tam da dediği gibi olmuş ve o sözlerin ardından bir millet sokaklara inmişti. O gece büyük bir mücadele yaşandı, demokrasi yolunda şehitler verildi. Bir millet ülkesini, vatanını, geleceğini, demokrasisini elinden almaya kalkan terör örgütüne “Dur!” dedi. Terör örgütünün beli kırıldı, Türkiye içindeki etkisi büyük oranda ortadan kaldırıldı. Ancak mücadele bitmedi. Mücadele dört yıl önce 15 Temmuz gecesindeki gibi aynı kararlılıkla sürdürülüyor. Hâlâ kripto örgüt üyeleri yakalanıyor.
Örgütün yapısı
Dört yıldır devam eden kararlı mücadeleye rağmen hâlâ bazı örgüt üyelerinin gizlenebilmesi ve devlette görev yapabilmesinin nedeniyse örgütün karanlık yapısı. 1980’lerden beri adeta bir istihbarat örgütü gibi yapılanan örgüt, karanlık koridorlardan oluşuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, o yapıyı bir grup toplantısında “FETÖ tehdidi konusunda kurumlarımızı harekete geçirdikten sonra dahi, bu yapının gerçek organizasyon şemasını çıkarmakta zorlandık. İlk kuruluş yıllarından itibaren bu yapıyı organize eden akıl öyle bir sistem kurmuş ki en kritik isim üzerinden dahi en fazla birkaç kademe geriye gidebiliyorsunuz. Bunun ucu Türkiye’de değil, bunun ucu dışarıda” demişti. Devletin kurumları dört yıl boyunca çalıştı, ifadeler okundu, bağlantılar çıkartıldı. Ortaya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bahsettiği o organizasyon şeması çıkartıldı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mustafa Akış’ın CNN Türk ekranında ilk kez açıkladığı o organizasyonun şemasını dört yılın sonunda sizlerle de ayrıntılı bir biçimde paylaşmak istiyorum.
ÖRGÜT 3 ANA PARÇADAN OLUŞUYOR
- Örgütün üzüm salkımı şeklindeki karmaşık şemasını en tepedekilerin dışındakiler bilmiyor.
Meseleyi bundan sonraki satırlarda değerlendirirken, üzerinden yıllar geçmiş olsa da Hıristiyan dünyası açısından hiç unutulmayan konunun İstanbul’un fethi ve o fethin sembolü Ayasofya olduğunu da göz önünde bulundurmakta fayda var. Şimdi, Ayasofya’nın Cumhurbaşkanlığı kararıyla cami statüsünü elde etmesinin ardından, tartışmalara ve o tartışmalara üst düzey yetkililerin verdikleri yanıtlara bakacağız.
KİLİSE NEDEN CAMİYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ?
Bu soru, bazı yazılarda ve sosyal medyada karara yönelik eleştirilerin başında geliyor. Gelelim bu eleştirilere verilen yanıtlara:
Kiliseyi camiye dönüştüren, İstanbul’un fethinin ardından Fatih Sultan Mehmet. O tarihten beri Ayasofya, cami. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kiliseyi camiye çevirmiş değil.
Üstelik Ayasofya 1934 yılında müze statüsünü alırken, 1936 yılında çıkarılan tapuda “cami” yazıyor. Tam ifadesiyle “Ayasofya Kebir Camii Şerifi”. Bir ayrıntıya daha dikkatinizi çekeyim: Belgede imzası olan Tapu Müdürü Fikret Sinirlioğlu. Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu’nun babası...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidarları boyunca azınlıkların mallarının iade edilmesine, bu konuda hukuku gözetmeye ve hassasiyet göstermeye özen gösterdi. Yine AK Parti iktidarlarında Süryanilere yeni kilise kurulması için arazi tahsis edildiğini de hatırlatalım.
O GÜN ÖYLE DEDİ, BUGÜN NİYE İBADETE AÇTI?
Libya topraklarındaki savaşın üzerindeki örtüyü çekip atabilir. Bu durum ülkeleri geri dönüşü olmayan noktalara götürebilir. İşte tam da bu yüzden Vatiyye Askeri Üssü’nü kimin vurduğu resmi olarak açıklanmıyor. Kimin hedef aldığı söylenmese de kime mesaj verildiği gayet açık. Ulusal Mutabakat Hükümeti ile orayı kalıcı üs haline getirmek isteyen ve radar, hava savunma sistemleri ile ASELSAN tarafından üretilen mobil elektronik harp sistemi kuran Türkiye. Türkiye’ye verilmek istenen üstü örtülü mesaj ise “Bu üsse konuşlanmayın, Hafter’in elinde bulunan Sirte ve Cufra’ya da operasyondan vazgeçin...”
ELDEKİ VERİLER
“5 Temmuz 2020 gecesi Vatiyye Üssü’nü bombalayan uçaklar kimindi” sorusunun yanıtını bulabilmek için ortaya çıkan ipuçlarını sıralayalım:
- Ulusal Mutabakat Hükümeti askeri kaynakları, saldırının Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ait Mirage 2000-9 tipi savaş uçakları tarafından yapıldığını açıkladı. Buna göre uçaklar Mısır’ın Libya sınırında bulunan Sidi Barani üssünden havalandılar.
BAE Veliaht Prensi’nin danışmanı olduğu söylenen Abdülhalik Abdullah, üssün vurulmasının ardından “BAE, Türkiye’ye tüm onurlu Araplar adına hak ettiği dersi verdi” tweet’ini paylaştı. Hemen sonra belli ki o tweet’i sildirdiler.
Rus TASS ajansına konuşan bir Libya askeri kaynağı, “Saldırıyı Hafter uçakları gerçekleştirdi” dedi.
Bir önceki yazımda ‘Bazı sorular’ başlıklı bölümde dikkat çekerek, “Türkiye’ye karşı her kötülüğün arkasındaki ülke Birleşik Arap Emirlikleri’nin uçakları vurduysa, hayalete dönüşmüş Fransız uçaklarıyla yaptığı bu saldırıdan kankaları Rusya ve Suudi Arabistan’ın haberi var mıydı? Mısır’daki üsten kalktıkları için Mısır’ın haberi var mıdır diye sormuyorum bile” ifadesini kullanmıştım. Gelinen noktada, saldırının Türkiye karşıtı masada Hafter, Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta Rusya koordinasyonunda kararlaştırılmış olması herhalde kimseyi şaşırtmaz. Ankara da bu saldırının arkasında bir ittifak olduğunu düşünüyor.
İLK YANIT TATBİKATLA
SİSİ’NİN MESAJINI HATIRLAYIN
Hatırlayacaksınız, Trablus ve çevresindeki bölgelerin Hafter’e bağlı milislerden temizlenmesinin ardından Hafter ile görüşen Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, “Kahire Bildirgesi” isimli bir girişim duyurdu. Libya geneli için bulunduğu ateşkes çağrısı, Libya hükümeti tarafından kabul edilmedi.
Sonra o cephe tansiyonu yükseltmeye karar verdi. Üstelik bunu Sisi eliyle ve Mısır Hava Kuvvetleri birliklerini ziyareti sırasında yaptılar. Sisi, “Yurtiçi veya gerekirse sınır ötesi herhangi bir görevi yerine getirmek üzere hazırlıklı olun” talimatı vererek, “Artık gerek kendimizi savunma açısından, gerek Libya’da seçilmiş tek meşru otorite olan Temsilciler Meclisi’nin talebi üzerine olsun Mısır’ın yapacağı herhangi bir doğrudan müdahale uluslararası meşruiyet kazanmıştır” dedi.
‘BİZ LİBYA’DAYIZ’ ZİYARETLERİ
Tüm bu süreçte sahada kazanımlar sürerken Türkiye de bir anlamda Libya’ya çıkarma yapmıştı. Önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, MİT Başkanı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın ziyareti ile... Ardından Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal ve son olarak da Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’inkiyle.
İşte ne olduysa, son ziyaretten sonra oldu. Burada bir kez daha haziran ayında Sisi’nin hava kuvvetlerine verdiği “Hazır olun” talimatını hatırlatıyorum. Sisi deyince bunu lütfen Mısır, BAE ve Suudi Arabistan diye okuyun.
HAYALET UÇAKLAR
El Vatiyye, askeri bir hava üssü. Başkent Trablus’un yaklaşık 125 kilometre güneybatısında. Libya’da UMH’nin elinde. Resmi bir açıklama yapılmıyor ama Türkiye’nin burayı kalıcı üs haline getirmek istediği biliniyor. Yine resmi bir açıklama yapılmıyor ama Türkiye’nin buraya radar, hava savunma sistemleri ve ASELSAN tarafından üretilen mobil elektronik harp sistemi kurduğu iddiası var. İşte o üs Milli Savunma Bakanı