26 Haziran 2011
GELİRİN tüketilmeyen kısmı tasarruftur. Tasarruf sizin yatırım kapasitenizi belirler. Yatırım ise, gelirinizi arttırır.
Tasarrufunuz yetersizse ve gelirinizi arttırmak isterseniz başkalarının tasarrufunu kullanırsınız. Başkaların tasarrufu iki yolla kullanır. Ya gelir size ortak olurlar ya da borç verirler. Borç da iki tiptir. Ya hiçbir taahhüt içermeden kısa vadeli verilir ya da belirli esaslarda daha uzun vadelerde alınır.
Bir ülkenin ekonomik işleyişinin en genel şablonu budur. Gelir, bir ülkenin bir yılda yarattığı katma değerdir. Buna milli gelir denir. Bizim ülkemizde bu rakam 735 milyar USD civarındadır. Kısa dönemde 1 trilyon USD olması hedeflenmektedir. Biz ülke olarak gelirimizin %13’ünü üstelik gittikçe bozulan oranlarda tasarruf etmekteyiz. Gerisi tüketime gitmektedir. Bizim ligimizdeki diğer ülkelerde bu oran %35’ler civarındadır. Dolayısıyla kendi özgücümüzle yatırıma yönelik kaynağımız azdır. Büyüme hevesinden vazgeçmediğimiz için mecburen diğer ülkelere müracaat etmekteyiz. Elalem doğrudan yatırım olarak gelse iyi. Ama bunun mertebeleri sınırlıdır. Kar transferleri sonrasında takribi 10 milyar USD derde çözüm olmamaktadır. Bu durumda borç kaynak dışında seçenek yoktur. Bunun sıcak para kısmı 110 milyar USD civarındadır. Hazine bonosunda, borsada, mevduatta olan bu paranın hiç eyvallahı yoktur, arzu ettiğinde alır başını gider.
Yönetimdeki telaşın sebebi
Diğer kısım yurt dışı bankalardan temin edilen kredilerdir. Alınan bu borç kaynaklar cari açık dediğimiz problemin kaynağını oluşturur. Cari açık yıllık 70 milyar USD mertebelerine yelken açmıştır.
Bu rakam milli gelirin %8’lerine gelirse borç verenler tedirgin olur. Hele daha da artacak bir görünüm verirseniz “alarm” zillerini çalarlar.
İşte reyting kuruluşlarının mırıldanmaya başlamaları budur.
Size düşen “el parasıyla” böylesi bir büyümenin sürdürülemeyeceği bilinciyle tedbir almaktır.
Yazının Devamını Oku 
19 Haziran 2011
TELAŞLA izlediğim bir husus var; Vesayet rejiminin sembolü olan “paslı altı okun” tepesine tünemiş bazı akbabaların CHP neden yüzde 30’u aşamadı diye, partiyi, yeni söylemini, Kemal Kılıçdaroğlu’nu geçmişin karanlığına çağırmaları. Bu insanların bir an için neden AK Parti üçüncü defadır seçim kazanıyor diye düşünmeleri gerekmiyor mu?
Adında “halk” olan bir partinin o halka değmek, sahici gelmek, onun değerleri ile bütünleşmek dışında yürüyebileceği başka bir yol olabilir mi?
CHP’nin bu saatten sonra Atatürkçülük adına Atatürk’ü aşması, onun hazırladığı çağdaş zemini evrensel demokratik değerlerle donatması icap etmez mi?
Kılıçdaroğlu’nun CHP’si; eski elitist, jakoben, tembel, vesayetçi, merkeziyetçi, halkına güvenmeyen, ötesinde beğenmeyen, Ankara’ya sıkışmış bir zihniyeti tasfiye etmeye kalkışmıştır.
Doğru olanı yapmıştır. Geçmişte merkez sağ partilerin, şimdilerde AK Parti’nin nasıl olup da becerdiğinin sebepleri ve yöntemleri üzerine ilk defa kafa yorulmaya başlanmıştır.
Bakınız artık siyasetin doğruları apaçık ve net. Öyle şapkadan tavşan çıkartmanızı gerektirmiyor.
Dünyanın geldiği noktada siyasetin en temel görevi halkın refahını arttırmaktır.
Ekonomi artık ideolojiler üstüdür. Bugünün ekonomi yönetimi karmaşık küresel düzeninde, sürekli değişen dengeleri gözeterek “Rasyonel aklın” rehberliğinde pragmatik esaslarda yürür. Bu durumun AK Partisi, CHP’si, MHP’si yoktur, olamaz.
Siyaset artık ideolojiler üstüdür. Bugünün siyasi partileri giderek küçülen dünya düzeninde daha fazla insan odaklı olmak zorundadır. Yurttaşına değer veren, insan haklarına saygı duyan, hukukun üstünlüğünü temin etmeye gayret eden, özetle evrensel demokratik değerlerle bütünleşen siyasi anlayışların dışındaki söylemler çöptür.
Köhnemiş bir seçkinciliği ambalajlayan “biz din ve etnisite üzerinden siyaset yapmayız” anlayışının samimiyetsizliği hala bazı uyuşmuş beyinlerdeki ampulü yakmıyor.
Eğer kitleler en temel alt kimlikleri konusunda kendilerini mağdur hissediyorlarsa, üstüne üstlük realite de mağdur da edilmişlerse, evvel emirde bu eksik halka tamamlanmalıdır. Halka değmek budur. Demokrasi sorunların üstünü örtmek değildir. Demokrasi aşırılıkların giderilmesi için insanlarına güvenmektir. Önce anlamaktır, sonrasında makule onların ulaşacağına inanmaktır. CHP’nin eski elitist kafası 60 yıldır partiyi yüzde 25’lere sıkıştırmıştır. Bu sınırlı anlayış kitlesine sürekli korku, endişe, telaş, karamsarlık pompalamıştır. Onların makul aklını tarumar etmiş, bir garip ürkek, güvensiz kitleler oluşturmuştur.
Tembel, beceriksiz, duyarsız anlayışın yarattığı endişe ortamı içerisinde kendisini perdelemeyi marifet addetmiştir.
Ürküttüğü kitlelerden aldığı oyla sınırlı çevrelerde elde ettiği yerel iktidarların pek çoğunda ekonomik dinamizme “takoz” olmuşlardır. Küçük zihinlerinin prangalamış hurafeleri ile akıllarınca “rant”a geçit vermeyerek ideolojik yandaşları ile bizlere “kentköy”ler hediye etmişlerdir.
Bakınız, bugün AK Parti yüzde 50 oy aldıysa, tüm bu eksiklikleri gidermeye çabalayan bir programla halkın karşısına çıktığı içindir.
Halk artık hizmeti arar hale gelmektedir. İnsanların, İzmir örneğinde olduğu gibi yavaş yavaş gözleri açılmaya başlamıştır.
CHP, ya üst yönetimindeki umut veren zihniyetini daha da geliştirir ve bu esasa göre örgütünü yapılandırır ya da “tarih” olur gider.
Yazının Devamını Oku 
14 Haziran 2011
İZMİR başlangıcından itibaren AK Parti’ye hep mesafeli kalmıştır.
Kent, iktidar partisini kendi yaşam tarzına tehdit gibi algılamıştır.
İzmirli “batılı” gibi olmayı sever. Onlara göre AK Parti bu değerleri temsil etmiyordu. O yüzden yaşanan değişime direndiler. Hani bu aykırı duruş hoşlarına gitmedi de değil.
Bu tutumların siyasi adresi “olmayana ergi” yöntemiyle CHP oldu.
CHP ise, bu teveccühü kendinden menkul varsaydı. Oysa o CHP, siyaseten Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar tam bir statüko muhafızıydı.
Ama tedirginlik öylesine boyuttaydı ki, “oy”lar gittiği yeri sorgulamadan AK Parti’den kaçışıp durdu.
İşin tuhafı insanlarımız; ülkenin diğer yöreleri bu “panik”i neden yaşamıyor sorusunu kendine sorma gereğini bile duymadı.
Bu haller CHP için piyangoydu.
Yazının Devamını Oku 
14 Haziran 2011
Demirel, Özal’a “Tapulu arazime gecekondu kondurmam” diye muhalefet ederdi.
İkisi de şimdi tarih. 12 Haziran seçimi gösterdi ki, merkez sağın yeni ve yerleşik sahibi AK Parti.
Bu durumu İzmir kıyı bandı tam hissetmese de içerilere girince, hele Ege’nin Kütahya’sına Uşak’ına gitmişler için seçim öncesi çok netti.
CHP’ye oy veren seçmene tavsiyem, AK Parti’yi zihinlerinde marjinal addetmekten vazgeçmeleri ve artılarıyla da anlamaya, kavramaya çalışmaları.
CHP’ye gelince; bence bu parti yeni söylemiyle, demokratik değerlere gecikmiş vurgularıyla, Ankara’nın değil, halkın partisi olmaya aday üst yapı değişikliği ile bu kısa zamanda mükemmel bir sonuç almıştır.
Bakmayın siz sıcak seçim atmosferinde kendinizi ikna eden hormonlaşmış beklentilere. Ne örgüt, ne klasik seçmen, bu yepyeni doğru söyleme hazır değilken CHP’nin % 20’lerin bile altına düşme riski vardı. Tekrar vurguluyorum, % 26 CHP açısından mükemmel bir başlangıçtır, umarım arkasını geliştirerek getirirler.
BDP ve MHP’nin durumu
BDP ve onun desteklediği bağımsız bloğun 35 milletvekili çıkarması beni en fazla mutlu eden olay oldu. Onlara sadece Kürtler oy vermedi. Eşitlik isteyen, şiddeti reddeden, bu toprakların birinci sınıf yurtdaşları olmayı talep eden haklı söylemleri ülkenin vicdanlı pek çok insanında yankı buldu. Umarım makul ve bütünleştirici çizgilerini daha da geliştirirler.
Yazının Devamını Oku 
12 Haziran 2011
ISKALANMIŞ, ertelenmiş yaşamlarla bir garip ilişkisi vardır haziran ayının. Bakmayın siz yazın başıdır teranelerine. Kaçırdığınızı sindirdikten sonra, “aylardan temmuz” ise, Akdeniz akşamları mecburen kutsanacaktır.
Halbuki, yeni yıl ne büyük heyecanlarla başlamıştır.
Ocak ayı süt kuzu zamanıdır. İnanır mısınız bu defa erken bahar nergislerini mutlaka içinize çekmeye kararlısınızdır Karaburun da.
Hay Allah, mart gelmiştir. Kartlaşmış nergislerin şehir tezgahlarındaki hüznü çağlabadem heyecanı ile örtülmeye çalışılır. Hem, artık günler de uzamaya başlamıştır. Nisan’da mayısta Selimiye keyfi bambaşka olacaktır. Ey Kazdağları kurtuluşun yoktur bu defa...
Fakat her nedense, yağmur yağmıştır, grip çıkmıştır, dünya işleri hep sonraya bıraktırır kendinizi.
Derken, haziran gelir, ertelenmiş hayallerinizle. Akşamın dokuzlarına kadar kararmayan havalar çok da geç kalmadığınızı haykırır kandırıkçılığında. Oysa şunun şurasında ay sonuna doğru günler kısalmaya başlayacaktır.
Yılın tazeliği süratle irtifa kaybetmektedir. Kütür erik bile yumuşamaya başlamıştır. Yine pek çok şey ıskalanmış, hakkını verememenin iç oyuntusu benliğinizi kaplamaya başlamıştır.
Bari dersiniz şimdi deniz zamanı. Bir orta yaş monotonluğudur yaz. Siz onu değil o sizi yönetir klişeleri ile.
Heyecanları planlanmış ve uygulanabilirdir. Bugün de iyi geçmiştir Allaha şükür. Hem zorlu sonbahara mütemadiyen moral depoluyorumdur. Hoş acaba neden derinlerimdeki bahar kıpırtısı yoktur, bilemem.
Delikanlılık çağımızdaki cevher neden şairin sızıdır daha bir anlarsınız.
Sonbahar dinginliktir. Hesaplı olmanın ve genç olamamanın kabullenilmiş keyfidir. Gevşe ve zevk al halidir. Pişmanlıkların ambalajlandığı ve çaktırılmamaya çalışıldığıdır. Kışa dostluğun kaldırım taşlarının döşendiğidir.
Tarancı, dizelerini biyolojik yaşı esas alarak kaleme almıştı. Kendimizi ferahlatalım.
Efendim esasında her bir sene, her bir yaş için yeni bir başlangıçtır ve “zaman” kavramı “an”ların silsilesinden ibarettir. Tüm mesele ucunu bıraktığında akıp geçen zamanı “an” kutucukları ile kalitelendirmektir.
Üşenmek ve hayıflanmaktan uzak olması dileği ile herkese iyi yazlar.
Yazının Devamını Oku 
5 Haziran 2011
TEKNOLOJİ insan hayatını kolaylaştıran ve refah üreten bir kavramdır. Yeri gelir kıt bildiğimiz kaynağı sonsuza dönüştürür, yerleşik ekonomi tariflerini alt üst eder. 21’inci yüzyıl bilgi toplumunda, teknolojinin “büyük yürüyüşüne” başladığı söylenebilir.
Hal öyle olunca gün gelecek herkes için “yüksek yaşam standartı” hayal olmaktan çıkabilecektir.
Buna da, Adem Baba’dan beri “zenginlik” denir.
Sosyolog ve felsefeciler hep varsaymışlardır ki, “geçim gailesini” halletmiş insanlar kendilerini geliştirecek konulara yönelir. Bu anlamıyla onlara göre geleceğin dünyasında özgür aklın, sanatın, estetiğin önemi artacaktır.
Ancak, “Vehbi’nin kerrakesi” öyle oluşmuyor.
Gelişen teknoloji adeta kendi ahlakını dayatıyor.
Kimi yaşanan örnekler gösteriyor ki, bu ileri teknoloji illeti yüzünden giderek “ürkek ve monoton birey” prototipi oluşuyor.
Bugünkü bilimin ışığında, yarının bilim kurgularının hiç de öyle kurgu olmayacağı anlaşılıyor.
Teknoloji başlangıçta yaşamımıza masum masum girdi. Kolayından trafik kurallarını ihlal etmemek gibi örneklerde hiç birimizin bir itirazı yoktu. Kayıtlı sisteme girip de vergi kaçırmak mümkün değildi. facebook’ta eski arkadaşlar ne güzel bulunuyordu...
Ancak, işin tadı bir noktadan sonra kaçmaya başladı. Örneğin; kullandığınız her kredi kartı sizin tüketim kalıplarınızı deşifre ediyordu, üzerinde taşıdığınız cep telefonu ile nerelere ne zaman gittiğiniz izlenebiliyordu.
Özetle; sürekli bir şekilde “mahrem alan” daralıyor, özel yaşamlar arzu dışı şeffaflaşıyordu.
Bu durum ister istemez insan özgürlüğünü kısıtlamaktadır.
Ahlak bireyin üçüncü kişilerle ilişkileri için geçerli bir biçimlemedir.
Özel hayatlar özel kalacaksa, ahlakın baskısını duymaz, hiç duymamıştır da.
İnsanlık tüm tutum ve davranışlarını toplumsal normlara göre ayarlarsa yaşam tam bir “çöl”e dönüşür. Her türden bireysel yaratıcılık, kendi paçasını, vasatın diğer ifadesi olan toplumsal değerlerin çekiştirmesinden kurtarabildiği ölçüde gelişir.
Tepeden birileri tarafından hayatın her alanının izlenebildiğini bilmek sizi “uslu ve uyumlu” bir kültürün askeri yapar.
Perşembenin gelişi bellidir.
Bilim ve teknoloji gün gelecek, örneğin; sizin DNA’nızı algılayan bir sistemle her anınızı kayıt altına alabilecek, bağlı olarak Madagaskar’da eşinizle el ele tutuştuğunuzda bu sıcak teması görebilecek ya da boğazınıza intikal eden lokmanın “ıstakoz” olduğunu teşhis edebilecektir.
Hele çıkardığımız hiçbir sesin uzayda kaybolmadığından ve geri çağırabileceğinden söz eden bilim adamları haklıysa esas gümbürtüyü o zaman seyreyleyin. Ortada ne Meryem Ana kalır ne mutlu kaynana.
Ne dersiniz, bizatihi özgür akıldan beslenerek gelişen bilim ve teknoloji giderek kendisinin infaz memuru mu olacak?
Yazının Devamını Oku 
29 Mayıs 2011
BU memleket güney doğusu ile ilgili sorunlarını nasıl halledecek? “Bize göre” deyip görüşlerimizi belirtelim. Özellikle ülkenin batısında bu konuya ilişkin bazı çok katı tutumları gözlüyoruz.
Bakınız, bu ülkenin adı Türkiye’dir. İnsanlar, bölgesinin dışa kapalı Kürtleri hariç, bu coğrafyada Türkçe konuşur. İlber Ortaylı’nın tanımıyla “anne ve babası Türkçe konuşan İnsan Türk’tür”. Ancak bu hali abartmamak gerekir. Kendimize etnisik bir aidiyetten hareketle Türklük atfetmemiz, zorlamadır.
Bu topraklarda 36 ayrı etnisiteden insan yaşar. Ortak özellik, küsuratlar hariç, Müslüman oluşumuzdur. İnsanlarımızın bir kısmı hep buralıdır. Ege’de “Müslüman olmuş Rum’a Türk derler” diye bir deyiş vardır. Diğer önemli bir kısmı da dışarlıklıdır. Kırım’dan, Çerkezya’dan, Balkanlar’dan gelmişlerdir. Bu kesimler kendi anavatanlarını bırakmak zorunda kalmışlardır. Bu topraklar, onları ayrı dil, kültür, tarihlerine rağmen kabul etmiştir. O yüzden minnettardırlar ve derinlerde yaşadıkları bu eksiklenme sebebiyle ülkenin sorun yaratmayan yurtdaşları olmuşlardır. Resmi ideoloji onlara “Türklük” çıtasını teklif etmiş, onlarda giderek gönüllü asimilasyonun tarafı haline gelmişlerdir.
Peki, zamanının ikna edici gerekçeleri bugün geçerli midir? 21’inci yüzyıl Türkiye’sinde bu insanlar, hala “kendini aşırı ölçüde belli etmeme” baskısıyla mı yaşamalıdır. Herkes kendisi olsa tüm toplum zenginleşmez mi?
Böylesi bir “insani iade’nin” emareleri yok değildir, ancak zayıftır.
Güneydoğu insanı, farklı olarak zaten hep kendi coğrafyasında yaşamıştır. Tıpkı göçmenlerimiz gibi ayrı dili, kültürü vardır. O sebeple resmi ideoloji’ye karşı çıkışın ön saflarıdırlar.
Kendileri de “yaralı kuş” olan “Türk”ler kürt kökenli insanların taleplerine neden bu denli katı yaklaşıyorlar. Zehirli dillerimiz istikametinden nasıl bu kadar emin olabiliyor.
Hangi insani gerekçe birbirimizi öldürmemizi izah ediyor, haklı kılıyor. Faturayı yanlış yerlere kesme ihtimalimiz neden bir an bile aklımıza gelmiyor.
Bir türlü kavuşturulamadığımız makul ve sakin ruh iklimi, hiç şüphesiz bu ülkenin bölünmesinin oybirliği ile oluşacak engelidir.
Bırakın insanlar kendilerini yaşasınlar. Karşı çıkanlar kayıp yıllarını telafi etmeye çalışsınlar, çalınan kimliklerini aramaya koyulsunlar. Paylaşılmayan nedir? Türkiye toprakları ortak paydamızdır. Türkiyelilik, “insan” üst kimliğinde uzlaşmak, farklılıklarını korumak, birbirine amade kılmak, buradan hareketle ortak ülküler yaratmaktır.
Zorlama “birliktelik”, saygılı ve mutlu “beraberliğin” şansını yok ediyor. Bu anlamıyla Kürtler belki de hepimize bastırılmış gerçeklerimize dönüş idrakini hatırlatıyor.
Biraz özgüven, biraz empati, biraz mağdur dayanışması demokrasi paydasında bu ülke bütünlüğünün en önemli güvencesidir. Bunu görmek bu kadar mı zordur.
Yazının Devamını Oku 
22 Mayıs 2011
6 MAYIS, ‘Darağacında üç fidan’ın yıldönümüydü.
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 12 Mart 1971 darbesi sonrasında asıldı.
Onlara dair zihinlerimizde hep naif ve romantik bir algı kaldı.
O dönemler dünyada sol değerler yükseliyordu. Bu insanlar gençti. Boğaz yerine hep birlikte şarkılı, türkülü Zap Suyu’na köprü yapılması gerektiğine inanan müthiş şövalyelerdi onlar.
Ancak, gönülden ve samimi olarak bağlandıkları ideoloji eksikti.
Demokrasi içermiyordu, büyütmekten ziyade bölüşmek ve paylaşmak üzerine odaklanmıştı, mülkiyete mesafeliydi...
Neticede dünya uygulamaları, ne acıdır ki tam bir fiyaskoya dönüştü.
Sonuçları itibariyle yanlış olduğu anlaşılan bir ideoloji ve bu uğurdan hayatlarının baharında ölen bu insanlar acaba neden bizlerde bir eksiklenme yaratıyor, vicdanlarımızda sızı oluşturuyor.
Yazının Devamını Oku 