21 Ağustos 2011
FELSEFİ planda “mutluluğun” peşinde koşmak, kelimenin olumlu anlamıyla, bir “yabanileşme” sürecidir. Ama insanı sosyal bir varlık olarak tanımlarsanız, mutluluk; huzur, keyif ve uyum kavramlarıyla büyük ölçüde örtüşür.
İçinde yaşadığınız toplum, kendince belirlediği kriterlere göre bizleri “başarılı” olmaya, adeta iter. Başarının ödülü refahtır.
Ölçüsü kişiye göre değişen zenginliğe ulaşılamamışlık hali, toplumsal değerlere açık bir yapınız varsa kendinizi mutsuz hissetmenize yol açar. Bu noktanın sizi sürüklediği yer içine kapanık, huysuz bir kişilik profilidir.
İşin enteresanı, zengin olmak mutlu olmanın garantisi değildir.
Başarıyı avlama süreci, esasında kendinizi sürekli erteleme pahasına, yüklenen role dayalı bir “aferin budalalığı”dır.
O yüzden gün gelir her insanoğlu bir soluklanır ve mevcut yaşamının kendisini “mutlu” edip etmediğini sorgular.
Böylesi anlar bir “azalma” bir “hafifleme” ihtiyacının belirmesidir.
Yorulan insan refleks olarak makarayı geriye sarmak ister.
Çocukluk ve gençliğin mutluluk denkleminde materyal refahın baskısı yoktur.
Oralarda bizleri sarmalayan, biçimleyen gelenek ve ritüellerin rahatlatıcı konforu vardır.
Hayatın ilerleyen dönemlerini kendisiyle barışık geçirenlerin zemini, toplumsal değerlerin sindirilerek yaşanmasıdır.
Diğer deyişle, yüksek özgüvenli bir “birey” kalitesini yeşertmeniz, “hazmedilmiş” kimliklerinizi doya doya yaşamanızla bire bir ilintilidir.
Geçenlerde bir uzak Ege adasının kuytu bir yerleşim bölgesinde yerel halkın kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir cumartesi gecesi eğlencesine tanık olma fırsatım oldu.
Buzikiler eşliğinde bizim Ege’nin şarkıları, türküleri söyleniyordu.
Gençler kendi kendilerine ve fakat Rum teyze ve amcalar mutlaka torunlarıyla dans ediyordu.
Her geleneksel dans, ortamı aşan bir ciddiyetle, adeta çocuklara zerk edercesine eksiksiz figürlerle icra ediliyordu.
Benzer duyarlılığı Anadolu’nun pek çok yerinde de gözlemlemiştim.
Mesela, pek tabii sadece eğlence başlığı ile sınırlı değildir.
Her yönüyle bir kültür öğretisi olan, örneğin Ramazan ritüelleri, Alevi şenlikleri, Ege’de ot mutfağı yarışmaları, safarat yemeklerini canlandırma çabaları, etnik müzik CD’leri, Osmanlı dizileri... Yeni yeni kıvam kazanıyor.
Tüm bunlar toplumsal çeşitliliğimizin, kişiliğimiz inşa edilirken kendi çaplarında içimize yerleştirdiği tuğlalar.
Bizler o birilerinin pek kutsadığı ittihatçı ideoloji ile bizi her anlamıyla da zenginleştirecek değerleri “aşırı ölçüde belli etmeme koşuluyla”, hafif ürkerek usul usul ve fakat eksik eksik yaşadık.
Bize tariflenen sınırlar içerisinde esas olanın tektipleştirici kimlikler olduğuna inandırıldık.
Şimdilerde, müthiş dünyevi maratonda arada durup soluklanmaya talip insanlar, örselenmiş kimliklerinin boşluğu ile aradıkları mutluluğu yanaştıracakları limanı bulmakta zorlanıyorlar.
Hal böyle olunca “deşarj” vaziyetleri köksüz kimliksiz, imitasyon Çeşme Ayayorgi eğlencelerine kalıyor.
İzmir kıyı insanlarının biçimlediği gençlik, galiba sıkı bir özeleştirici sürecini gerektiriyor.
Yaşanan köksüzlük halleri yerleşiklik duygusunu azaltıyor, memlekette para kazanma keyfini yok ediyor, gençler İzmir dışına kaçıyor, hesapta dünya vatandaşı(!) oluyor, sonrasında düşük süngüsüyle, kırkında yılgın ve kaybetmiş kimliği ile memleketine dönüyor.
Yazının Devamını Oku 
14 Ağustos 2011
Yaşam bizi kendi istediği gibi formatlıyor.
Aile, okul, iş ortamı, üye olunan dernekler...
Hemen hepsinin sizi biçimlemeye çalıştığı kişilik yapısı “Beyefendi”lik.
Sürpriz yaratmayın, güvenilir olun ve bu uğurda bir “Amok koşucusu” gibi temponuzu hiç düşürmeden ömrünüzü tamamlayın.
Oysa bizler ölümlü olduğumuzun bilincinde olan yaratıklarız. Tamam, aklımız, zekamız var. Ama en netice, tabiatın şaşmaz kurallarına tabiyiz.
Bu gerçeği bilmemize rağmen, sınırlı ömrümüz bitmeyecekmiş gibi, aferin budalası rolümüzden hiç vazgeçmiyoruz.
Afyonlanmış gibi çalışarak sürdürülen bu yaşam tercihin bir eksiklik veya yanlışlık içerdiği kesindir.
Başarıyı avlama sürecinin bünyemize salgıladığı adrenalin, kendimizi sorgulama imkanını bile vermiyor olabilir. Ancak kimse robot değildir.
Yazının Devamını Oku 
7 Ağustos 2011
Cumhuriyet değerleriyle yetişmiş kuşaklar, bir yandan çağdaş demokratik normlara geçiş için en hazırlıklı kesim görünümü verirken, diğer yandan zihninde ötekileştirdiği kitlelerin iktidarını içine sindirmekte zorluklar yaşamaktadır
Bu ağır çelişki, ülkenin geçirmekte olduğu dönüşümlerinde kendini karmakarışık duygularda gösteriyor.
Şura öncesi komuta kademesinin toplu istifası “laik” vatandaş yönünden, “bir güvencemiz daha gitti” endişesini onların gölgelenmiş gözlerine yansıttı.
Hani makul akıllarıyla konuya serin baktıklarında, olanları, “askeriyenin demokrasilerde olması gereken yere iadesidir” diye biliyorlar ama, “de ki İran” olduk, “o zaman darbeyi tercih ederim” söylemi, hala önemli bir kesimin ruh halidir.
Esasına bakarsanız bu ülkede hiçbir şekilde, korkuların ürettiği kötü senaryoların gerçekleşme ihtimali yoktur.
Ötesinde, ötekileştirme, giderek demode ve ayıp bir kavram haline gelmiştir.
Kimsenin bir diğerinden keskin farkı yoktur. Doğrusu, siyasi tercihlerimizin esnek ve geçişken olmasıdır.
Siyasette başarının formülü artık çok belli.
Yazının Devamını Oku 
31 Temmuz 2011
İNSANOĞLU kendini ne denli yetiştirirse yetiştirsin gelmiş olduğu noktada yaptığı final yorumlar onun başlangıç dönemlerinden izler taşıyor. Bugünün dünyasında en makbul diyebileceğimiz değerlendirmeler “liberal demokrat” insanlardan beklenir.
Liberal demokrat kimlikten kastımız, çok yönlü beslenmişliğin getirdiği yetkinlikle, ele aldığı konunun makul doğrusunu entelektüel namusuyla yorumlayanlardır.
Şüphesiz, her aydın diye nitelenen insan, yola çıktığı yerin değerleriyle ilk hızını alır.
Zihin yeterince olgunlaşmadığı dönemlerde polemikçi bir anlayışla çalışır. Ait olduğunuz kulübün size sunduğu doğrular karşı tezleri çökertme gayretiyle keskin bir bıçak gibi kullanılmaya çalışılır.
Bu, esasında farkında olmadan sizi diyalektik bir mantık üretme sürecine yönlendirir.
Karşı tarafın açığını arayan ve bir eleştiri kültürü oluşturan, bir müddet sonra kendisine dayatılanları da sorgulamaya başlar.
Felsefeciler buna “aklın özgürleşmesi” derler.
Aklını özgürleştiren, bu keyfi elde ederken beraberinde bir takım sosyal maliyetleri de göğüslemeye göze almalıdır.
Gemi iskeleden ayrılıyorsa halatlar çözülmelidir.
Oysa iskele bir güvencedir. Hatta şu ahir ömürde bir “garantili pastıra” diğer deyişle konfordur.
Ancak örtülerini kaldırmayı tercih etmiş idrak aynı zamanda “yuva”sının konforunu sürdürmeye, oraların muteberi kalmaya kalkışırsa aydın evreninde “böyle bir dünya” yoktur.
İşte entelektüel namus dediğimiz de tam budur. Gerçek aydın itiraz kültürünün askeridir. Doğrusunu, kavrayış zaviyesinden sadece vicdanına karşı sorumluluk duyarak savunur ve ortaya koyar.
Başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi bu, maalesef böyle olmuyor, olamıyor.
Bakıyorsunuz ülkenin kritik bir meselesinde bir yaklaşım oluşturulacak. O gelişkin, yetkin kimlikler kendi kök referanslarıyla uyumlu etkileyici bir mantık imal edivermişler.
Lütfen bu hali çıkılan yolculukta yeni ulaşılmış duraklardan sağlanacak menfaatlerle ilişkilendirmeyin. O zaten bambaşka bir durumdur ve sosyal gailelerle oluşmuş bir tercihdir. Böyleleri kullandığımız manasıyla liberal demokrat samimiyetiyle ilgili değildir.
Bizim kastımız birikimli ve dürüst olmanın özgür ve adil bir yoruma yetemediğini vurgulamaktır.
Örneğin; konu Kürt meselesi olduğunda en saygıdeğer entelektüellerimiz de bile “bana nerde yetiştiğini söyle, senin ulaştığın yorumun ne olduğunu söyleyeyim” durumları ortaya çıkıyor, o kıymetli imbiklerden süzülenler çığlık çığlığa faşizm çağırıyor, insanın kanını donduruyor.
Hele konu şike ise, bir de Fenerbahçeli iseniz sportmen bakış, makul yorum, vicdani hak tespiti, aydın namusu, özgür akıl ve tüm benzeri kavramlar münevverlerimiz nezdinde çöp oluyor, hayret yorumlar dumur ediyor.
Yazının başlığından hareketle, bir şarkı sözü çağrışımı üzerinden noktayı koyalım. “Şimdi Beşiktaşlı olmak vardı anasını satayım.”
Yazının Devamını Oku 
24 Temmuz 2011
Biz bu ülkede yaşadıklarımızın çoğunu “kader” belledik. Başka türlü olabilme ihtimali aklımıza bile gelmedi.
Askerlerin on yılda bir darbe yapması, sivil siyasete, çizgi! dışına çıktıklarında ayar vermesi, pek de garibimize gitmedi.
İşimiz yargıya düştüğünde sabırlı olmanın dışında başka bir seçeneğimiz olmadığını düşündük. Yıllar yılları kovalamadan adalet mi tecelli ederdi?
Memlekette vergi kaçırmak normaldi. Fiş fatura kesmeden ve hiç ayıplama baskısı hissetmeden münevver edasıyla kayıt dışı yaşamakta çoğumuz beis görmedik.
Bizleri bu anlayışa sokan ve kendi iktidarını sürdüren düzen şüphesiz sadece, “Askeriye, adliye, maliye” üçlemesi ile sınırlı değildi.
Belediye dediğin tembel olurdu, umumi tuvaletler pis; Ahmet Kaya gurbette ölür, Bağkur maaşı kuş yemi. Futbolu zaten hiç sormayın. Bunlar hep alıştığımız ve rahatsızlık duymadığımız eski haliç kokularıydı. Halkına güvenmeyen yönetim süreç içerisinde yaşam kalitesini önemsemeyen, ıskalayan, hür vicdanları körelten kitleler oluşturuyordu.
Bizim Anayasamızda milli egemenliğin, “yetkili organlar” eliyle kullandığı yazılıdır.
Yetkili organlar büyüklerimizdir. Onlar halktan da iyi bilirler halkın temsilcilerinden de.
Yazının Devamını Oku 
17 Temmuz 2011
“Siyaset” yapmanın türlü türlü yöntemleri vardır. Kelime kökü Arapça’da at terbiyesidir. Osmanlı’da, “siyaset meydanı” idamların infaz mahalidir. En kabul gören tanımıyla siyaset, “mümkün olanın sanatıdır.”
Özetle siyaset hata ve leke kaldırmayan, iktidara ulaşmak ve orada kalabilmek için çoklu dengeleri maharetle oluşturmayı icap ettiren çok özel bir meslektir.
Hal böyle olunca standart bir siyaset yönteminden söz edilemez.
Hele hayat, ilave gelen her veriyle doğru bildiğimizi sürekli yeniden tanımlıyorsa, siyasette de eskiyen ve yanlışlanan anlayışlarda ısrarcı olamazsınız.
Siyaset bazen duygulara hitap etmektir. Kimi zaman katı bir gerçeklilik vazgeçilmez tutumunuz olur.
Doğasında çeşitlilik ve yaratıcılık olması çoğu zaman, “Dün dündür, bugün bugündür” vecizesini (!) haklı kılar.
Siyaset iktidar için yapılır. İktidarın cazibesi bütçenin patronajına sahip olmaktır.
Devleti yönetmek emsalsiz bir muktedirliktir. Hiçbir beşer bu hazzı kolayından reddetmez.
Yazının Devamını Oku 
9 Temmuz 2011
HAYATA karşı tavrımızı oluştururken, çok daha kolay olanını, nedense göz ardı ederiz.
Esasında ilke basittir; “Düzgün olmak”. Bu tercih tenezzül sahalarımızın sınırlarını olağanüstü genişletir, anlaşılır kılar, olumsuz sürprizlere korur, ötesinde muteberliğin faydalarını yaşar hale gelirsiniz.
Düzgün olmak bir kişisel kalite; diğer deyişle bireysellik meselesidir. Talimatla içselleştirilmiş düzgünlük olmaz. Bireysellik bir yönüyle “eyvallahsızlık” halidir. Duruşunuza ışıltı katar. Oradan yayılan ışık kem niyetlilerin kapınıza uğramasına engel olur.
Hayaller odur ki, böylesi bir davranış kalıbının toplumun geniş kitleleri tarafından kabul görmesi ve bir yaşam pratiğine dönüşmesidir.
Bu hal insanları birbirleriyle ilişkilerinde mümkün olabildiği ölçüde arkasını önünü kollama ihtiyacından vazgeçirttirir.
Yıllar önce seyrettiğim bir film sahnesi hatırlıyorum. İngiltere’de engelli olduğu için saygın bir üniversitenin giriş sınavlarına fiilen katılamayan genç kıza sorular mektupla gönderiliyordu. Sınav güvenliği kıza ve ailesine emanet edilmişti. Kızın annesi belirlenen saat ve sürede gözcülük yaptı, yanıtlar yine mektupla gönderildi.
İşin tuhafı filmde bu sahnenin altı çizilmiyordu. İhtimal senarist için sıradan, doğal bir detaydı. Ancak, Türkiye’de yaşıyorsanız işte böyle aklınızda kalıyor.
Konuyu Fenerbahçe’nin de karıştığı şike olaylarına getirmek istiyorum.
Yazının Devamını Oku 
3 Temmuz 2011
BİZ Arman’ı Armağan bilirdik, annesi öyle tembihlemişti çünkü. Sebatay, Selanik göçmeniydi, tuhaftır mezarlıkları ayrıydı ailesinin.
Temel’in horonundan kopya çekmişlerdi Atina televizyonundan izlediğim adamlar.
Ya Hasso ya da Memo; “sen ne diyorsun sen”.
Yok öyle yağma, hepimiz aynı kaderin çocuklarıyız. Hepimiz yaralı kuşlarız biz. Bu toprakların insanları bir ulus yaratma ülküsü için çok şeylerinden vazgeçtiler. Hani derler ya “seçmek vazgeçmektir aslında”. İşte, tam da öyle oldu bizim Anadolu’da.
Mesele mağduriyetse sen biraz arkalarda kalırsın kardeşim.
Tarihin soran gözleri artık ümitsiz arıyor Rum’u, Ermeni’yi, Süryani’yi Yahudi’yi.
Hani benim kültürüm nerde diyemiyor Çerkez’i, Boşnak’ı, Arnavut’u, Tatar’ı, Gürcü’sü, Abaza’sı...
Çingene “her kapı gıcırtısında oynamam be ya” demeye yeni yeni cesaretleniyor.
Yazının Devamını Oku 