Böylesi bir kişilik yapısı inşa edebilmek bazı durumlarda, farkında olmadan sahip olduğumuz kimi alışkanlıklarımızdan beslenir, bu alışkanlıklarımız terbiyevi bir fonksiyon icra eder.
Bu duruma örnek “nargile” olgusudur.
Nargile hadisesi başlı başına bir kültürdür. Bu kültür, durmuş oturmuş bir ritüele sahiptir.
Nargile erbabı her şeyden önce asla “geveze” birisi değildir. Zira, nargile bizatihi kendisini başkalarıyla paylaşıma pek müsaade etmez. Şayet ilgi ve alakanızı nargileniz üzerine yöneltmezseniz size küser, yani söner. Bu nedenle bir nargileci diğerine “nasılsın” dediğinde cevabını epey bir suskunluk sonrası alır. Hele bir de “daha daha nasılsın” diye sormaya kalkarsa muhatabından “çenen düştü” fırçası yiyeceği kesindir.
Buradan hareketle kime ve neye yönelmişseniz başarının mutlaka “odaklanmadan” geçtiği dersini alırsınız.
Nargile anlık yoğunlaşmalarla iktifa eden, mutlu olan bir musibet değildir. Onu elde tutabilmeniz için konsantrasyonunuzun sürekli olması gerekir. Nargile kıvamına “tav” denir. Tav, nargile şişesinin devamlı dumanlı kalması halidir. Bu hal tütünün iyi ateş aldığı ve sorunsuz işlediği bir durumu gösterir.
Çapkın erkeğin kızı “tavlaması, tava getirmesi” deyiminin de buradan geldiği söylenir. Pek tabii maharet, tavı anlık zirvelerde yakalamak değil, mütemadiyen devam ettirebilmektir. Bu durumun beşeri hayata yönelik dersi ise başarının sadece konsantrasyonla olmadığı, yanı sıra maraton koşucusu da olunması gerektiğidir.
Esas itibariyle, bugün Türkiye toplumunun sıkıştığı ikilem budur.
Bu toplumun münevverleri, örneğin, “Avrupa Birliği yolculuğuna medeniyet projesi olarak inandı, çaba sarf etti” ediyor.
Böylelikle bu ülkenin her alanda averajının yükselebileceği hayal ediliyor.
Bu yaklaşım, özünde “evrenselden yerele” diyebileceğimiz bir kabulden kaynaklanıyor.
Öyle ya, birileri bizden önce bizim geçeceğimiz yollardan geçmiş, günün sonunda çağa en uygun toplum modelinin parametrelerini adeta “hap” şekline getirmiştir.
Atatürk, cumhuriyeti bu anlayış üzerine yapılandırdı. Çetin Altan, tenis kortlu, piyanolu köyleri bu yüzden hayal etti.
Şüphesiz herkes iyi niyetliydi, ama aynı zamanda jakobendi, reçeteciydi, bağlı olarak sosyal mühendisti.
Mekanın önünde her daim bir midyeci dururdu.
Sonraları çarşının sağındaki sokaklarda ilk gençlik yıllarımızın meyhanelerini hatırlıyorum.
Bakınız, meyhane bizim hep gördüğümüz içkili restoranlardan çok daha farklı bir şeydir.
Bu yerlere tadını veren en önemli faktör işletmecilik anlayışıdır. Her meyhane sahibi, meyhane işletmeciliğinin genel ritüellerine sadık kalarak kendini özgü bir şov dünyası oluşturur mekanında.
Sınıf ve kariyer farklarının bilerek terk edildiği bu dünya, meyhanecinin keyif odaklı mütehakkim tavrıyla özel bir büyü oluşturur.
Bir hafifleme ve azalma mekanı olan bu ortamlar futbolun ve hafif muhabbetlerin taşıyıcı kolonluğunda, ülkenin mutlaka kurtarılması ihmal edilmeden, müdavimlerine keyif ve mutluluk sunar.
Meyhane, Ege’de bir Rum kültürüdür.
Türk demokrasisi yönünden tarihi bir süreç başlıyor.
Demokrasilerde marifet, iktidarların seçim yoluyla el değiştirme esnekliğini korumasıdır.
Geçmişte yaşanan iktidar değişiklikleri bu endişemize tam örnek teşkil etmez.
Bu ülke 1946 yılından itibaren, ortada sandık olmasına rağmen askeri ve bürokratik vesayetin ağır gölgesi altındaydı.
27 Nisan bildirisine konulan tavırla birlikte “seçilmişlerin” direksiyona geçtiğine tanık olmaya başladık.
AK Parti, bilindiği üzere son seçimlerde oyunu yüzde 50’ye ulaştırdı.
Seçilmiş iktidar sıfatıyla hemen her alanda kendi programını yürürlüğe koymaya çalışıyor.
Yani akıl esasında, “köstek” içeren, “kısıtlılık” öneren, “iktifa” çağıştıran bir kavramdır. İnsanoğlu salt aklını kullanarak tıpkı kelime köküne uyumlu kurallar üretmeye çok meyillidir.
Kurallar yaşadığınız ortamın doğrularıdır.
O doğrularıdır ki toplumu disiplini edebilmek için bir yandan kendini “hukuk”, diğer yandan “erdem” olarak ifade etmeye ve düzenini oluşturmaya çalışır.
Ancak net bildiğimiz bir hakikat vardır. O da hayatın ilave gelen her veriyle doğru bildiğimizi yeniden tanımladığıdır.
Hal böyle olunca, sadece akla yaslanarak oluşturduğumuz çerçeve zaman içerisinde kaçınılmaz olarak eskir.
O halde aklın yanında kendimize rehber kılacağımız ilave enstrümanlara ihtiyaç vardır.
Bu aletler sezgilerimiz ve vicdanımızdır. Vicdanı temsil eden kanaatimizin teşekkül edebilmesi için, akıl ve mantığın ördüğü kısıtlayıcı reçetelerin kuru, katı baskısından sıyrılmak gerekir.
Dört gün boyunca, deyim yerindeyse, gidilmedik, görülmedik yerini bırakmamaya gayret ettim.
Lübnan enteresan bir ülke. Diğer Ortadoğu ülkelerinden farklı olarak, devletin daha gevşek olduğunu hissediyorsunuz. Bu biraz da homojen olmayan nüfus yapısı nedeniyle, zorunluluktan. Beyrut farklı dinlerin ve kimliklerin bir arada yaşadığı, adeta bir karnaval alanı gibi.
Hıristiyan Araplar, Dürziler, Ermeniler, Sünni ve Şii Müslümanlar kentin yerleşikleri. Tüm bunları etkileyen Fransız badanasını da ihmal etmemek lazım.
Dikkatimizi çeken husus, kimle tanışsak, bir iki cümle sonrasında etnik ya da dini aidiyetini hemen ifade etmesi oldu.
Sanki yoğun yaşanmış iç savaşlar insanları kendi pozisyonunda katılaştırılmış gibi.
Ancak buna rağmen ortada bir yoğun ticaret var ve bağlı olarak gelen bereket her kesimi bir arada dalaşmadan tutabiliyor.
Şehir, bir zamanlar ünvanına ulaştığı “Doğu’nun Paris’i” nitelemesine tekrar geri dönmüş gibi.
Öyle olduğumuz için, yaşama karşı yorgunluk hissettiğimizde “huzur” talep ederiz. Huzur, o pek kolaylıkla söylediğimiz “mutluluktan” farklı bir kavramdır. Huzur isteyen, dünya malına ilgisini azaltır. Bu yönü itibariyle, bir “sürekli vazgeçiş”in tohumlandığı, mütevazı ve giderek münzevi bir yaşam tercihidir.
Oysa mutluluk, iş yaşamından sosyal yaşama, üzerimize yüklenen değerlere uyum adına, giderek yabancılaştığımız kimliğimize ara soluklar kazandırma gayretidir. Bu yönü itibariyle mutluluk arayışımız, bir “aç-kapa” serüvenidir. Yani genelde mutsuzluk bulutlarıyla baskıladığımız yaşamlarımızı, mutlu anlar için fırsatlar yaratarak yumuşatmaya çalışırız. Dolayısıyla mutluluk huzurdan farklı olarak “an”larla sınırlıdır.
İşte bu neviden, materyal medeniyetimizin bulduğu anlık oyuncaklardan biri de “sevgililer günüdür”.
Şüphesiz, kelime kökü sevgiyi çağrıştırsa da “sevgili” kavramı ve ona bağlı sevgililer günü, yaş günü, anneler günü gibi mutedil, kadir bilir, düzene uyumlu bir kutlama değildir.
Sevgiliye yakışan sevgi değil aşk’tır. Aşk, tutku görüntülü özgürlük talebidir. Bu kavramın içeriğine en yakışan kelimeler, isyan, ret, başkaldırıdır. Eş zamanlı olarak aşırı mutluluk, özgürlük hissi, bir tuhaf hafifleme, sorumlulukları azaltma, çılgın terklere niyetlenme. Aşk tüm bunların birlikte bir büyük kazanda kaynamaya başlamasıdır.
Zihinlerde vazgeçişlerin maliyetlendirilmediği, hesabının yapılmadığı genç tavırlar aşka talip olduklarında bu anlamıyla gizli gizli, özgürlük taleplerini haykırırlar aslında.
Adına aşk dediğimiz coşkunun temelinde kavuşulmamış ilişkilerden beslenen tekil başkaldırı sarhoşluğu yatar. En bir fazla “ben”in hissedildiği bu duygusal türbülans özgürlüğün keyfidir özünde. Özgürlük öz güvendir. Bu yüzden bu dönemlerde kendimizi yaratıcı hissetmemiz nedensiz değildir.
“Özgürlük” ve “Bağımsızlık.”
Aslına bakarsanız bu iki kavram birbirlerinden çok farklıdır. Herhangi bir konuda bir duruş sergilerken hangi kavrama yaslandığınıza göre çok değişik sonuçlar elde edersiniz.
Bugün Türkiye’de klasik sağ-sol ayrımlarını ortadan kaldıran ve kendince yeniden bir ayrımlaşmayı tarifliyen durum, bu iki kavramdan birini kaçınılmaz olarak eskitiyor.
Bağımsızlık kavramı esas itibariyle bir ‘değer’e vurgu yapar. Siz kendinize bir değeri yakıştırıp makulünüze yerleştirdiğinizde müthiş bir zihin konforuna kavuşturursunuz. Bir ‘değer’e sahip olmak, o değerin biçimlendirdiği tutum ve davranışlarınızı tartışmasız kılar. Şablonculuk, kolaycılığının yanında kapalılığı da getirdiğinden gelişimin önünü keser. Zaman içinde hayatın gerçeklerinden kopan, değerinizin size müsaade ettiği ölçüde dünyayı algılayan, kuyu dibinde gökyüzünü gözleyen kurbağa konumuna gelirsiniz.
Örneğin “tam bağımsız Türkiye” idealine sarılmışsanız dünyanın bugün itibariyle geldiği “karşılıklı bağımlılık” ilkesini reddeder, bağlı olarak uzlaşı kültürüne karşı çıkıp bir garip üçüncü dünya ülkesini savunur hale gelirsiniz ya da dünyanın en zavallı sirkine dönüştürülmüş Castro Küba’sına övgüler düzersiniz.
Diğer kavram ‘Özgürlük’tür. Özgürlük, kişiye giydirilmiş bir elbise değildir. Bu yönü itibariyle bir “değer” olmaktan ziyade “insan” odaklı bir talep, sürekli çabayı gerektiren bir kalitedir.
Özgürlüğü şiar edinenler insanlık tarihi boyunca muhafazakar kalıplar üreten kolaycı “değerlere” karşı mücadele vermiştir.