Sıtkı Şükürer

Maksat üzüm yemek

29 Ocak 2012
MAHARETİNİ kanıtlamak adına denizin üzerinde yürümeyi beceren adama muhalifleri yine dudak bükmüş, “galiba yüzmeyi bile bilmiyorsun.”

Konumuz yeni Türk Ticaret Kanunu.
On yıla yaklaşan yoğun bir mesaiyle bu mevzuatın piri kabul edilen Profesör Ünal Tekinalp’ın özverili koordinasyonunda neticede 1535 maddelik bir yasa parlamentomuzdan geçirildi.
Ağırlıklı hükümleri Temmuz 2012’de yürürlüğe girecek.
Öncelikle belirtmek gerekir ki yapılan her düzenlemenin uluslararası hukuktan bir referansı var. Yanı sıra uygulamada aksayan yönler büyük titizlikle gözlenmiş ve neticede ortaya kapsamlı bir külliyet çıkarılmıştır.
Yani diyeceğimiz odur ki, öyle kolayından, müstehzi tavırlarla, yüzeysel yaklaşımlarla koskoca değerli bir emeği “kum torbasına” döndürmek bize açık haksızlık olarak geliyor.
Tamam bazı maddeler “akademik tutarlılık” adına lüzumsuz ısrarlara konu olmuş ve yasalaşmış olabilir. Hiç şüphesiz hayatın gerçeklerini aşırı zorlayan hükümler düzeltilmelidir.
İtirazımız sadece bu neviden hükümleri ön plana çıkartarak modern ve çağdaş bir düzenlemenin tamamını zihinlerde tartışılır hale getirmektir.

Yazının Devamını Oku

Yatacak yerimiz yok

22 Ocak 2012
HEPİMİZ aynı gemideyiz. Şehirli olmayı ifade eden en kısa saptama budur esasında.
Tamam kişisel başarı öyküleri, bireysel “paçayı kurtarmalar”, “her koyunun kendi bacağından asılması” serbest piyasa nizamının alfabesidir ama bu kuralsızlık, kurnazlık, ufuksuzluk, saygısızlık değildir.
Evinizi temiz tutmak güzeldir ama bunu çöpünüzü komşunun bahçesine dökerek sağlayamazsınız.
Şehirli olmak bir takım oyunudur aslında. Birbirini besleyen birbirinden beslenen, bu yolla bir artı bir’i üç yapan bir bilinçtir, ticarettir, akıllılıktır.
Bu akıllılık; yerleşik olmak, dedenizin sokağında yaşlanmak, torununuzun bu yerlerde yaşlanacağı hissetmek, bu duygudan derin ve tarifsiz bir heyecan duymakla mümkündür.
Akıllığın üstüne bastığı kaldırımlar biraz özgüvendir, biraz da tapusuz mülkiyet duygusunun içinizde genişlemesidir.
İzmir, 1960’ların İzmir’i. Lütfen üstteki ve alttaki fotoğraflara bakın. Karşıyaka sahili, Alsancak Kordonu sağlıklı bir ağzın inci tanesi dişleri gibi. Durmuş oturmuşluğun mağrurluğu, nizam intizamın naifliği, elele oluşturulan özenin meydan okuması, hepsini bir arada görürsünüz.
O karelerde “emaneti” göremezsiniz, emanete hıyaneti ihtimallere dahil edemezsiniz, cam körfezi lağıma döndürmeyi akıl edemezsiniz.
Açıkça bu tahrip şehveti bir ayıp olarak algılanmadı bizim ürkek göçmenlerimizin zihinlerinde.
Hep birlikte infazlar yaptık modernleşiyoruz diye.
Hani “zararın neresinden dönülse kardır” denir, ama geride pek bir şeyde kalmadı.
Yok Kadifekale’yi Kürtler mahvetmiş, yok Yeşildere bir rezil gecekonduymuş.
Bunu diyenlerin o müthiş estetiğe kıyarak diktirdikleri sahildeki apartmanlarda oturup da ağzını açmaya ne kadar hakkı var.
Hani nasıl derler.
Esasında “yatacak yerimiz yok”.
En iyisi susmak, mahcubiyeti derin bir azapla yaşamak.
Yazının Devamını Oku

Garson devlet hayal mi

21 Ocak 2012
DEVLET aygıtı memurları eliyle işletilir.

Kamu görevlileri vatandaşın hizmetlileridir. Ancak bu toprakların geleneğinde Devlet kutsaldır. Bu saptama esasında sadece devlet görevlilerin işine yarar, onları, misyonları olan “garson” vasfından çıkartır.
Demokrasilerde varsayılır ki, halkın oyuyla iktidara gelenler halk adına bürokrasiyi talimatlandırır, böylelikle temel inisiyatif sivil siyasettedir.
Bakınız, bu halin başlangıç vuruşu doğru, bir adım ötesi koca bir yalandır.
Bürokrasinin vazgeçilmez şiarı “onlar yolcu, bizler hancıyız” cümlesi üzerine kuruludur.
Mümtaz Hoca’nın (Sosyal) 1960 ihtilaline yönelik final analizi “Bürokrasinin burjuvaziye ağır basması”dır.
Bu saptamanın doğruluğu aşikardır. Üstelik bu görünmez mücadele tüm zamanlar için geçerliliğini korumaktadır.
Denilir ki, demokrasi kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine inşa edilmelidir.

Yazının Devamını Oku

Müteşebbis dindarlar

15 Ocak 2012
1980’ler ülkenin ekonomisinin dışa açılımının hayata geçirildiği yıllardır.

12 Eylül yönetimi pek gönüllü olmasa da, ABD’nin görünmez eli Turgut Özal’a iktidar yolunu açmıştır.
Dışa kapalı ekonomik yapı süratli bir dönüşüm yaşayarak, toplumu tüketimle tanıştırmış ve bu olgu zenginliğe hevesli yepyeni bir insan profili şekillendirmeye başlamıştır.
O dönemler bu anlayışa uyumlu sloganlarını süratle türetmişti. Köşe dönmeci olmak marifetti, benim memurum zaten işini bilirdi. Bu kalıplar toplumumuzun ahlak çıtasına açık haksızlıktı.
Şüphesiz düzgün tutum alma, bu erdemi sıradan ve içsel bir özellik haline getirebilme bir bireysellik sorunudur.
Akıl, vicdan, kültür gibi öğelerin oluşturduğu bu doğal insani davranış, şayet böylesi bir tavrı besleyen altyapıdan yoksunsa işler çatallaşmaktadır.
Soru şudur; Türkiye toplumunda, sözünü ettiğimiz anlamıyla “bireysellik” yeterince derinleşmiş midir?
Bakınız, özgür ve kişisel tutumlar büyük ölçüde materyal refaha ilginiz arttığı ölçüde gelişir.

Yazının Devamını Oku

Onlar artık eküridir

8 Ocak 2012
ULUDERE’de yaşanan acı olay sonrasında medyada yer olan yorumları gözlüyorum. Hemen herkes kendine tutarlı gelen bir bakış açısıyla yargılar oluşturuyor. En dikkat çekici çıkışı Taraf Gazetesi yaptı. Yazarları ağızbirliği etmişçesine siyasi iktidar (başbakan) ile Genelkurmay’ın uyumuna takılmış durumdalar.
İnsanın bu yorumları okuyunca “günaydın” diyeceği geliyor.
Bakınız, detaylarla kafayı karıştırmadan büyük resme baktığınızda, 19. yüzyılın sonlarından itibaren iktidarı ve silahı elinde bulunduran güçler hiçbir zaman gayrimüslimleri bu topraklarda istemedi. Neticede emellerine nail oldular.
Kendilerince bir devlet – ulus hayal ettiler, ön şart olarak sadece Müslümanlardan bir payda oluşturdular, akabinde Türk dili çatısı altında, tavizsiz bir modeli hayata geçirdiler. Çerkez, Boşnak, Arnavut, Arap, Kürt demeden kimini “güzellikle”, kimini “daha az güzellikle” tek bir potada eritmeye, “kaynamış ve sınıfsız bir toplum” haline getirmeye gayret ettiler. Bu tarihi süreçte, vaka bazı ağır haksızlıklara maruz kalsalar da, kendilerini öncelikli olarak Müslüman kimliği üzerinden tanımlayanlar, hedef kitle olmadıklarından diğerleri ölçüsünde tahribata uğramadı. Bu sebepten ötürüdür ki “kenarda beklemek”, “topa girmemek” bu kitlenin ana davranış kalıbı oldu.
Esasında onların da kafası biraz karışıktı. Ne güzel kendi dışındaki birileri memleketlerini “kafirlerden arındırıyordu (!)”, “güç” dediğin değişkendi, zamanı geldiğinde “steril ortam”da işleri daha kolaylaşabilirdi.
Ama “kazın ayağı” her zaman umulduğu gibi olmaz. Devlet-ulus ideolojisi, baskıyla da olsa kendi kültürü ile insanları biçimlendirmeye, “vefakar müşterisini” oluşturmaya başlamıştı.
İşin ilginci sutre gerisinde gününü bekleyen “Koyu Müslümanlar” da bu katı biçimlemeden ister istemez nasibini alıyordu.
Gün geldi, teoriye pek uymayan yepyeni bir sosyolojik olgu şekillenmeye başladı.
“Memleketin evladı kendisini sakınmış, mesela İmam-Hatip’te okumuş, dindar ve fakat aynı zamanda milliyetçi, hem de koyu Türk milliyetçisi.”
Hani “ümmet esastı, ırk uyduruktu” falan söylemleri değersiz ve yetersiz hale dönüşüyordu.
Derken, hep bilinen sebeplerle 1980’li yıllardan itibaren ülke yönetiminde sıra o bahsettiğimiz dindarlara geldi.
Yeni iktidar, devri sabıktan öcüler yaratarak müthiş bir konfor hayal ediyordu. Hani üç-beş yıl bu keyfi, biraz da abartarak yaşamaya çalıştılar.
Ancak, gün geldi, düşman belledikleriyle, esasında bundan sonrasına dair pek de bir farklı olmadıklarını görmeye başladılar.
Onlar, Müslüman ama aynı zamanda Cumhuriyet çocuklarıydılar. Din kardeşliği çok önemliydi ama Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu. Zihin haritaları adeta görünmez bir el tarafından böylesi şekillenmişti.
O nefret ettikleri ittihatçı, zaten bundan farklı ne planlamıştı, hatta gerçekleştirmişti?
Şimdiler, muhtemelen giderek artan ölçüde AK Parti, asker, ulusalcı beraberliğinin takım oyununa sahne olacak gibi gözüküyor.
Haa, “Kim iktidarda ön alacak” meselesi çıkabilir. Dert etmeyin, geleceğin lideri, illa bir altın sentez derseniz, sıkı Müslüman eski genelkurmay başkanları olursa sürpriz değildir.
Bu arada vah benim Rum’uma, Ermeni’me, Süryani’me, Yahudi’me, vah benim asimile olmuş Çerkez’ime, Boşnak’ıma, Tatar, Gürcü, Arnavut’uma…
“Kürt ne olacak” derseniz, işte birbirini yeni keşfeden ekip hep birlikte ve kıskandıran bir mutabakatla halletmeye çalışıyorlar, evrensel demokrasiyi fantezi addediyorlar.
Yazının Devamını Oku

Yeniden Batıcılık(mı)

1 Ocak 2012
GEÇEN yıl bu vakitlerde, “Siyasi iktidarın dış politikası nedir” diye sorulsa, büyük çoğunluğumuz şu analizi yapardı: “AK Parti, biraz da mecburiyetten, son 85-90 yılda yaşanan büzülme dönemimizin sonuna gelindiğini teşhis ederek, yeniden genişlemeci bir vizyonu yürürlüğe koymak istiyor.

Bu amaçla Arap coğrafyasında din, Türkmenlerin yaşadığı yerlerde etnik kartları kullanarak Türkiye’nin ağabeyliğinde yeniden bir güç odağı oluşturmayı hedefliyor.”
Bu tip politikaların hiç şüphesiz emperyal bir yönü de vardır. Özellikle enerji kaynakları üzerindeki hegemonya, güç odağı olma hedefinin ekonomik alt yapısını oluşturur.
Dikkat ederseniz, değişen dünya dengeleri içerisinde ekonomik ağırlığını artırdığını gözlediğimiz bölgelerde, başta Çin ve Rusya olmak üzere demokrasi ikinci plandadır. Otokrasi ve kapitalizm ucuz emek ve doğal kaynaklarla birleşince refah üretmektedir. Özgürlükler olmadan da “refah” yeni ve akıl karıştırıcı bir paradigmadır.
Siyasi iktidarın genişlemeci vizyonunun bu örneklerden etkilenmediğini düşünmek çok gerçekçi değildir.
Beri yandan kadim ülkemizin kronikleşmiş bir demokrasi problemi vardır.
Bu değerler Avrupa Birliği projesi üzerinden oturtulmaya gayret edilmektedir. Avrupa Birliği kendini evrensel demokratik değerler üzerinden ifade etmektedir.
Bağlı olarak birey odaklıdır ve alt kimliklerin üzerinde, “insan” kimliği paydasında bir mutabakat oluşturmak peşindedir.

Yazının Devamını Oku

Paspal sirk

25 Aralık 2011
BU dünya düzenine ilişkin giderek pekleşen kanaatimiz itibariyle, şayet bir “altın kural” belirleyeceksek, o da; “Altını olan kuralı koyar” ilkesidir.

Küreselleşen ve girift finansal ilişkilerle örülen ekonomik işleyiş, daima parayı verenlerin menfaatlerine göre şekilleniyor.
Bakınız, bu dediklerimizin dünya ölçeğinde yaşanan en taze örnekleri Yunanistan ve İtalya’dır. Bu ülkelerin seçilmişleri kamu borçluluk oranlarını aşırı ölçüde artırdıkları ve gemilerini karaya çıkarma ihtimali belirdiği anda, borç verenler nezdinde hırpalanmaya başlandı.
Bu ülkelerdir ki, evrensel demokratik kuralların hayata geçirilmesinde model addedilen ve özgür seçmen iradesiyle belirlenen parlamentolarına toz kondurmayan seçkin yapılardır. Ancak işler umulduğu gibi gitmeyince tüm ulvi değerler kolayından koltuk altına süpürüldü ve söz konusu devletlerin hükümetlerine “teknisyen” kimlikli “başbakanlar” atanıverdi.
Hayat işte böyle bir şey.
Esasında, kutsadığımız “demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlar bir yönüyle “güçlü”nün küresel bazda dolaşan sermayesinin güvencesi için, gelişmişliğin vazgeçilmez kriteri diye bu denli pompalanır.
Sözü Türkiye’de yaşanan “şike” meselesine getirmek istiyorum.
Bakınız, önce bir saptama yapalım. Yaşanan bunca rezalete, apaçık hale gelmiş olaylara rağmen, karar vericiler bir türlü alınması icap eden kararları alamıyor, “ebelek gübelek” diyerek, geciktirerek, sulandırma çabası içine giriyor.

Yazının Devamını Oku

Anlam sorgusu

18 Aralık 2011
İnsanlığın ölçebildiği en kısa zaman dilimi, “Işığın kırmızıdan yeşile döndüğü anda, arkanızdan gelen klakson sesidir” derler.

Doğrudur.
Ancak, özellikle kış aylarına geldiğinizde, bu benzetmeye rahmet okutacak tarzda, hayatın birden bire yükselen temposu, bize “Ne zaman oldu da pazartesi başlayan hafta aniden cumaya geliverdi” dedirtiyor.
Yani, ömürler geçiyor, gerekli gereksiz koşuşturuyoruz, her türden, her seviyeden bir “anlam” değerlendirmesi yapmıyoruz.
Bizi esir almış “dünyevi kaygılar” sanki tartışılmazımızmış gibi geliyor.
Hep söylediğimiz bir şey var. Bizler refahla mutluluk kavramlarını birbirine karıştır hale geldik.
Kendimiz ve yakınlarımız için istediğimiz yaşam standardını sanki varoluşumuzun sebebi addediyor, vazgeçilmezimiz sanıyoruz.
Yaşı 40’ların üzerinde olan “bir şeyleri becermiş ve yorgun beyler” lütfen hatırlayın.

Yazının Devamını Oku