Paylaş
Sabancı Ailesi’nin gelini psikolog Pınar Sabancı, Özlem Gürses’in programında para ve mutluluk üzerine açıklamalarda bulundu:
“Çok zengin insanlar Türkiye’de çok mu mutlu? İnanın, mutsuz insanlar görüyorum ben. Neden o zaman diye soruyorum. Hedefsiz bir hayat, sadece tüketim üzerine kurulu... Bu sefer ne oluyor, uyuşturucu çok yaygınlaşıyor. Sürekli haz odaklı, sürekli tüketme odaklı... Tüketmeyi, ‘satın alma’ anlamında demiyorum sadece. İçerik tüketme, dizi tüketme, şarkı tüketme, her şeyi tüketme üzerine kuruluyuz. Eskiden bir müzisyen şarkı çıkaracak olurdu, onu beklerdik...”
Pınar Hanım ilginç bir portre.
Ailenin başka fertleri gibi aşkları, tutkuları, evlilik dışı çocuklarıyla falan değil, mesleğiyle ön planda.
“Pınar Sabancı ile Yaşadım Demek İçin Ne Yapmalı?” adlı programında Zülfü Livaneli, Hasan Can Kaya, Yasemin Sakallıoğlu gibi ünlüleri ağırlayıp, mutluluk, insan ilişkileri gibi konularda ilginç sohbetler yaptı.
Karakter olarak da mütevazı bir kadın. Gittiği yerler, giydiği şeyler genellikle orta sınıf insanların da ulaşabileceği türden. Kendine has merakları var, mesela sık sık üçüncü nesil kafe paylaşımları falan yapıyor.
Heyhat, “para ve insan” konusunda ne kadar aklı başında sözler edersen et, soyadı ön plana çıkıyor. Ne kadar doğru olursa olsun, bu sözleri bir zenginin ağzından duyduğumuzda ilk tepkimiz önyargı ve burun kıvırmak oluyor. Bunu söyleyen bir Sabancı olunca sanki anlamı kalmıyor, insanlar cümleyi şöyle tamamlıyor:
“Nasılsa tuzu kuru / Para çok olunca konuşması kolay / Bize bunları anlatıp anlatıp sonra da Boğaz’daki yalısına gitti...”
Sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle galiba. Zenginlerin para, tüketim, mutluluk gibi şeyler üzerinde fikir beyan etme hakkı yok.
Zenginlik bir itibarsızlık müessesesine dönüşüyor. “Uzaktan hoş gelen davul sesi” misali hayatın gerçeklerinden kopuk kabul ediliyorlar.
Bence yanlış ve bir tür ayrımcılık.
Bazen bu şekilci anlayışla çok şey kaçırıyor olabiliriz. Pınar Sabancı da bunun güzel örneklerinden biri.
Restoran paylaşma adabı
Gittiğiniz bir restoranı sosyal medyada ne zaman paylaşırsınız? Canınız istediği zaman, değil mi? Yok, o kadar kolay değil. Yani kolay da, bazı küçük zamanlama ayrıntıları var ki kim olduğunuzu ele veriyor.
Mesela mekâna gelir gelmez ilk iş oradan paylaşım yapan var.
Yahu bir dur, önce bir hâl hatır soraydık birbirimize... Yok! Göbek içeri, göz yukarıda, dudak dışarıda, önce paylaşım!
Birçok yarı ünlü, sosyetik ve fenomenin ilk hareketi bu şekilde. “Bakın ben buradayım, gözünüzden kaçmasın” mesajı bu. Daha çok işletmeye yönelik. “Kalkın gelin, ‘Hoş geldiniz, nasılsınız?’ deyin, beni onore edin” demek.
Paylaşımın ardından sosyal medyacının uzaktan uyarısıyla içerinden koştura koştura gelen restoran müdürünü görüyorsunuz.
Biraz dikte edici bir tavır. O yüzden dikkat ederseniz daha zarif şehirli hanımlar mekândan kalkmaya yakın paylaşım yapıyor.
Hem bu emrivakiden kaçınmış oluyorlar hem de kötü geçme olasılığı da olan bir yemeği baştan övmüş olmuyorlar.
Reçete belli, sonuç?
“Pembe Masa”ya konuşan Selen Görgüzel, sanattan çok dış görünüşün ön planda olmasına isyan etti: “Yaptığım tiyatronun galasına gidiyorum, bir tane mikrofon uzatılmıyor. Ama bir bikini giyip denize girdiğimde fiziğim konuşuluyor!”
Uzun yoldan başarı ile kısa yoldan gündem olma arasında maalesef böyle ters bir bağlantı var.
Tercih meselesi.
Ne güzel, olayı bizzat yaşayarak çözmüş Selen Hanım. E uygulasa ya...
Paylaş