Detoks “toksin yükünü azaltıp hafiflemek” ve “arınmak, yenilenip iyileşmek”tir.
En doğru yaklaşımsa onu “kendini daha keyifli, hafif ve huzurlu hissetmek”ten ibaret bir tür “iyi hayat” çalışması gibi görmektir.
Pek çok “iyi hayat” çalışması gibi detoks da doğudan yükselen bir ışıktır. Faydasını ve kıymetini ilk anlayanlar biz ve bizim yaşadığımız coğrafyalarda, Orta ve Uzak Asya’da yaşayanlardır.
Onlar “arınma” işine samimi yaklaşmışlar, işin özünün “toksinlerden arınmak” değil, “toksin kuyusuna düşmemek” olduğunun farkına varıp bedenleri kadar ruhlarını da toksinlerden uzak tutmaya çalışmışlardır...
Bunun için de doğal beslenmişler ama aynı zamanda “basit ve insani” yani “doğal” şeyler düşünmüşlerdir.
Doğal şeyler yiyip içmişler ama bu arada insan ruhuna en uygun olanın “basit” ve “maneviyata yaslanmış” bir hayat tarzı olduğunu öğrenmişlerdir.
Kısacası bizim bugün yaptığımız gibi ne sadece “organik beslenip toksik düşünme” hatasına düşmüş, ne de detoksun “sadece bedeni toksinlerden arındırmadan ibaret bir süreç olduğu” gibi bir yanlışı tekrarlamışlardır.
Bedenimizdeki her organ, her doku, her hücre önemli. Hepsine saygılı olmak, hepsine itina etmek, her birinin “kıymetini bilmek” zorundayız.
Ama yine de bazıları şu veya bu nedenle öne çıkabiliyor ve bizim onlara daha çok özen göstermemiz gerekiyor.
İtinayı, hassasiyeti, iyi bakımı en çok hak eden organların ilk sıralarında karaciğer hep var. Çünkü metabolizmamızın idare merkezi o.
Toksinlerin temizlenme istasyonu, protein, yağ ve karbonhidratların metabolik şefi, bağışıklık gücünün en önemli askeri de yine o.
Bitmedi, gereğinde kemik iliğinin görevlerini bile üstlenmeye hazır olan olağanüstü bir gizli yeteneğe sahip olan da yine bu sessiz kahraman.
İşte bu nedenle onun dostlarını da, düşmanlarını da iyi bilip iyi tanımamız şart. Hazırsanız, buyurun...
9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel’in özel hekimliğini yaptığım yıllarda pazar hariç her sabah birlikte kahvaltı yaptık. Süleyman Bey erken uyanır, en geç saat 7.30’ta kahvaltı masasının başında olurdu. Benim ilk cümlem ve rahmetlinin yanıtı hiç değişmezdi:
“Günaydın efendim, nasılsınız?”
“Çok şükür taş gibiyim doktor.”
Mümkünse hemen her gece mışıl mışıl uyuyup her güne dinç, keyifli, huzurlu, zımba gibi uyanmak hepimizin ortak arzusu. Bu biraz da kendinize vereceğiniz “motivasyonla” da ilgili bir durum. Yani burada da bir “Ver coşkuyu! Takviyesi” söz konusu. Emin olun ki bu “bedava takviye” en etkili “multivitamin” veya “enerji” hapından en az 5 misli etkili. Ama bazen sadece bu takviye de yetmiyor. Sabahlara yorgun uyanıp güne “pili bitmiş” başlamanın başka mühim nedenleri de var. Liste uzun ama özeti aşağıda. Buyurun…
İŞTE İLK 10 SEBEBİ
Alkolün zararları saymakla bitmez. Her şeyden önce karaciğeri yorar.
Bazen yormakla da kalmaz, hasta eder. Özellikle gençlerde ve genelde hemen herkeste tansiyonu yükseltir. Akşamları fazla tüketildiğinde uyku kalitesini bozar.
Başta boğaz ve karaciğer olmak üzere her türlü organ ve dokuda kanser riskini artırır.
Kan-yağ dengesini altüst edip trigliserid seviyelerini yükseltir.
Şeker hastalarında kan şekeri ayarını altüst eder. Bir başka zararı da size “çaktırmadan” kilo aldırması, üstelik bir de “göbekten” yağlandırmasıdır.
“Sağlığınıza iyi gelebileceği” tavsiyesi ile her akşam yudumladığınız iki kadeh kırmızı şarabın size yılda fazladan 72 bin kalori kazandırdığını, bunun da neredeyse 10 kilo ilave yağ depolamakla eş anlamlı olduğunu asla unutmayın.
VARAN 1
Antik tahıllar gözde
İşlenmiş tahıl, özellikle beyaz un neredeyse tamamen “out” oldu.
İmkanı olan, ekonomik durumu müsaade edenler beyaz un içeren yiyecekleri beslenme modellerinden neredeyse tümüyle çıkardılar.
Tam tahıllı yiyecekleri tercih edip ekşi mayalı ekmek tüketmeye gayret ediyorlar.
İstiyorlar ki tükettikleri tahıl ürününün içinde endosperm de, ruşeym de, kepek de bulunsun, vitamini, minerali, posası eksiksiz ve tam olsun.
Yeni bir yönelim daha var: Mevcut tahılların genetiği ile oynandığı düşünüldüğünden eski zaman tahılları yeniden gündeme gelmeye başladı.
Meme kanseri mühim bir sorun. Yaşı 40’ı geçen her kadının dikkatle izlemesi gereken önemli bir sağlık riski.
Genetik yönleri de var, çevresel sorunlar ve kişisel hatalarla ilişkili yanları da.
Önlenebilir mi? Bence önlenebilir. Önlenemese bile en azından “gelişi geciktirilebilir”.
Daha da önemlisi “etkisi, sürati, verebileceği zararlar” azaltılabilir.
Peki, bu iş nasıl başarılacak? Yapılacak işler listesinin ilk sırasında “yaşam tarzımıza dikkat etmek” var.
Hayatımıza ilişkin seçimlere dikkat edilecek. Özellikle “genetik bir risk” varsa bazı yanlışlar “katiyen” yapılmayacak.
İkincisiyse “erken teşhis” konusunda uyanık davranmak! Özellikle ailede genetik risk varsa (anne, teyzeler, halalar, hatta erkek akrabalar arasında meme kanseri olanlar varsa önemlidir) risk takibinde daha bir dikkatli olmanız lazım.
Bakkal şekeri “sakaroz” ve nişasta bazlı “fruktoz” hakkındaki olumsuz bilgilere her gün yenileri ekleniyor.
Farklı merkezlerde yapılan yüzlerce araştırma, şeker tüketimindeki artış ile kronik hastalıklara yakalanma riski arasında ciddi bir bağlantının olabileceğini gösteriyor.
Özellikle şeker tüketimi ile diyabet, kalp damar hastalıkları, obezite (veya kilo fazlalığı), kanserler ve alzheimer dahil bunamanın her türlüsüne yakalanma riskinin yükseldiğini gösteren çalışmaların sayısı çoğalıyor.
Bunlar da doğal olarak biz hekimleri ve sizleri korkutuyor. Peki ne yapmalıyız?
Yapmamız gereken bir değil, birçok şey var. Önce şu noktayı unutmayalım: Şeker tüketimindeki artış biraz da bizden, bizim “insani zaaflar”ımız ve “pisboğaz” yanımızdan kaynaklanıyor.
Nedeni şu: Tatlı ya da tuzlu, hatta acı gibi damağı güçlü bir şekilde uyaran lezzetlerden hepimiz fazlaca hoşlanma eğilimindeyiz.
Kontrol kaybı en çok da tatlı yiyeceklerde yani şeker eklenen gıdalarda ortaya çıkıyor. Bunu bilen üreticiler de doğal olarak ürettikleri her şeyin içine daha çok şeker ekleme yoluna gidiyor.
Yaşamımız son 50 yılda eskiye oranla inanılmaz bir hızla değişti.
Giderek kolaylaştığını, hatta biraz da zenginleştiğini söylemek mümkün. Daha az kas gücü kullanıyor, ekmeğimizi eskisi gibi taştan değil ‘baştan’, yani “aklımızla ürettiklerimizden” ve bilgi gücümüzden, özetle eğitim düzeyimizden ve tecrübelerimizden çıkartıyoruz.
Ne kadar şikayetçi olursak olalım, yeni hayat eskisinden daha rahat ama bir o kadar da yarışmacı ve karmaşık.
Bütün bunlar için ödenmesi gereken bazı bedeller var. O bedellerden bir tanesi var ki, işte çok ama çok önemli.
O bedel önce uykularımızı kaçırıyor. Hızla yaygınlaşan uyku sorunlarının arkasında o var.
Ayrıca yorgunluk, isteksizlik, keyifsizliklerin, dahası felç, bellek bozukluğu, bunama gibi beyin sorunlarının, kalp çarpıntısının, kalp krizinin geri planında da hep o gizleniyor.