Osman Müftüoğlu

50. YAŞ NEDEN ÖNEMLİ?

19 Haziran 2016
Her yaş önemlidir ama ellinci yaş en ayrıcalıklısı ve en mühimidir. Çünkü, ‘ömrün gölge çizgisi” gibidir. Sonrasında çok şey değişir...

Hayat kalitenizi iyileştirmek, geride kalan zamanı daha güzel geçirmek ve size tanınan sürenin hakkını daha çok vermek istiyorsanız ellinci yaş ve takip eden yıllarda alacağınız her kararı önemseyin.

 

Önemseyin zira zaman ilerledikçe “yaşlanacağınızı” mı, yoksa “yaş alacağınızı” mı bu kararlar belirleyecektir. Gelin bu önerimi iyi değerlendirin ve hakkını verin. Bundan sonraki hayatınıza (yaşınızın 50, 60, 70 olması fark etmiyor) yeni anlamlar yükleyip olumlu değişimler ekleyin. Her şeyden önce de eski yanlışlarınızdan vazgeçin.

 

DEĞİŞİME AÇIK OLUN

 

Unutmayın! Ellisinden sonrası hayatı daha iyi kavrama, kendimizi daha iyi anlama zamanıdır. Olgunlaşma ve bilgeliğe doğru yol alma, ömrün geri kalanını fazlalıklarından arındırmadır. Hafifleme, basitleşme ve yavaşlamadır. Değişime açık olmadır.

 

Yazının Devamını Oku

Hangi çay

17 Haziran 2016
Bugüne kadar yeşil çayın daha sağlıklı olduğu düşünülüyordu. Daha doğrusu herkes gibi, ben de öyle kabul ediyordum. Ama şimdi anlaşılıyor ki bizim geleneksel Türk çayı yani siyah çay da yeşil çay kadar faydalı.

Bitkisel çaylar son yılların yükselen trendi. Bunların bazıları gerçekten de sağlık dostu.
Kimi mideyi yatıştırıyor, kimi gazı azaltıyor. Kimi de stresi, kaygıyı bastırıp içene huzur veriyor. Bitkisel çayları “sağlık faydaları”nı dikkate alarak birbirleriyle yarışa sokunca da birinciliği camellia sinensis’ten elde edilen çaylar alıyor.
Peki, bunların içinde “hangisi” en iyisi? Yeşil çay mı, oolong çayı mı, yoksa bizim geleneksel Türk çayı mı sağlık için daha faydalı?
Bugüne kadar yeşil çayın daha sağlıklı olduğu düşünülüyordu. Daha doğrusu herkes gibi, ben de öyle kabul ediyordum.
Ama şimdi anlaşılıyor ki bizim geleneksel Türk çayı yani siyah çay da yeşil çay kadar faydalı. Onun da bize ciddi faydalar sağlayan güçlü biyokimyasal özellikleri var.
Aralarında ufak tefek farklar yok değil tabii ki. Örneğin bir fincan yeşil çay ortalama 300 mg civarında flavonoid (antioksidan madde) içerirken bu değer bir fincan siyah çayda 250 miligrama düşüyor. Aradaki fark pek de önemli değil. Biz zaten siyah çayı fazlaca tüketen bir milletiz.
Neticede fazlası tavsiye edilmeyen, içimi de siyah çay kadar lezzetli olmayan yeşil çaydan sadece 1-2 fincan içenlerle kıyaslandığımızda günde 4-5 bardaktan az çay içen bizler de bedenimize bol bol flavonoid kazandırıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Stres belleğinizin canına okuyabilir

16 Haziran 2016
Çoğunluğumuz ruh halimiz ve stres düzeyimiz ile bellek fonksiyonlarımız arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğunun pek farkında değiliz. Oysa “yoğun stres” de, “depresyon” da “travma sonrası stres bozukluğu” ve daha pek çok “ruhsal sorun” da belleğimizi yıpratabiliyor.

Size 60 yaşında ve sağlıklı bir hanımefendinin hikâyesini anlatacağım.
Hanımefendinin üzerine titrediği bir oğlu var. Uzun süren son derece üzücü bazı olayları üst üste yaşayan şanssız bir oğul bu.
Hanımefendi de doğal olarak sürecin dışında kalamamış, oğlunun yaşadığı olumsuzlukları yüreği ve beyninin derinliklerinde o da yaşamış.
Bir süre sonra ciddi bir bellek bozukluğu başlamış. Stres-bellek ilişkisi konusunu gündeme getirmemin nedeni biraz da o zarif ama unutkanlık sorunu hayli ciddi o hanımefendi oldu.
Belleğimizi etkileyen pek çok şey var. Bir kısmı beynin kendi sorunları.
Beyni ilgilendiren “nörolojik” hastalıklar. Mesela damar sertliğine bağlı beyin yaşlanması ya da alzheimer hastalığına bağlı tahribatlar bellekte ilerleyici zayıflamaya yol açabiliyor.
Belleği bozabilen beyin dışı hastalıklar da var. Bunlar da belleğimizde tahribatlar yapabiliyor. Beslenmenin, uyku sorunlarının ve başka problemlerin de belleği etkileyebileceği zaten biliniyor.

Yazının Devamını Oku

Vücut taramaları işe yarıyor mu?

15 Haziran 2016
Hastalıkları erken dönemde yakalayabilmek için vücut taramalarına ihtiyaç duyarız. Bu taramalar sayesinde “ciddi bir sorunumuzun olmadığını” öğrenip rahatlar, huzur buluruz. Peki ne yapmalı? Bu tür vücut taramaları işe yarıyor mu? Biz de yaptıralım mı? Buyurun...

Gelecekte nelerle karşılaşabileceğimizi hepimiz merak ederiz. Sağlığımız söz konusu olduğunda bu merak daha da artar, her türlü fedakârlığı yapmaya hazır biri haline geliriz.
Bu nedenle de hastalıklarda “erken teşhis”i sağlayan her yeni teknolojiden imkânlarımız ölçüsünde istifade etmek isteriz.
Bunu iyi bilen bazı sağlık kuruluşları düzenledikleri organizasyonlarla ileri teknolojili cihazlarla “tam ya da kısmi” vücut taramaları yapıp bizi bilgilendirmek, varsa da hastalıklarımızı erkenden teşhis etmek isterler. Amaç nettir:
Hastalıkları erken dönemde yakalayabilmek! (Tabii ki “ekonomik” amaçları da vardır ama işin o yanı bizim konumuz değildir.)
Bu tür taramaların mühim bir faydası da yaptırana “huzur” ve “moral” vermeleridir! Bu taramalar sayesinde “ciddi bir sorunumuzun olmadığını” öğrenip rahatlar, huzur buluruz.
Peki ne yapmalı? Bu tür vücut taramaları işe yarıyor mu? Biz de yaptıralım mı? Buyurun...
Eğer taramalardan tamamen sağlam çıkabilirseniz bu incelemelerin size huzur verebilecekleri doğrudur.

Yazının Devamını Oku

Bu yaz nasıl güneşlenelim?

14 Haziran 2016
Son yılların popüler sağlık tartışmalarından biri şu: En çok “fayda” en az “zarar” için nasıl ve ne zaman güneşlenmeliyiz? Sorunun cevabı bence hala net değil. Hatta bir hayli de karışık. Bir değil, birden fazla cevabı olabilen bir soru bu. Nedenine gelince...

Güneşlenmekten beklentiniz cildinize daha çok D vitamini ürettirebilmek, yani bedeninize daha çok D vitamini depolamaksa muhtemelen en uygun saatler güneş ışınlarının bedene dik olarak geldiği öğle saatleri.
Gölgenizin boyunuzdan daha kısa olduğu saatlerde yaptığınız kısa süreli öğle güneşlenmelerinde güneş cildinize daha yoğun UVA gönderiyor, cildiniz de daha fazla D vitamini üretiyor.
Ne var ki konu “cilt kanseri” olduğunda durum değişiyor. Nedeni şu...
Siz güneşlenmeye başladığınız ve 10 dakikadan daha fazla güneşte kaldığınızda derinizde timin dimeri adı verilen maddeler oluşuyor.
Mor ötesi ışınlar nedeniyle gelişen DNA hasarını tamir edici enzimler oluşan zararları rahatlıkla tamir edebiliyor. Ama siz işi abartır, güneşte çok uzun süre kalırsanız ya da “daha çok D vitamini üreteceğim” çabasıyla öğle saatlerinde bedeninizi güneşle 10 dakikadan daha uzun bir süre buluşturursanız “tamir edici enzimlerinizin DNA’nızda oluşturduğu hasarları tam anlamıyla giderebilmeniz imkansız” olabiliyor.
Güneş ışınlarıyla oluşan DNA yararlanmaları üstelik bir de “birikici yaralanmalar”. Yaralanmaların dozu artınca tamir edici sistemleriniz tamire yetişemez hale geliyor.
Peki ne yapmalı? Sorunun yanıtını yandaki kutuda bulabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Bunu bir Allah biliyor bir de ben!

13 Haziran 2016
Orhan Bursalı, “Müthiş Türk’ün hikâyesi”ni, Aziz Sancar’ın Nobel’e uzanan öyküsünü mükemmel bir üslup ve güzel bir “bilim dilini yalınlaştırma tekniği” ile anlatmış. Kitabı herkese ama en çok da öğretmenlere, üniversite öğrencilerimize, doktorlar, bilim adamı yolculuğuna çıkan genç araştırmacılara tavsiye ediyorum.

Elimde “Aziz Sancar ve Nobel’in Öyküsü” kitabı var. Kitabı “bir solukta” okudum. Sonra yeni ve farklı şeyler “öğrenmek” için bir daha okudum. İnanmayacaksınız ama bir de “öğrendiklerimi size de aktarmak” için yeniden okudum.
Orhan Bursalı “Müthiş Türk’ün hikâyesi”ni, mükemmel bir üslup ve güzel bir “bilim dilini yalınlaştırma tekniği” ile anlatmış.
En çok beğendiğim bölümlerden biri “On Nobel Verseler de Değişmem” başlıklı bölüm oldu.
İşte o bölümden birkaç cümle:
“Nobel için biyografimi yazarken bu keşfin değeri üzerine tekrar düşündüm ve ‘Değil on milyon, on Nobel verseler değişmem’ diye içimden geçirdim. Çünkü Nobel Ödülü verilmesi bile başkalarının (Nobel Komitesi’nin) takdirine bağlıdır.
Ancak ‘Bunu bir Allah bir de ben biliyorum’ şeklindeki bir keşif kati-kesin bir veridir, olgudur. Bu bugün de öyledir, bundan 100 sene sonra da öyle olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Biyolojik saatimiz nerede?

12 Haziran 2016
Bedensel ve ruhsal sistemlerimizin mükemmel bir düzen ve eşgüdüm içinde çalışmalarını, biraz da ‘biyolojik saatimiz’e borçluyuz. O saat her daim sağlam, sağlıklı olmalı, tıkır tıkır çalışmalı. Nasıl mı? Buyurun...

Her canlının bir “günlük hayat ritmi” var.

 

Bu ritmi “biyolojik saat” düzenleyip kontrol ediyor ve o saat hemen her şeyi etkiliyor. Bu yüzden de hepimiz yaşam tarzımızı (en başta da uyku-uyanıklık döngüleri ile yemek zamanlarını) bu saate uydurmaya çalışıyoruz. Bu yapılmazsa “biyolojik ayar” bozulmaya, “ruhsal denge” arızalanmaya başlıyor.
Biyolojik saat, beynimizin içinde oldukça da korunaklı bir yerde. “Epifiz” denilen bir bezde gizlenen çok özel bir “çekirdek”. Gözümüzden gelen ışık uyarıları –aydınlık karanlık döngüleri- çekirdekteki bazı proteinleri aktive ederek bize “ritim” ve “ayar” veriyor!

 

Bu ayarın emirlerine göre de “suprakiazmatik çekirdek”teki o saat “biyolojik ve ruhsal” pek çok işi “bize çaktırmadan” komuta edip yönetiyor.

 

TIKIR TIKIR ÇALIŞMALI

Yazının Devamını Oku

Oruç kazalarına dikkat!

10 Haziran 2016
Oruca bağlı kan şekerinin düşmesi yalnızca baş ağrısı, halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, sinirlilik yapmaz. Uyku eğilimi ve dikkat kaybına da sebep olabilir ki, bu da kazaları sıklaştıran önemli bir handikaptır.

Bu yıl oruç tutanların işi biraz zor olabilir. Nedeni şu: Oruçlu geçirilen süre bir hayli uzun.
Aç kalınan süre 15 saati geçiyor. Bu da kan şekerinin fazla düşmesi riskini (hipoglisemi) beraberinde getiriyor.
Hipogliseminin yol açabileceği mühim sorunlarından biri ise dikkat dağınıklığı. Beyin dokusunun ve sinir sisteminin başlıca besini kanımızdaki şeker.
Kan şekerimiz azalınca beyin gıdasız kalıyor, istediği enerjiyi bulamıyor. Doğal olarak da güçten, kuvvetten düşülebiliyor.
Dikkat dağınıklığının (ve kafa karışıklığının) nedeni de bu zaten.
İşte bu nedenle oruç tutan herkesin ev ve iş kazalarına karşı bu yıl daha uyanık olmaları lazım. En çok da trafikte araba kullananların trafik kazalarına karşı daha bir uyanık durmaları gerekiyor. Özeti şu: Oruca bağlı kan şekerinin düşmesi yalnızca baş ağrısı, halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, sinirlilik yapmaz. Uyku eğilimi, dikkat kaybına da sebep olabilir ki, bu da kazaları sıklaştıran önemli bir handikaptır.

Oruç ve uyku düzeniniz 

Oruç sahursuz olmaz. Sahura kalkmak ya da iftardan sonra hiç uyumayıp sahuru beklemekse uyku ritmini etkiler. İşte bu nedenle oruç tutanların uyku düzeni bakımından da dikkatli olmaları lazım. Özellikle bu yıl, Ramazan ayı günlerin uzun, gecelerin kısa sürdüğü bir zaman dilimine denk geldi.

Yazının Devamını Oku