Kİlo sorununuzu çözemiyorsanız lütfen hemen kendinizi suçlamayın. Metabolizmanızda doğuştan ya da sonradan gelişen bazı “arızalar” sebebi ile de kuş kadar yiyip fil kadar kilo biriktirebilirsiniz. Kilo probleminin her türlüsünde yiyip içtiklerinizin de mutlaka rolü var ama siz yine de genetiğiniz ve sağlık durumunuzu da yabana atmayın. Nedenine gelince…
‘NE KADAR’ DEĞİL, ‘NE’
Bana göre kolay kilo alanların dörtte üçünde ya insülin fazlalığı ya da insülin direnci sorunu var. Bunların çoğu doğuştan aşırı insülin üretimine programlanmış bir metabolizması ve de aşırı insülin üretmeye meraklı, kanda şeker yükselmelerine fazla duyarlı bir pankreas yapılanması olan genelde de genetik olarak zaten problemli kişiler. Az bir kısmında ise aşırı insülin üretimi beslenme yanlışlarının ve hareketsiz yaşamın beklenen bir neticesi olarak zaman içinde yavaş yavaş ortaya çıkıyor. İnsülin fazlalığı veya direnci olanlarda kilo sorununun “ne kadar yediğiniz”den çok “ne yediğiniz”le ilişkili olduğu ise şimdilerde daha iyi biliniyor.
YANLIŞ YAKIT MEVZUU
Yaşasın Hayat’ın beslenme uzmanları bu haftaki toplantıda enteresan bir tespitlerini aktardılar: Teknede (gemide, yelkenlide, yatta)
tatil yapanların çoğu kilo alarak dönüyormuş. Bakın o toplantıda neler konuştuk ve ne kararlar aldık...
İmkânı olanların bir bölümü yaz tatillerini denizde teknelerle seyahat ederek geçirmeyi tercih ediyor. Bunun için mutlaka bir tekneye sahip olmanız da gerekmiyor. Kiralamanız veya tekne ya da gemi turlarına katılmanız da mümkün.
Tekne seyahatleri farklı, muhtemelen de daha eğlenceli, keyifli ve dinlendirici. Ne var ki özellikle iki-üç haftadan uzun olursa bu seyahatlerin küçük bir kusuru var: Dikkat etmezseniz kilo alabiliyorsunuz.
Nedeni şu: Teknede hareket imkânınız kısıtlı hale geliyor. Özellikle “yürüme” işi neredeyse sıfırlanıyor. Egzersiz konusu sadece “yüzme” ile sınırlı kalıyor. Yani “tekne şişmanlığının” ilk nedeni hareketsizlik! Buna bir de denizin ve seyahat etmenin getirdiği yeme içme rahatlığı ve fazlalığı da eklenince kilo almamanız imkânsız hale geliyor.
Özeti şu: Tekne seyahatine çıkanların daha sık ve bol yüzmeleri, özellikle su içi aerobik çalışmalarına (aquarobik egzersizler) birazcık daha zaman ayırmaları ve tabiî ki yeme içme konusunda da daha dikkatli olmaları lazım.
Açlık şekeri mi, tokluk şekeri mi önemli?
Kanda şeker dengesinin korunması, sağlığımızı doğrudan etkileyen mühim bir konu. Kan şekerinin düşüklüğü de (hipoglisemi), yüksekliği de (hiperglisemi) önemli sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
Daha önceden “yağlı karaciğer” teşhisi konulan biriyseniz, bu uyarıyı özellikle dikkate alın. Bel çevresi geniş ve göbekli biriyseniz de aynı hassasiyeti gösterin. Göbeğinizin büyük, bel çevrenizin çok büyük olması da şart değil, hafif bir göbeğin bile içinde yağlı bir karaciğerin olabileceğini unutmayıp ona göre hareket edin. Nedeni şu...
Çoğumuzun bilmediği (bilenlerimizin de bilmezden geldiği) önemli bir gerçek var: Beslenme hatalarımız ve besinlerin içindeki sağlık zararlısı maddeler ilk zararlarını karaciğerimize veriyor. Aşırı gıda tüketiminin de kötü gıda seçimlerinin de “ilk faturası” daima ve öncelikle karaciğere çıkıyor. Zira karaciğer sadece bir “besin öğütme” organı değil. O aynı zamanda bir “besin arıtma” -detoks- sistemi gibi de çalışıyor. Dolayısıyla besinin içindeki her toksik maddenin de, fazladan kazanılan her proteinin, yağın, früktozun, glikozun da faturası önce karaciğere çıkıyor.
Neticede siz yemekten sonra divanda yan gelip yatarken de, sırtınızı koltuğunuza dayayıp TV’de o dizi benim, şu dizi senin turlarken de, gece yatağınızda mışıl mışıl uyurken de zavallı karaciğer bir yandan yiyip içtiklerinizden enerji üretmeye çalışırken, diğer taraftan da kan ter içinde içindeki toksinleri temizlemeye çalışıyor.
Ve tabii ki bu arada ilk dayağı da son dayağı da hep o yiyor, yapısı hasar görüyor, iltihabi süreçlerle, insüline dirençle baş başa kalıyor. Neticede yağlanıp yorgun ve halsiz düşüyor, bitkinleşiyor. Vaktinde farkına varmazsanız da bir süre sonra yetmezliğe bile girebiliyor.
İşin kötüsü içinde ağrı duyusunu oluşturan sinirler de olmadığından yaşadığı problemleri safra kesenizdeki sorunlar gibi sizi ağrılar içinde kıvrandırıp canınızı yakarak da duyuramıyor.
İşte bu nedenle boğazınızdan geçen her lokma yuttuğunuz su hariç her yudum içecek için “Bu benim karaciğerime ne yapar?” sorusunu sormayı unutmayın. Her lokmayı en az 20 defa çiğnemeden yutmayın. Aşırı gıda tüketmekten uzaklaşın. Az ve öz yiyip sağlıklı ve güvenli besinler tüketin.
Her protein biraz eksiktir
Yağlar ve karbonhidratlar gibi proteinler de ana besin unsurlarımızdan biri. Biz doktorlar onlara “zindeliğin yapıtaşları” adını verir, “kasların, doku ve organların büyüme ve gelişmesi, kırık döküklerini tamir edebilmesi, vücut direncinin güçlenmesi, bağışıklık sisteminin aktifleşmesi, güçlü ve kuvvetli kalabilmesi için de proteinler vazgeçilmezdir” deriz.
Sarımsak, mesela bir tansiyon ilacı değildir ama tansiyonunuz yüksekse onu bir miktar düşürür.
Trigliserid ve kolesterolünüz fazlaysa onu da az çok dengeler. Bitmedi! Kan şekerinizi makul hudutlar içinde tutmanıza da yardım eder.
Sarımsağın başka sağlık marifetleri de var: Yüzyıllardır mikroplara karşı güçlü bir savunma bariyeri oluşturduğu da iyi bilinir. Zaten bu nedenle de halk arasında “Rus antibiyotiği” olarak isimlendirilir.
Peki, bu mükemmel doğal destekten en doğru faydalanma yolu hangisidir?
Sarımsağı pişirip mi yoksa çiğ mi yiyelim? Ezip dövüp hırpalayıp mı tüketelim, yoksa bütün mü yutalım? Yağ veya alkol içinde bekleterek mi (Ukraynalılar böyle yapıyor), kurutulmuş özütünü çiğneyerek mi ya da eczanede satılan kapsül veya tabletlerini yutarak mı istifade edelim?
Sarımsak uzmanları (!) diyor ki: Sarımsağı mümkün olduğu kadar doğal haliyle, pişirmeden ve taze taze yiyin. Sadece yemeklerinize değil, salatalarınıza, cacığınıza ezilmiş halini de sık sık ilave edin. Gerçi biraz ağır bir koku yayılacak etrafınıza ama ehh onu da idare edin.
Tabiî ki eczanelerde satılan güvenilir markaların üretip pazarladığı sarımsak özütü kapsülünden ve/veya sarımsak yağından da istifade edebilirsiniz.
Selülit haberleri sık sık magazin sayfalarını süsleyen hoş bir yaz klasiğidir, özellikle de hanımlar arasında “hep ve çok” popülerdir. Her haziranda “mayolar ve bikiniler” ile birlikte mutlaka o da gündeme gelir.
Ve ne hikmetse her yıl iyi niyetli hanımlara “yeni” ve “mucize!” selülit ürünleri önerilir.
Ama sonuç hep aynıdır: Ürün kullanılır, geride büyük bir “hayal kırıklığı” kalır. Peki ne yapılmalı? Selülite teslim mi olmalı?
Hayır! Hayır ama önce şu nokta hiç unutulmamalı: Selülitten tamamen kurtulmak mümkün değildir. Hatta selülitsiz bir hayat bile neredeyse yok gibidir.
Her on kadından 7-8’i selülitlidir. Ayrıca selülitli olmak ayıp da değildir, ayrıcalıklı bir şey olduğu bile söylenebilir!
Zira daha çok selülit daha yüksek östrojen hormonu anlamına da gelir ve bu açıdan bakarsanız selülitinizle övünmeniz bile gerekir!
Selüliti yok etmek mümkün olmasa da azaltmak, görünürlüğünü daha “makul” hale getirmek pekala mümkün.
Kalsiyum zengini gıdalarla beslenmekse kalsiyum haplarını yutmaktan daha akılcı ve etkilidir. Bunun birçok nedeni var, en önemlisi de destek haplarının yeteri kadar güvenli olmamalarıdır. Mesela bu hapların çoğu “kalsiyum karbonat” içeriyor, oysa kalsiyumun karbonat formunun çok az bir bölümü bağırsaklardan emiliyor. Diğer taraftan bunların bazılarında (oyster shell) ağır metaller de bulunabiliyor. Daha da önemlisi doğal yolla kazanılan kalsiyum bedende daha iyi kullanılıyor, daha az sorun çıkarıyor. Özetle her mineral gibi kalsiyum ihtiyacını da doğal kaynaklarından karşılamak daha etkili ve güvenli bir yol kabul ediliyor. En güçlü kalsiyum kaynaklarına gelince. Buyurun...
Kalsiyum şampiyonları
Peynirler
Peynirlerin her çeşidi tam bir kalsiyum bombası. Ama yine de kalsiyumdan az ya da çok zengin olan peynirler var. Mesela parmesan peyniri mükemmel bir kalsiyum deposu. 30 gramında 300 mg’dan fazla kalsiyum ihtiva ediyor. Diğer sert peynirler de kalsiyumdan oldukça zengin. Bizim Kars ya da Edirne gravyeri de bunlardan.
Yoğurt
Yoğurt da tıpkı peynir gibi en güçlü kalsiyum kaynaklarından biri. Bir su bardağı yoğurt ortalama 300-350 mg kalsiyum içerebiliyor. Diğer taraftan yoğurdun ve peynirin güçlü birer probiyotik, protein, vitamin ve mineral kaynağı oldukları da unutulmamalı. Yoğurt üstelik bir de prebiyotik bakımından da çok güçlü.
Bİz tatlı sever bir milletiz. Bu sevginin neticesi olarak da dünyanın en lezzetli tatlılarını üretmişiz. Lokum, baklava, kadayıf, sütlaç, kazandibi, vezirparmağının mucidi biziz. Hatta biraz daha ileri gidip “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” diye bir deyim bile üretmişiz. Ne var ki, tatlı işinde de bir doz ayarlamasına ihtiyacımız olduğu kesin. Kesin, çünkü tatlıların daha doğrusu şekerin yol açtığı sorunlar son yıllarda çok daha net ve açık bir şekilde anlaşıldı. Şekerin her türlüsünün sağlığımızı nasıl bozduğu, glikozun da fruktozun da yapay tatlandırıcıların da ne kadar tehlikeli toksinler haline gelebilecekleri kesinleşti.
Artık şundan da eminiz: Şeker tüketimindeki en ufak bir artış bile bizi hasta edebiliyor.
ŞU BİLGİ AÇIK VE NET:
Günlük şeker tüketimimizin –meyvelerden kazandığımız doğal şekerler dahil- 20-30 gramı geçmemesi gerekiyor. Fazlası yalnız kilo problemine değil, damar sertliğinden hipertansiyona, şeker hastalığından bunamaya pek çok sağlık sorununa davetiye çıkarıyor.
Kısacası şu bilgi çok açık ve net: Ne kadar az şeker, o kadar çok sağlık! Ne kadar az tatlı, o kadar çok form! Eğer hayatınızı daha keyifli hale getirmek, daha az hastalanan, sağlıklı ve formda biri olmak istiyorsanız ilk işiniz şeker tüketimini –tatlıları- azaltmak olsun.
Adrenalin yüklü, gergin, yorgun ve olağanüstü günlerden geçiyoruz.
Sağlığımızı, özellikle de ruh sağlığını korumanın her zamankinden daha güç olduğu dönemler bunlar. Daha çok çaba, dikkat ve ilgi gerektiren zamanlar. Neyse ki sosyal ortamda, siyasette ve ekonomide yüz güldüren, iç rahatlatan ve “oh be, galiba iyi şeyler de oluyor!” dedirten gelişmeler de yok değil.
Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, siyasetçilerimiz, işadamlarımız ve daha da mühimi “güzel halkımız” iyi gelişmeler olabileceğini düşünüyor, söylüyor ve yapıyor.
Ama siz yine de bugünlerde biraz daha dikkatli olun. Dikkatli olmakla da kalmayıp “Yorgunluk yorgunu” biri haline gelmemeye bakın. Geçen gün de yazdım: Adrenal yorgunluk tehdidinin ve tükenme sendromu probleminin bizi en çok etkileyebileceği süreçlerdir böyle zamanlar.
Bu dönemde hepimizin daha çok kenetlenmesi, olumlu duygular yüklenmesi ve “endişe detoksu” sürecine girmesi gerekir.
Endişe detoksunun ilk maddesi de “gevşeme egzersizleri” olmalı bence. Sadece ruhsal değil bedensel gevşeme egzersizleri de unutulmamalı.
Bu “sakinleştiren egzersiz” çalışmalarından da faydalanılmalı. Peki, hangileri mi? Adrenal yorgunluğun en yoğun olduğu dönemlerde yapılabilecek etkili gevşeme egzersizlerinden bazılarını Dr. Jesse Lynn Hanley “Yorgunluk Yorgunluğuna Son” adıyla Türkçe’ye çevrilen kitabında (Boyner Yayınları) anlatmış.