Paylaş
DAHA geçtiğimiz cumartesi öğrendim, ayıp değil ya; “Gelecek Günü” diye bir işaretin varlığını... Hattâ, TV’de “2 Dirhem 1 Çekirdek” programını birlikte hazırlayıp sunduğumuz dostlara da dönüp söylendim biraz: “Her şeyin de günü mü olurmuş?”
Oysa, hüküm vermek için o kadar acele etmeseymişim, sadece cumartesi akşamını bekleyecek kadar sabrım olsaymış, “geleceğe bir gün armağan etmek fikri”nin o kadar da sıradan olmadığını anlayacakmışım. Tabii, bu güne sahip çıkmak için, mutlaka “fütürist” (gelecekçi) olmak gerekmediğini de...
TDK Sözlüğü, “daha gelmemiş, yaşanacak zaman...” karşılığıyla başlamış, geleceği tanımlamaya. Bu tanıma sıkı sıkı sahip çıkanlar arasında, belki de en ön sırada Fütüristler Derneği geliyor. 2005 yılından bu yana kişi ve kurumlarda gelecek çalışmaları konusunda farkındalık geliştirmek üzere birçok projeye imza atmışlar. Geçen yıldan beri de her yıl, 1 Mart gününü “Gelecek Günü” olarak kutlama kararı almışlar. İlk Gelecek Günü’nün teması “Her zaman ve her koşulda sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek için ileri gitme arzusunu sembolize etmek” üzere “Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Daha da İleri” sloganıyla duyurulmuş. Meraklısı, ayrıntılı bilgiye, http://gelecekgunu.org/ adresinden ulaşabilir. Tüm dünya insanlarının sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek için düşünmesi, üretmesi ve geleceğe odaklanması için tasarlanmış bir kutlama olduğunu öğrendiğim “Gelecek Günü” fikrinin doğuşunu ise aşağıdaki cümle tetiklemiş:
“Bayramlar, kitlesel kutlamalar insanların dikkatlerini ve enerjilerini ortak noktaya toplamak için müthiş kuvvetli araçlardır. Çoğu da geçmişte olan şeyleri ya da doğanın ritmik tekrarlarını kutlamak içindir. Tarih ve doğa onurlandırmamız gereken kıymetli, ortak değerlerle doludur. Ancak biz müthiş olasılıklarla dolu ve hep beraber inşa etmekte olduğumuz geleceğin de kutlanması gerektiğine inanıyoruz...”
“Buraya kadar tamam” diyeceksiniz, “Cumartesi akşamı, seni bu fikre yaklaştıran ne oldu, sen onu söyle?” İşte orası karışık! Benim gibi, sadece günü kurtarma telâşıyla nefes alıp veren bir toplumda yaşıyorsanız, üstelik yine benim gibi “Fütürizm Okulu”na da pek yakın hissetmiyorsanız kendinizi, “geçmiş ve gelecek arasında bir tercih yapmak” iyice zor geliyor insana... Hippokrates’in, aforizmalar’ının girişine yerleştirdiği cümleyi teyit ediyorsunuz önce kafanızda: “Ars longa, vita brevis, occasio praeceps, experimentum periculosum, iudicium difficile.” (Sanat sonsuz, hayat kısa, fırsat seyrek, deneyim aldatıcı, tercih yapmak zor...) İşte tam bu tereddüt noktasında, İdil Biret ve Borusan Quartet yetişiyor imdada...
Yağmurla geçen, eflâtun bir İzmir gününün gecesinde, 73 yaşındaki bir Cumhuriyet kadınının piyano tuşlarındaki rüzgârına kapılıyor, gençlerin yay çekişlerinde uçuşan tükenmeyen ümitlerimiz... Beethoven ve Schumann çalıyorlar, adını varlık sebepleri olan “Atatürk”ten alan kültür merkezinde. Geçmiş ve geleceğin, kavgaya tutuşmasına hiç de gerek olmadığını hissettiriyor size bitmeyen, dinmeyen alkışlar. “Gelenekten geleceğe uzanmak, sanatla mümkündür. Geleceğe öncelikle sanatçılar sahip çıkabilir” diyorsunuz.
Eğer ana sayfamızdaki, “günü kurtarma siyaseti”nin vıcık vıcık labirentlerinden sıyrılıp, bu yazını olduğu sayfaya kadar ulaşabildiyseniz, anlatmaya çalıştıklarıma dokunmanız, pek de zor olmayacaktır.
Paylaş