ÜMİT Tunçağ telefonda, “Frank Zappa geliyor, ben sunacağım kaçırma...” diyor. Oturacak yer yok tabii... Şöyle başlıyor söze, “Şarkı sözleri sistem eleştirisi üzerine yoğunlaşan ve ‘gitar, notalarla küfredebildiğim tek enstrüman’ diyen bir sanatçıdan söz ediyoruz. Hayatı boyunca sansüre ve dinî organizasyonlara karşı mücadele vermiş bir isimden aynı zamanda... ‘Bir biranız ya da havalimanınız olmadan bir ülke olamazsınız. Herhangi bir futbol takımınız ya da nükleer silahınız varsa, bunlar da size yardımcı olacaktır. Ama en azından bir biraya gereksiniminiz vardır’ diyen bir Amerikalı’dan söz ediyoruz... Klâsik besteleri, Londra Senfoni ve New York Flarmoni tarafından da yorumlanmış birinden, ‘Müziğin Salvador Dali’sinden söz ediyoruz biraz da... ’Şarkılardaki sevgiler gerçek olsaydı, herkesin birbirini sevmesi gerekirdi’ diye meydan okuyan, ‘kafasında huniyle resim çektirip, albümünün kapağına koyacak’ kadar cesaretli biri geliyor sahneye...”
Gözüm kulağım aşağıda ama ben hâlâ yanımdaki dostun anlattığı öykünün etkisindeyim...
“Seksenli yıllar, Berlin Olimpiyat Stadyumu... Alman gençler doldurmuş stadı.
Çünkü 20. Yüzyıl’ın en önemli filozof-sanatçılarından Frank Zappa konser verecek.
Ama bir sorun var: Konser saati gelmiş olmasına rağmen Zappa yok ortada!
Yarım saat, bir saat geçiyor, yok yok yok...
Tam iki saat sonra teşrif ediyor nihayet ağır adımlarla sahneyi...
GEÇEN yıl yaz aylarında, “İzmir’de ‘butik’ bir esinti: 7. GO Turnuvası” başlığı ile bir yazı yazmıştım. Üzerinden çabucak koca bir sene geçti ve birkaç hafta önce, Ege Üniversitesi yerleşkesi, TGOD’un birinci sınıf turnuvaları arasında yer alan “8. İzmir GO Turnuvası”na ev sahipliği yaptı. Toplam 72 oyuncunun katıldığı turnuva, şölen kimliğinin yanı sıra, play-off puanı için de zarif mücadelelere sahne oldu.
Bahsettiğim yazıda, “Bir kentin, ‘kimliğine şekil vermek üzere’ yapabileceği en büyük hatanın, ‘başkalarına benzemeye çalışmak’ olduğunu düşünüyorum. ‘Falanca gibi’ havaalanına, ‘filânca gibi’ yat limanına sahip olmak tutkusu... En çok ‘buraya’ benziyoruz, en fazla ‘şurayla’ yakınlığımız var takıntısı... Nihayet, ‘bilmem nereden fazlamız var, eksiğimiz yok’ şeklinde atıp tutarak bastırılan ‘eziklik duygusu...’ Bu mukayeseleri ısrarla gündemde tutma gayretiyle yaşamak, her şeyden önce ‘gibi olmaya’ razısınız anlamına gelir ki, aynı irade ‘benim marka olmaya niyetim yok’ teslimiyetinin de itirafıdır. Oysa dünya üzerindeki her kentin, (hele ki günümüzde) birbirinden eksiği de vardır, fazlası da... Öyle olmasa, herkes buna inanmasa, birbirine hiç benzemeyen 4 ayrı kent EXPO için yarıştırılmazdı. Buna bir tek İzmir inanmıyor! Biz başkayız; bambaşkayız inadında... Başkalarına benzemek ayıp da değildir, yasadışı veya utanç verici de... ‘Başka şehirlere benzemiyoruz’ diye diye ‘başka şehirlere benzemeye çalışmak özentisi’dir üzüldüğüm...” diye de söylenmişim biraz.
“Benim Gözlüğümden” nasıl göründüğünün altını çizmek için tekrarlıyorum; İzmir’in yazgısını değiştirecek sözcük, asla “büyük” değildir. “En, fazla, çok, pek, kocaman, birinci...” filân hiç değildir. Bana göre İzmir adı, (özgün, sıra dışı, biricik, kupon, elişi, değişik, nadir gibi anlamlar yüklemek koşuluyla) en çok “butik” sözcüğü ile birlikte anılırsa, kent “iz bırakan bir çekim merkezi”ne dönüşebilecek... Müze, lokanta, kafe, bar yetmiyor benim ufkumu yelpazelemeye... Butik kitapevlerine, butik spor merkezlerine, butik eğitim kurumlarına, butik ibadethanelere ve nihayet “butik oyunlar”a (bir başkent gibi) ev sahipliği yapan bir İzmir düşlüyorum.
Sarışınlara yapıştırılan haksız yaftanın bir benzeri asılı İzmir’in boynunda: “Güzel İzmir...” Tamam da, “Daha başka?” Gelin, birlikte, Türkiye’deki ilk ve tek “kategorili turnuva” olan “İzmir’deki GO geleneği”nin, her seviyeden oyuncuya özgüven veren perde arkasını irdeleyelim. Bütün gizem, katılımcıların kendilerini rahat hissettikleri bu kategorilerin, tesadüf gibi görünen ve GO’dan “edinilen, edinilmiş, edinilecek” kazanımlarla isimlendirilmiş olmasında saklı sanki. Başlangıçta sadece “güzel arkadaşlıklar”la yetinebiliyorsunuz. “Başarılı insan ilişkileri”nde sınanmak geliyor arkasından... Sonra “hayat dersi” biriktiriyorsunuz biraz üstünüzde. Bütün bahar sürecek, “uzun bir yaşam” düşlüyorsunuz sona doğru... Nihayet, “aydınlanma” kategorisi, GO’nun derinliklerindeki bilgelikle kucaklıyor sizi. Birlikteliğin tadını çıkartan bu farklı kategoriler ile GO, “farklılık ve benzerliklerin yönetimi”dir; İzmir’i çağrıştırması da bundandır. Bu oyunun Türkiye’deki başkenti İzmir olmalıdır. (Daha fazla bilgi ve iletişim için, www.goizm.org.)
GO, İzmir’e yakışıyor. Sahiplenilirse, daha fazlası da yakışır. Bakalım, aday adaylarımız hangi kategoriden ses verecekler? Yoksa mevlevîhâne hayretimizdeki gibi “Hâmuşân” özel kategorisinde mi, “dem tutmaktalar hâlâ?”
ÖNCELİKLE, (başkalarından farklı olarak) açık açık diyor ki, “İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylık başvurumu Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’ne yaptım. Başvuru öncesi eski Başbakanım Bülent Ecevit’in kabrini ziyaret edip, mezarı başında dua okudum. Aldığım terbiye gereği, başvuru yaptığım saatten itibaren adaylıklar kesinleşinceye kadar herhangi bir değerlendirmede bulunmayacağım. Ben adaylık başvurumu yaptım, hayırlısı olsun. Değer verdiğim üç-dört kişinin mezarlarına ziyarette bulundum, dua okudum. Helâllik aldım. Bundan sonra hiçbir yorum yapmayacağım. Hakkımızda hayırlısı. Aziz Bey’i de aradım. Kendisine bilgi verdim...” Ayrıca, kendisi bunu “yumurta kapıya gelince” ilk defa dillendiriyor da değil; “Halkın beni istediğini, sokakta, gözlerde, yüreklerde hissettiğim an adayım. Verilecek her göreve hazırım. Buna muhtarlıktan, bakanlığa, büyükşehir belediye başkanlığına kadar her şey dahil” dememiş miydi, daha aylar önce?
Yani Hakan Tartan’ın “ya başıma güneş geçerse diye gölgede beklemediği” ortada. Ama hepimizde bir satır aralarını okuma merakı var ya, hadi biz de eksik kalmayalım. “Usûl–esas ilişkisi”ni, (bağışlayınız) “öküz–buzağı” ölçeğine indirmeye meraklı olanlar, başvurunun neden Ankara’ya yapılmış olduğuna takmış durumdalar. Buna rağmen, bana göre, il örgütüyle arasının iyi olmadığı savı fazla abartılıyor. “Nereden biliyorsun?” diye sorarsanız, “CHP örgütünün kendi çocuklarıyla ‘alıp-vermediği’ ne zaman bitmiştir ki?” diye yanıtlarım.
Gözlerden kaçmaması gerekenleri ise şöyle özetlemek mümkün: Birincisi, kendisinin, geçmişten bugüne ve an itibariyle, web ortamını ve sosyal medyayı olası rakiplerinden daha iyi kullandığı ortada. Bu ayrıntı, biraz mesleki altyapının doğal uzantısı gibi gözükse de, “ondan fazlası” övgüsünü hak ediyor. İlk seçimleri, hele hele aday adaylığında aradan sıyrılma sürecini ne kadar etkiler bilemiyorum ama, “Gezi Parkı” mucizesine inanıyorsanız, yerel siyaset gibi bir “dar bölge gerçeği”nde bu iletişim ve etki kanalını yadsıyamazsınız.
İkincisi, bütün kamuoyu araştırmalarından “hatırı sayılır bir dara düşmek” gerekse bile, yakın geçmişte çekilen birkaç “elense”nin sonuçlarını, bütünüyle yok saymak tarafgirlik olur diye düşünüyorum. Son bir yılda yapılan araştırmalarda, önce en başarılı dört belediye başkanından biri iken, altı ay sonra ikinciliğe, nihayet en başarılı metropol ilçe belediye başkanlığına yükselmesinin yanı sıra ankete katılanların 27.7’sinin Hakan Tartan’ı Büyükşehir’de görmek istemesi, hafife alınabilecek istatistikler değildir.
Sonuncusu, biraz kişisel... Sevgili Başkan’ın beni yakaladığı bir nokta var; o da hayata geçirdiği “butik müze” projeleri. Daha önce de yazmıştım. İzmir için her gün yeni bir kimlik aramanın, bu kimliği her gün yeniden tanımlamanın, hele “eskisinin hükmü yoktur” gibi bir milât kovalamanın anlamlı olmadığı kanısındayım. EXPO gündemden düşer düşmez, bu konuyu kent kimliği için yeni ve parlak bir sayfa olarak yeniden açmalıyız.
Kulislere yansıyanlara gelince... “Konak’a aday ol(a)maması, tek yön tabelasıdır; dönüşü yok...” diyen mi istersiniz, 90. yıl yemeğini terk etmesine sebep olan protokol krizi (?!) için “yol ayrımı...” yorumu yapanlar mı? Bu yazdıklarımız, siyasette 24 saatin ne kadar uzun olduğunu bilenler için, ancak “gevezelikle kuru gürültü arasında bir yer”e oturtulsa ve ondan fazla bir anlam ifade etmese de, Hakan Tartan’ın siyaset ve bürokrasi deneyimi, çoktan özgüvenle sarf edilen “yüreğimin götürdüğü yere giderim” cümlesine dönüşmüş durumda; bence söylediği budur! Aday adaylığı niyetleri Ankara’da demlenirken, Tartan için, “Hayatı boyunca hep uzun çöpü çekti, şanslıdır...” diyenleri de “ıskalamayalım” derim.
İzmir’in dört bir yanındaki bilboardlarda cazip bir davet var; “Hayal Et, Proje Üret / İzmir’e İz Bırak...” Bir an tereddüt etmeden, “bu fırsatı kaçırmamalısın” dedim kendi kendime. İşi gücü bıraktım ve yaratıcılığımı konuşturmaya başladım. Azmin elinden bir şey kurtulmuyor tabii. Hemen birbirinden çarpıcı fikirler uçuşmaya başladı kafamda. “Düşündüm, taşındım, beğendim, eledim, seçtim derken...” içlerinden en çarpıcı olanını kamuoyu ile paylaşmaya karar verdim. Projem, “AKM’nin Büyükşehir Belediyesi tarafından gaspedilen otoparkının, ihtiyaç sahibi sanatseverlere geri verilmesi”dir. Yazmış, çizmiş, söylemiş, söylenmiş ve yazı adamı kimliğimle bir sonuç alamamıştım. Şimdi “sokaktaki İzmirli” kimliğimle deneyeceğim; bakalım bir iz bırakacak mı?
Şimdi diyeceksiniz ki, “Koca adama bak. İzmir’e iz bırakmak için önerdiği projeye bak. Önere önere, AKM’nin otoparkı geri verilsin diyor”. Kusura bakmayın ama bu adisyonu bana değil, böyle düşünenlere ödetirler. Kamuoyunun yoğun itiraz ve isteğine rağmen “dediğim dedik tavrı”ndan dönmeyen, “ben yaptım oldu”dan vazgeçmeyen, “hemşehrisiyle inatlaşan” ve İzmir’e iz bırakacak proje olarak bütün ufku, “AKM’yi otoparksız bırakmaktan ibaret olanlar”ı ayıplamıyorsunuz da, dişinize göre buldunuz, beni kınayacaksınız öyle mi? Canınız sağolsun... (Tam yazıyı bitiriyordum ki, “geri isteme bahsi”nde yalnız olmadığımı öğrendim ve yıkıldım. Meğer yalnız değilmişim. İzmir Metrosu’nun Üçyol-Üçkuyular hattı inşaatının uzaması nedeniyle, 4 yıl önce kapatılan ve henüz trafiğe açılamayan İnönü Caddesi’nin Poligon İstasyonu mevkiinde, mağdur olduklarını söyleyen esnaf, protesto eylemi yapmış. İnönü Caddesi’ndeki trafiği bir süre çift yönlü olarak kesip, “artık metro değil yolumuzu geri istiyoruz” demişler. Ben proje rekabeti diye buna derim işte. Seçici kurul (?!) hayli zorlanacak...”
9 Eylül sadece bir noktadır ama...
Nokta her zaman bir son demek değildir! Adam Fawer’in deyişiyle, “Bazen, kendinden sonraki harfin büyük olacağını gösterir”. Gazi’nin “Anadolu İhtilâli“ne İzmir’de konulan nokta da bu sınıfa girer. Tarih, o büyüklüğü bugün küçük göstermeye çalışanları, hep “küçük adam” olarak hatırlayacaktır.
Hey Gidinin Noktası
Şu nokta var ya şamama nokta...Ufak tefek amaKabadayın teki...Dayamış sırtını büyük harflereBir çalım bir çalımNe yapalım, çekiyoruz kahrınıHer sözcük sürüsüne bir çoban lâzım.Nokta, satır başının dayısıCürmü yaktığı yer kadar ama,Acısı tatlısı, doğrusu eğrisi, uzunu kısasıHer sözün bir noktası var.Cümlenin ömrü, noktasına kadar...Bakarsın sinek pisliği gibiDüşüvermiş kalemin ucundan.Bakarsın yıldız olmuş göz kırpmaktaHem ayıbını örter söylenemeyeninHem fısıldar, hınzır.Bir kor olup yanınca noktaDurur, soluk alır düşüncelerim.Ben noktayı en çok,Nâzım Hikmet’de severim.
Murat Tuncay
Ana Muhalefet Partimizde “dosya verme” süresi bitti. Siyaset tarihimizi, gazete arşivlerine bile göz atmadan yorumladığı için, İzmir’i kalesi zanneden bu güzide topluluğa, hayırlı uğurlu olsun bütün dosyalar... “Sosyal medya”nın varlığı, bazıları için “baş belası” kimliğini koruyor olsa bile, “gören gözler” için artık “ıskalanamaz bir havai fişek”tir bu iletişim kanalı. Meselâ dersek...
Büyükşehir Belediye Başkanlığı aday adaylığı için kulislerde adı sıkça geçen Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’in resmi sitesinden yaptığı açıklama, 3 saat içinde 898 kez retweetlenmiş (Yani 898 kişi, başkaları da görsün diye mesajı tekrar göndermiş...) Tunç Soyer’in gündemde zirve yaptığı saat, aynı gün 20.00 suları... Kendisinin, -adaylığa ilişkin dosya telaşı olmadığı yönündeki- açıklaması 307 retweet almış. İstatistikler, aynı saatlerde Aziz Kocaoğlu’nun 108, Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan’ın ise 50 retweet aldığını söylüyor. Demem o ki, iletişim teknolojileri, (Sevgili Reşat Kutucular’dan öğrendiğim ismiyle) “yeni normal”e uygun bir sosyal tasarım gücüyle zenginleşip büyüyor ve gücünü yadsıyanları yakıp kavuracağı kesin...
Tunç Soyer’in, “Bugüne kadar Seferihisar’ı Seferihisarlılarla birlikte bir dünya kenti yaptık. İzmir’de CHP’li bir Başkan varken, aday adayı olmayı kendime yakıştıramadım. Görev verilirse, İzmir’in bütün Türkiye’nin gurur duyacağı bir kente dönüşmesi için nöbeti devralmaya hazırım” şeklinde kaleme alınmış açıklamasını, farklı gözlüklerle, farklı şekilde okumak olası. “Benim Gözlüğüm”den şöyle görünüyor; Birincisi, “ne söylendiğinden çok nasıl söylendiği”ni önemsiyorum. Bana göre, “unutulmuş –ya da hiç yaşanmamış- bir siyasi terbiye”nin dışavurumudur. İkincisi, bu cümleler, açık bir “sessiz güç” deklarasyonudur.
Sokaktaki sıradan seçmen, “bu inceliğin ne kadar farkındadır?” Bilemem. “Ne kadar umurundadır?” Onu hiç bilemem, ama bazı ayrıntıları ıskalayanlara hatırlatmak istediklerim var: Seferihisar’daki değişim ve dönüşümü yakından izleyen kamuoyunun bir bölümü, içten içe, kendisine hep “veliaht muamelesi yapılmasını” bekledi; en azından “umdu, diledi” diyelim... Oysa “Sakin Şehir” fikri yükselir ve alkış alırken bile yemek masalarında, “başımıza sardık” renginde sohbetler yapılıyordu. İşte bugün gelinen noktadaki abartısız duruş, biraz da “görmeyenlere, göremeyenlere rağmen ben ne yaptığımın farkındayım; sizin dışınızda da herkes farkında” resmidir.
Kendi kadrolarını özenle yetiştiremeyen, tazeleyemeyen kurumlar, (ki siyaset sahnemiz de buna dahildir) yarını tesadüflere, emrivakilerle biçimlendirmeye bırakmış demektir. Bu tercihin vahim tarafı, “başımızı yakan” toplumsal sonuçlara gebe olma halidir. “Kale”lerini bile, “tesadüflere, emrivakilerle, -dur bakalım-lara, projesiz atıp-tutmalara” teslim etmiş organizasyonlar, “alternatif” iddiasıyla ortaya çıkmamalıdırlar. “Siyasette insan kaynağı planlaması”, bu memleketin üzerinde hiç düşünmediği, hiç emek harcamadığı konular içinde, tam bir “kara delik” görünümünde. Ne yazık ki İzmir, bu konuda liderliğini koruyor. Belki bu son cümleyi okuyan birileri, kapalı kapılar ardında, ağız dolusu söverek şöyle diyordur; “Sen öyle zannet... Başkanı tekrar seçeceğiz. Sonra onu milletvekili yapacağız. Yerine de senin köşe yazındaki ismi getireceğiz...” Sevgili okuyucu, artık “ağzına sağlık mı dersiniz, ağzı olan konuşuyor mu?” onu bilemiyorum. Ama seçimler yaklaşırken, “kimsenin ağzı torba değil”; ben bir tek onun farkınd
Basın mensuplarına dağıtılan kitapçığın ilk sayfalarında, “İzmir sevdalılarının oluşturduğu...” ifadesi kullanılmış, “biz varız, yeter ki İzmir kazansın” diyen Ege-Koop Proje Merkezi için... Toplantıdan çıktığımızda ise gazeteci dostlardan biri, bıyık altından gülümseyerek, yanındakine şöyle soruyordu; “Kimlerse şu Ege-Koop Proje Merkezi? Çok merak ediyorum...”
Ben de ediyorum etmesine ama, kim olduklarından ziyade, günceli kiminle kovaladıkları, gündeme kiminle oturdukları, kiminle ses verdikleri, kısacası Hüseyin Aslan’ın ne söylüyor olduğu beni daha çok ilgilendiriyor. “İzmir Sağlık Serbest Bölgesi, Atayol ve Sosyal Perakendecilik Modeli”nden sonra, kamuoyuna sundukları dördüncü dosyanın adı: “Trafik, Toplu Ulaşım, Gelişen Teknolojiler, Alternatif Toplu ve Yeni Nesil Ulaşım Sistemleri...”
Neler var bu yeni dosyanın içinde? Neler yok ki? “2 yeni metro hattı, hem karada hem denizde gidebilen Amfibi Otobüs... İlk kez Beijing Uluslararası High-Tech EXPO Fuarı’nda sergilenen, elektrik ve güneş enerjisi ile raylar üzerinde çalışan 3 Boyutlu -Hızlı- Tünel Otobüs... Yine güneş enerjisi, elektrik ve nano-manyetik enerji ile çalışan ve otobüsle taşımaya göre 40 kat daha ucuza mal olan Hava Treni ya da diğer adıyla Uçan Tren...”
Bütün bunlar ne demek? Ve bütün bunları neden Ege-Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan dile getiriyor? Bana göre akla yakın birkaç açıklaması var! Birincisi, (iktidar olsun muhalefet olsun) sürekli mağdur ve sahipsizi oynayan, seçmenin yaşam tercihleri konusundaki hassasiyetlerini kaşıyıp, aba altından -meşrebine göre- değnek gösteren, seçmenin kendisine oy vermekten başka seçeneği olmadığını zanneden ve dayatan siyasetçilerden illallah geldi, ama “proje sunan siyasetçi” modeline doğrusu pek alışık değiliz. İkincisi... Ortada, bu kent için heyecan verecek -benzer- bir şey açıklayan yok; “Marka Kent” özlemini, söylemden eyleme döndürecek iki çift lâf duyamadık kimseden...
Basın toplantısına katılanların “asansör sohbeti”nde sündürdükleri diğer konulara gelince; “Bunları konuşmak için daha erken değil mi? Adaylığını açıkladı da ben mi duymadım? Bu projelerin fizibilitesi yapılmış mı? Diyelim ki yapılmış, parası nereden bulunacak? Proje önermeye yetkisi var mı arkadaş?” Bu sorular üstünde samimiyetle düşünmeye niyeti olan herkes, kuşkusuz farklı yanıtlar bulabilir. Meselâ, yine “bana göre”, daha aday bile olmadan heyecanını gizleyemeyen bir hemşehrimizin var olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Ayrıca, ortaya iyi bir fikir koyduktan sonra, dünya üzerinde para bulunamayacak proje olduğuna da inanmıyorum. Fizibilitenin açıklanmasına gelince... Bu benim Özdere pazarındaki balıkçı hikâyeme benziyor. Yıllar önce, futbol takımından daha kalabalık bir gruba salata yapmaya kalkmıştım. İçine “şunu da koyalım, bunu da koyalım” derken, tezgâhtaki bütün “kabuklu”ları satın almıştı arkadaşlar. Ben de saf saf sormuştum balıkçı dostumuza, “bunları bize ayıklar mısınız?” O gün aldığım cevabı, “ortada fol ve yumurta yokken fizibilite soranlar”a armağan etmek isterim bugün; “Abi onları temizlersem oturur ben yerim; sana niye vereyim?”
Hepsini bir yana bırakın, bu projelerin, İzmirliyi sadece düşündürmesi bile önemli değil mi? Sizi düşündüren, aklınızı kurcalayan, sorular sorduran, (bazılarının keyfini kaçıran) bir şeyi görmezden gelemezsiniz. İşte sanıyorum bunu söylüyor Hüseyin Aslan; “beni görmezden gelemezsiniz, gelmemelisiniz...” diyor. Kendisi aday olur veya olmaz. Aday gösterilir veya gösterilmez. Benim için bunların hiçbiri önemli değil. Benim merak ettiğim, “Ankara bu resmi görmezden, bu sesi duymazdan gelecek mi? Gelebilecek mi?”
BİLGİSAYARIN başına oturunca, neler geliyor insanın aklına. Çetin Altan’ın 1960’ta yazdığı ve “bugün canım yazı yazmak istemiyor”dan ibaret olan en kısa yazısını hatırlatmıştım da 2007’nin Ağustos’unda... Kendisini kaybettiğimiz haftanın çarşambasında, öğleden sonra telefon çalmıştı. “İsmail Sivri konuşuyor” diye başlamıştı. “Nihatçığım yazını okudum. ‘Ne yazsam acaba?’ diye başlık atmışsın. Çok hoşuma gitti. Ben de bazen böyle oluyorum. Dur bir arayım da hatırını sorayım dedim. Böyle sıkışınca seni arayacağım, ‘ne yazsam acaba’ diye soracağım; haberin olsun” demişti Sevgili Usta... Yıl 2013 oldu. Hâtırası önünde bir kez daha saygıyla eğilirken, bulutların üstündeki mekânına benzer ve buruk bir selâm daha yolluyorum:
Artık, Bu Zafer’i hak etmediğimizi düşünüyorum... Onun için, 30 Ağustos yazısı yazmayacağım...
8. İzmir GO Turnuvası
SİZ de “Bir taş daha güçlenmek, en derin mutluluktur” diyenlerdenseniz, bütün yapmanız gereken, GO oyunundan elde edilen kazanımlara göre adlandırılmış bir kategoriye dahil olmak:
“Aydınlanma, Uzun bir yaşam, Hayat Dersi, Başarılı İnsan İlişkileri ve Güzel Arkadaşlıklar...”
TGOD 2013 play-off puanlamasında 1. sınıf turnuva olarak yer alan “8. İzmir GO Turnuvası”, bu hafta sonu (31 Ağustos - 1 Eylül) Ege Üniversitesi 1 Nolu öğrenci yemekhanesinde gerçekleştirilecek. Önkayıtları kaçırdık diye üzülmeyin, siz sabah 09.00’a kadar gelin, gerisini dostlar halleder. Bu 8 yılın nasıl geçtiğini, emek verenlere sorun. Ben kendi hesabıma 10. yılı kutlamak için sabırsızlanıyorum.
Bir Fare’nin çağrıştırdıkları
İTFAİYE’den Montrö’ye doğru yürüyorum; Şair Eşref’in sağındaki kaldırımdan... Baktım karşıdan kocaman bir lağım faresi geliyor salına salına; bildiğiniz sıçan! 3-4 metre kala ikimiz de durduk. Küçük bir kedi büyüklüğündeki hemşehrimizden tedirgin olmadığımı söylersem yalan olur. Kaldı ki, “aşçı fare Ratatouille” kadar sevimli ve cana yakın olmadığı açıktı. Biraz bakıştık karşılıklı. “İkimiz de kim kime yol vermeli?” diye aklımızdan geçirdik sanırım. Sonunda kırık bir beton kapağının aralığından geldiği yere geri döndü. Saniyeler içinde başını delikten tekrar çıkartıp seslendi:
İZMİR hep bir başka kucakladı Can Yücel’i... Sadece bu yıla mahsus da değil bu hâl. Meselâ bakmayın Seferihisar’daki “vasiyeti olan orman”ın açılışına filân... Bu kent, “deli dolu” ruhunu, biraz da şairin esintisiyle yelpazeledi.
“Akdeniz yaraşıyor sana / ...Kadınım yaraşıyorsun sen Akdenize” dizelerini hep üstüne alındı izmir. “Sen çaldıkça Teodorakis / Bir mor yağıyor üstüme” itirafında, suyun öbür tarafını hatırladı... “Us yasası bu insanın / Suyu şavka döndürüp / Düşü gerçeğe çevirip / Düşmanı dost kılacaksın...” der ya şair; kent, “hoşgörüsünü” bu dizelerle tazeledi hep... “Ben de / Boğaziçi de bu bahar / Mavi sakalına erguvanlar takmış / Sarhoş bir iskele babası kadar / Hem delikanlı / hem deliler gibi ihtiyar” diyen duruşunu sahiplendi; erguvanlar hatırına, sarhoşlar hatırına, delikanlılık hatırına, ihtiyarlık hatırına... “Kurtarıcılar kurtara kurtara / Kurtardılar memleketi memleket olmaktan...” yollu isyanı da samimi buldu İzmir; yakıştırdı kendine... Rakı, balık ve rokaya sardıkça yokuş, çevirirken Shakespare’i, (olmak ya da olmamak yerine) “Bir ihtimal daha var” diye yeniden yazmasını sevdi biraz da... Yetmedi... Alsancak’ta, “yitik bir sokağa” onun adını verdi... O “rint sokağı” da, emanet etti güçlü, cesur, dost canlısı ve bu “büyüyü akleden” bir deniz kuşuna... Ona biz MİKO diyoruz kendi aramızda... Kapısına, “Başucumda bir sen varsın bir de evren / saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi / yalnızlığım benim çoğul türkülerim / ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi…” diye yazdı MİKO. Gidin bakın hâlâ orada durur o vefâ...
“Hâlâ yerinde mi, o vefâ?” diye bakmaya gidenler, geçen akşam... 21 Ağustos’ta, şairin doğum gününde, kendi gözleriyle görüp, kulaklarıyla işittiler olan biteni. “Can Yücel’e Şarkılar” adlı konserde, başta Can Yücel olmak üzere sözleri ünlü şairlere ait şarkılar seslendirildi. Piyanist İklim Tamkan ve mezzo soprano Senem Demircioğlu’nun sahne aldığı “hatır sayma akşamı”nda, Can Yücel’in yanı sıra Metin Altıok, Ahmet Ârif, Orhan Veli, Nâzım Hikmet, Ömer Hayyam ve Pîr Sultan Abdal’ın dizelerine can veren “Fazıl Say Şarkıları” seslendirildi. Konserde, ayrıca klâsik müzik aryaları da yer alıyordu. Konuklardan bazıları diyor ki, “bir ara -mavi sakalına erguvanlar takmış- biri geçti sanki kapıdan...”
UKTE
DÜNYAMIN güzeli martılar
Sizden nasıl da yok yere korkmuşum