En kabadayısı, aslında arzulanmakta olan bir hoşluğun, bayram gününe tesadüf etmesini anlatır.
İşte, bayramın “birinci gün”ü, millî maça ilişkin beklentiler ve yaratılan ruh hali, (sözde) bu “çifte bayram” deyimi üzerine kurgulanmıştı.
“Ama bir kez daha gördük ki futbol, ayakla değil kafayla oynanan bir oyundur.”
İki takımın sahadaki mücadelesi, iki zihniyetin çarpışmasıydı adetâ...
Bir tarafta, sadece futbol düşünen, işinin ve hissettiğinin hakkını veren bir Hollanda; diğer tarafta, “herhangi bir 11 kişi...”
Ben hayatımda bu kadar “zihinsel olarak teslim olmuş” bir millî takım seyretmedim.
Gerçi, “ârif”e tarif de gerekmez diyorlar ama, “bizim, ‘arife’ diye kullandığımız sözcüğün aslının, ‘arefe’ olduğunu hatırlatıp, ‘arefe’nin de muhtemelen Arapça ‘geleceği haber verme’ anlamındaki ‘irafat’ sözcüğünden geldiğini, aslen hicrî-kâmerî Zilhicce ayının 9. gününe rastladığını ve arefenin takvimlere, Kurban Bayramı’ndan önceki, (hacıların, yanlarına su alarak, su bulunmayan Minâ’ya gittikleri...) ‘tevriye’ gününden sonraki gün olarak işaretlendiğini, kelimenin dilimizde, ‘herhangi bir şeyden önceki gün’ anlamında ilk kullanımının ise 1945 yılına tesadüf ettiğini” araya sokuşturuverelim...
Bu yazıyı kafamda tasarlarken, ne kadar çok şeyin “arefe”sinde olduğumuzu fark ettim.
Yerel seçimlerin “arefe”sindeyiz meselâ; EXPO oylamasının da...
İzmir’de su baskınlarının “arefe”sindeyiz.
Dünya Kupası’nda kritik virajın “arefe”sindeyiz.
“Arefe”sindeyiz artık yeni bir yılın ve hep yeni umutların “arafesi”nde...
Bizim arefeyi bu kadar sevmemizin, önemsememizin, çarşıyı-pazarı, halıyı kilimi, camı çerçeveyi, (şimdilerde oteli, lokantayı, trafiği biribirine katıp, ortalığı bu kadar velveleye vermemizin sebebi, ertesi günün “bayram olma ihtimali” galiba.
“Beni Türk ustalarına emanet ediniz” gibi bir telkin ve tavsiye bulunmamasına rağmen, “mahallinden temininde hayır vardır, Japonya’dan usta getirtecek halimiz yok ya...” diyerek çıktık yola.
Biraz orası biraz burası derken, sanat erbâbını bir kez daha iş başında gözlemek fırsatı bulduk.
Bir de ne görelim? Vaziyet bildiğimizden de kötü!
İşin “çoktan çivisi çıkmış”, hem de kaç yerinden birden...
Söz verip de vaktinde gelmeyen mi istersiniz, hiç gelmeyen mi?
Kırıp döken mi, yakıp yıkan mı?
“Geometri, fizik, estetik” gibi temel disiplinlerin, hiç yanından geçmemişlerden mi olsun, “düşünmek, yaratmak ve çözmek” yerine bütün enerjsini “öyle olmaz abi” parantezine kapatmışlardan mı?
BİR kenti, başka kentlerle karşılaştırmak âdettendir.
Nüfusu, yüzölçümü, millî gelirden aldığı pay, vergi pastasına yaptığı katkı...
Ağırladığı turist sayısı, kişi başına düşen otomobil, televizyon...
Her gün kaç TIR yüklendiği, liman şehriyse yükleme-boşaltma kapasitesi filân...
Hattâ biraz daha alıcı gözüyle bakarsanız; okur-yazarları, yabancı dil bilenleri, tiyatroları, sinemaları, müzeleri...
Ve (varsa) yerel yönetim portallarındaki, “Bugün kentimizde –şu kadar- etkinlik var...” yollu duyurular karşılaştırılabilir.
İzmir’i uzaktan bakarak eleştirenler, bu mukayeselere, 24 saat yaşamıyor olmasını da ekliyorlar.
Hayır, İzmirli değiller!
Bu iki kardeşten, en son geçenlerde değerli Ege Cansen bahsetmişti köşesinde.
Evrensel Hukukun “Roma kökenli” sabitleridir bunlar...
Bunlar birbirine benzemez; zaten pek geçinemezler de...
“De Juri”, (hukukî olarak) bildiğiniz “kitabına uygun” demektir,
“De Facto” (fiilî olarak) ise “emrivâki” bir nev’i...
Bazen, emrivâkiyi kitabına uydurmak için kanun çıkartılır.
“2 Dirhem 1 Çekirdek”teki program arkadaşlarımla, “seçime doğru İzmir halleri” üstüne biraz dertleştik. Sevgili Reşat Kutucular, ismi lâzım değil, bir köşe yazarının, “İzmir o kadar da özgürlükçü değil” tadında yazdığı bir yazıya takılmıştı: “Alsancak’tan Karşıyaka’ya vapurla geçerken İzmir hakkında ileri geri konuşmak gerçekçi değil” diye söyleniyordu; “Rakamlar bu kötümserliği desteklemiyor. Her yer ne kadar kötüyse, İzmir de ancak o kadar kötü...” Burcu Atatür ise, “İzmirli olduğuna inanmıyorum” diye destekledi kendisini; “İstanbul’dan öyle mi görünüyor? Hiçbir şeyin farkında değil bunlar!”
Buraya kadar hoştu, anlamlıydı ve hemşehrilik hakkı adına, biraz da “meşrû müdafaa”ydı belki... Ama resme öbür tarafından bakınca, ben de şunları eklemek ihtiyacını hissettim: “İzmir’in, ancak her yer kadar kötü olduğunu iddia ediyorsak, her yerden –mutlak şekilde- daha iyi, üstün, farklı vs. olduğunu yelpazelerken de biraz dikkatli olmamız gerekmez mi? Çünkü ‘Ayna ayna söyle bana, var mı benden güzeli?’ sorusuna (cevabı beklemeden), ‘Hiç yorulma ben zaten mükemmel olduğumu biliyorum’ çığlığını yapıştırdıkça, ‘Acaba, sadece her yer kadar mı iyiyiz?’ sorusunu sormaya sıra gelmiyor, gelemiyor bir türlü...”
Ölümlülerinkinden çok da farklı değil aslında
KENTLERİN “farkındalık endeksi”, ölümlülerinkinden çok da farklı değildir aslında. Başlangıç basamağında kentler, “farkında olmadıkları artı ve eksileriyle” baş başadır ki, buna “bilinçsiz yetersizlik” diyoruz.
Bir üst basamakta, “hiç değilse, bazı eksikliklerle yüzleşilebilmiş ve bunların farkına varılabilmiş”tir; artık “bilinçli yetersizlikten” dem vurmak olasıdır.
Eğer kent, “bilinçli yeterlilik” dediğimiz üçüncü basamağa çıkabilimişse, orada onu, “artılarını ve eksilerini fark etmekle yetinmemiş, onları kabullenmiş, dahası bunları bir sentezle modellemiş” olma olgunluk ve ayrıcalığı bekler.
Bir sanat yazısı için biraz “hafif bir başlık” olduğunu kabul ediyorum. Ama kentin, bu konuda “yeni soluklara ihtiyacı olduğunu fark etmiş” o kadar az kurum var ki... İzmir’in “sanat üreten şehir” kimliğinden uzak duran tercihlerine “kafa tutabilen” o kadar az aydın var ki... Dahası, bu halinden ve yazgısından memnun olan çoğunluğu uyandırmaya talip o kadar az “gönüllü” var ki... İşte bu sebeplerle, ARKAS’ın yaptıkları için kullandığım “icat çıkartma” deyimi, belki de “hafif” sözcüğünün başka anlamlarını da çağrıştıracak; “az bile söylemişsin...” diyeceksiniz.
İkinci yılında altıncı etkinliğe dokunan ARKAS Sanat Merkezi, dev bir sergiye daha ev sahipliği yapıyor. “18 ve 19. Yüzyıllarda İzmir: Batılı Bir Bakış” isimli etkinliği farklı kılan satırbaşları arasında; “İzmir’e ilişkin bugüne kadar hiç sergilenmemiş pek çok eseri sanatseverlerle buluşturması, eser çeşitliliği ve uluslararası işbirliği açısından İzmir’i bu kapsamda gündeme taşıyan ilk organizasyon olması” sayılabilir.
Bülten ne diyor?
18 ve 19. yüzyılların İzmir’ini ziyaretçilere batılı bir seyyahın gözünden sunmanın amaçlandığı sergi için Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas’ın kişisel koleksiyonunda yer alan eserlerin yanı sıra Türkiye, Fransa, İngiltere, Belçika, Hollanda ve Paris’deki Louvre Müzesi, British Museum, Amsterdam Rijksmuseum, Bibliothèque Nationale de France gibi dünyanın en önemli müze, kütüphane ve kurumlarından özel izinlerle yaklaşık 300 resim ve belge bir araya getirildi. Küratörlüğünü Müjde Unustası ve Jean Luc Maeso’un yaptığı, hazırlıkları konunun uzmanlarından oluşan bilimsel bir komite tarafından 2 senedir sürdürülen sergi, 29 Aralık’a kadar ücretsiz gezilebilecek.
Gezerken telâşlanacaksınız
18 ve 19. yüzyılların İzmir’ini anlatmaya tâlip olan sergide, “o dönemde Marsilya’dan gemiyle yola çıkan batılı bir seyyahın gözünden, adetâ bir tepsi içinde sunuluyor kent...” Sergiyi gezerken, tarih boyunca, Avrupa’dan gelen birçok diplomatın, arkeologun, bilim adamı ve sanatçının ilgisini çeken bir şehirde dolaşıyor ve adetâ nefes alıyorsunuz. Ama serginin asıl heyecan ve hattâ telâş veren yönü neresi biliyor musunuz? Geçmişten bugüne ulaşan “batılı bakış”, 20 ve 21. yüzyılı (yani bugünü), 22. yüzyıla (yani geleceğe) taşırken, “günümüzün seyyahları, yarın acaba İzmirin neresini anlatacaklar?” Bence serginin güçlü bir “fütürist” tarafı da var!
ÇAMDİBİ’nin içinden geçen, biribirine paralel, oldukça dar ve trafik yükü yoğun iki ana cadde var. Bunlardan biri, Burak Reis; diğeri, Yıldırım Beyazıt... Her ikisi de trafiğin uzun yıllardır tek yönlü seyrettiği caddeler. Yön algınızı kuvvetlendirmek için, Yıldırım Beyazıt’ın, “Ege Üniversitesi, Bornova Anadolu Lisesi ve Bornova Forum tarafından Mersinli”ye, Burak Reis’in de “Mersinli’den diğer tarafa” aktığını hatırlatmam yetecektir.
Yaz ayları torbaya girdiği için olsa gerek, okulların açılmasına günler kala, Yıldırım Beyazıt Caddesi’nin Mersinli çıkışında bir “bayındırlık çalışması” başladı. Yolun son bölümünde trafik ara sokaklara yönlendiriliyor, haliyle sıkışık ve sıkıntılı... İşte bu soruna, ”bizi yönetenler” kolay bir çözüm üretiverdiler. Burak Reis Caddesi’ndeki trafik düzeni (sanıyor ve umuyorum, geçici olarak) çift yönlüye çevrildi. Buraya kadar tamam... “Geliş–gidiş” mecburiyetini anlamak için allâme olmaya gerek yok. Ama inşaatın zamanlamasındaki isabeti idrak etmek için benim aklım yetmiyor.
Son durumu sizlere özetleyeyim. Burak Reis Caddesi’nde yaşayanlar, orada iş yapan esnaf, seyyar satıcılar, ticari araçlar, servis araçları, oradan her gün gelip geçen sürücüler ve en önemlisi, cadde üzerindeki iki okulun (Sıdıka Rodop Lisesi ve Yıldırım Beyazıt İlköğretim Okulu) öğrencileri ve veliler, yıllardır okuldan çıktıklarında, sağ taraftan gelen ve sola doğru akan bir trafik düzenine alışıklardı. Yani yılların getirdiği yerleşik bir algı var. Bugünlerde, mahalleli sağını solunu şaşırmış durumda... Yetmezmiş gibi, “masabaşında karar üreten kutlanası anonim zekâ”, Yıldırım Beyazıt İlköğretim Okulu’nun önüne de bir otobüs durağı koymuş. Özellikle okulun toplanma ve dağılma saatlerindeki keşmekeş, mini minnacık evlatlara zarar verebilecek olası bir felâketin an meselesi olduğu mesajını göstere göstere resmediyor.
Üç vakte kadar, gazete manşetlerine yansıyacak bir talihsizlik yaşanmaması için, buradan sesleniyor ve rica ediyorum: “İş işten geçtikten sonra” çözmenin, bu “hesapsız, kitapsız ve özensiz değişiklikten dönmenin” kimseye bir faydası olmayacak. Orada yanlış giden bir şeyler var; içimize ateş düşmeden, lütfen düzeltin...
Çevreyolundaki körfez manzarası yok artık