Nihat Demirkol

İKSEV’in gösterişsiz ve “pianissimo” halleri

7 Mart 2014

İZMİR Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin katkıları ile düzenlediği 21. İzmir Avrupa Caz Festivali, “Furio Di Castri” (Furio Di Castri-Kontrbas, Jacopo Ablini-Tenor saksafon, Fabio Giachino-Piyano ve Ruben Bellavia-Davul) konseri ile başladı. Bu kadarını zaten gazete manşetlerini izleyenler de biliyor. Hattâ, 12. Caz Afişi Yarışması ile Polonyalı grafikçi–ressam Rafal Olbinski’nin “Kapaktaki Caz” sergilerinin, 20 Mart’a kadar ziyarete açık olduğunu da duymuş olmalısınız. Ben bugün, madalyonun “daha az bilinen tarafı”nı takdime çalışacağım. Çünkü İKSEV, (bana göre) “kulağa ve göze” hitap eden, bildik etkinliklerinden çok daha önemli projelere imza atıyor. “Yarına yatırım yapan” kimliği ile İKSEV, kenti, bugünün değil, yarının festivallerine hazırlıyor. İKSEV’in bursuyla İtalya’da eğitim gören gençlerden bazıları, bakın (küçük alıntılarda) neler söylüyor:

“Siena bursunu, 14. İzmir Caz Festivali’nin gerçekleştirdiği workshop sonrasında kazanmıştım. Öncelikle bu süreç ve Açık Caz Orkestrası deneyimi, aynı şehri paylaştığım müzisyen arkadaşlarla bir buluşma platformu oluşturması açısından önemli. Yaşadığım Siena sürecinin; caz müziğinde peşine düşülen özgür sesin, dönem yaklaşımıyla analizinin önemi ve etkisindeki farkındalığımı arttırdığı da bir gerçek. Her akşam eğitmen hocaların ve dünyanın değişik ülkelerinden gelen öğrencilerin performanslarına tanık olmak ve beslenmekse hediye gibiydi. / ...Kişisel olarak biriktirdiğim tüm müzikal deneyim ve eğitimin toplamından, kendi dilimi yaratmak adına yararlanmaya çalışıyorum”. (Evrim Özkaynak)

“2009 yazında Siena Jazz Vakfı’na İKSEV tarafından aldığım burs hayatımda bir dönüm noktasıydı. Birçok caz üstadıyla dersler yapma ve çalma fırsatım oldu. Birçok iyi müzisyenle arkadaş oldum ve en önemlisi çok şey öğrendim / ...Bu günler benim müzikal karakterimi geliştirmeme çok yardımcı oldu. İKSEV’e beni bu değerli ödülle onurlandırdıkları için teşekkür ediyorum”. (Halil Çağlar Serin)

“Siena, benim müzikal yaşantımın en önemli basamaklarından birini oluşturuyor. / ...2007 Siena bursundan sonra 2008’de Türkiye Yamaha All Star “en iyi bas gitarist” ödülünü, 2009’da Berklee College of Music Arif Mardin bursunu, yaz bursu için Berklee’ye gittiğimde full-time okuma bursunu, Western Oregon University Mel Brown bursunu, 2010’da The Collective School of Music -New York- Advanced bursunu, New Hampshire Bass Festivali –full- bursunu ve Modern Music Academy’den burs kazandım. Bugünlerde the Collective School of Music Advanced programını bitirdim ve ‘accompanist–eşlikçi’ olmak için tekrar çağrıldım...” (E. Buğra Balcı)

“Bu burs yapabileceklerimin düşündüklerimle sınırlı olmadığını gösterdi ve müzikal bakış açımın gelişmesinde çok büyük katkısı olan müzisyenlerle tanıştırdı...” (Çağıl Çap-İtalya Conservatorio di Musica F.A.Bonporti–Trento)

“Dünyanın çok az yerinde bulunabilecek bir müzik ve networking ortamı. New York’tan ve Avrupa’dan caz müziğinin en başarılı müzisyenleri ile çalışma ve konser verme imkânı buldum, müzikal kariyerim için dönüm noktalarından biri diyebilirim. Şu an Amerika’da Berklee College of Music’te Music Performance bölümünde burslu okuyorum; ikinci dönemimdeyim. İlk fırsatta tekrar Siena Jazz’a katılmak istiyorum.” (Yaman Akdoğan)

“Albümlerde dinlediğim çok değerli müzisyenlerle tanışma ve beraber çalma fırsatı buldum. Şu anda okulumun bitmesini bekliyorum. / ... Siena’da bulunmam bazı kapılar açtı.” (Can Ercan)

Yazının Devamını Oku

“Gelecek Günü, İdil Biret ve Borusan Quartet”

3 Mart 2014

DAHA geçtiğimiz cumartesi öğrendim, ayıp değil ya; “Gelecek Günü” diye bir işaretin varlığını... Hattâ, TV’de “2 Dirhem 1 Çekirdek” programını birlikte hazırlayıp sunduğumuz dostlara da dönüp söylendim biraz: “Her şeyin de günü mü olurmuş?”

Oysa, hüküm vermek için o kadar acele etmeseymişim, sadece cumartesi akşamını bekleyecek kadar sabrım olsaymış, “geleceğe bir gün armağan etmek fikri”nin o kadar da sıradan olmadığını anlayacakmışım. Tabii, bu güne sahip çıkmak için, mutlaka “fütürist” (gelecekçi) olmak gerekmediğini de...

TDK Sözlüğü, “daha gelmemiş, yaşanacak zaman...” karşılığıyla başlamış, geleceği tanımlamaya. Bu tanıma sıkı sıkı sahip çıkanlar arasında, belki de en ön sırada Fütüristler Derneği geliyor. 2005 yılından bu yana kişi ve kurumlarda gelecek çalışmaları konusunda farkındalık geliştirmek üzere birçok projeye imza atmışlar. Geçen yıldan beri de her yıl, 1 Mart gününü “Gelecek Günü” olarak kutlama kararı almışlar. İlk Gelecek Günü’nün teması “Her zaman ve her koşulda sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek için ileri gitme arzusunu sembolize etmek” üzere “Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Daha da İleri” sloganıyla duyurulmuş. Meraklısı, ayrıntılı bilgiye, http://gelecekgunu.org/ adresinden ulaşabilir. Tüm dünya insanlarının sürdürülebilir ve daha iyi bir gelecek için düşünmesi, üretmesi ve geleceğe odaklanması için tasarlanmış bir kutlama olduğunu öğrendiğim “Gelecek Günü” fikrinin doğuşunu ise aşağıdaki cümle tetiklemiş:

“Bayramlar, kitlesel kutlamalar insanların dikkatlerini ve enerjilerini ortak noktaya toplamak için müthiş kuvvetli araçlardır. Çoğu da geçmişte olan şeyleri ya da doğanın ritmik tekrarlarını kutlamak içindir. Tarih ve doğa onurlandırmamız gereken kıymetli, ortak değerlerle doludur. Ancak biz müthiş olasılıklarla dolu ve hep beraber inşa etmekte olduğumuz geleceğin de kutlanması gerektiğine inanıyoruz...”

“Buraya kadar tamam” diyeceksiniz, “Cumartesi akşamı, seni bu fikre yaklaştıran ne oldu, sen onu söyle?” İşte orası karışık! Benim gibi, sadece günü kurtarma telâşıyla nefes alıp veren bir toplumda yaşıyorsanız, üstelik yine benim gibi “Fütürizm Okulu”na da pek yakın hissetmiyorsanız kendinizi, “geçmiş ve gelecek arasında bir tercih yapmak” iyice zor geliyor insana... Hippokrates’in, aforizmalar’ının girişine yerleştirdiği cümleyi teyit ediyorsunuz önce kafanızda: “Ars longa, vita brevis, occasio praeceps, experimentum periculosum, iudicium difficile.” (Sanat sonsuz, hayat kısa, fırsat seyrek, deneyim aldatıcı, tercih yapmak zor...) İşte tam bu tereddüt noktasında, İdil Biret ve Borusan Quartet yetişiyor imdada...

Yağmurla geçen, eflâtun bir İzmir gününün gecesinde, 73 yaşındaki bir Cumhuriyet kadınının piyano tuşlarındaki rüzgârına kapılıyor, gençlerin yay çekişlerinde uçuşan tükenmeyen ümitlerimiz... Beethoven ve Schumann çalıyorlar, adını varlık sebepleri olan “Atatürk”ten alan kültür merkezinde. Geçmiş ve geleceğin, kavgaya tutuşmasına hiç de gerek olmadığını hissettiriyor size bitmeyen, dinmeyen alkışlar. “Gelenekten geleceğe uzanmak, sanatla mümkündür. Geleceğe öncelikle sanatçılar sahip çıkabilir” diyorsunuz.

Eğer ana sayfamızdaki, “günü kurtarma siyaseti”nin vıcık vıcık labirentlerinden sıyrılıp, bu yazını olduğu sayfaya kadar ulaşabildiyseniz, anlatmaya çalıştıklarıma dokunmanız, pek de zor olmayacaktır.

Yazının Devamını Oku

“Dinlenmekten şikayet edenler”e sitemimdir

28 Şubat 2014

BU millete yaranılmaz! Aslında, herkesin derdi lafını dinletmektir bizim memlekette. Maksat, “son sözü söylemek”tir mutlaka. Sokak ağzıyla olacak bağışlayın, “kodum mu oturturum” tavrıyla sözünü etkili kılabilmektir. “Lafımı dinlemiyorlar” diyerek ağlaşıp, “sakalım yok ki, lafımı dinlesinler” diye sitem etmektir... Dinleyince kabahat oldu, hem de her söylediğimizi...
Öte yandan garabete bakınız ki, dinlemeyi de hiç sevmezdik öteden beri. “Kural dinlemezler”den dert yanardık. “Laf dinlemezler”e söylenirdik. “Kanun dinlemiyorlar” diye yakınırdık. Dinlemeye başladılar kabahat oldu, hem de her söylediğimizi...
Güler misin, ağlar mısın? İşte böyle zamanlarda, gülmece yetişir toplumların imdadına. Yoksa bunca badireyi nasıl atlatırdı insanlık? Savaşlar, salgın hastalıklar, ekonomik krizler, afetler, yolsuzluklar, terör vs... Sosyal medyayı göz ucuyla da olsa takip edenler bana hak verecektir; “Sokaktaki adam”ın, “kara mı ak mı rengine bakmadan” mizahın altına bir odun daha atma hızı ve telaşı bundandır. Mevcut iktidarın, memlekette bıraktığı izi, olumlu-olumsuz, elbette tarihçiler değerlendirecek. Ama “mizah yapanlar”ın bir şükran borcu olduğu muhakkak! Çünkü, (uzun süre iktidarda kaldıkları için olsa gerek) AK Parti kadar “kara mizah”a ısrarla fırsat vermiş, haddinden çok malzeme olmuş bir başka siyasi yapı yok galiba geçmişimizde.

Siyasetin berberleri

YEREL seçimler yaklaşırken, berberlerin rekabetini anlatan meşhur hikayeyi anımsatalım: Mütevazı bir sokakta, ardı ardına berber dükkanları açılmaya başlamış. Sokağın girişindeki dükkana, şöyle bir tabela asmış sahibi:
“Mahalle’nin en iyi berberi”.
İkinci dükkanın tabelasına da öncekinden aşağı kalmayacak şeyler yazmışlar:

Yazının Devamını Oku

Neden Savaştığını Bilmek…

24 Şubat 2014

Değerli bir okuyucu, “Festivaller Kenti İzmir” fikrimizi yadırgayanlara, hoş bir cevap göndermiş; paylaşıyorum… İkinci Dünya Savaşı tırmanırken, İngiliz bürokratlar, bütçede kesinti yapma peşindedir ama bu kesintiyi nereden yapabileceklerini bir türlü bulamazlar. Sonunda kültür-sanat bütçesini kısmaya karar verirler. “Bulduk” diye Churchill'in yanına giderler; "kültür-sanat bütçesini kısacağız…" Yeni Başvekil Churchill, hiç duraklamadan yapıştırır cevabı: "şayet kültür-sanat bütçesini kısacaksak o zaman niçin savaşıyoruz ?" Vazgeçerler…

Kent kimliğini hangi zenginliğiniz üzerine kurmayı tercih ederseniz edin, aslında her şey bir temel gereksinimde düğümlenir; “kentlinin desteği…” Aynı bahse, “okuyucumuz ile paslaşarak” devam edelim… “ -Festivaller Kenti izmir- yazınız daha çok soğumadan bir festival başlıyor; Yirmibirinci İzmir Avrupa Caz Festivali... 03-20 Mart tarihleri arasında başlayacak festivalin havasını, şehirde yaşayan birisi olarak hissedebiliyor musunuz, Nihat Bey ? Sanmıyorum...” Soru soru içinde… Kentlinin, kentin “salonlar burada, ben de bu müzisyenleri getirdim, afişim de bu; haydi gelin !” çağrısına nasıl yanıt verdiği üstünde mutlaka düşünmeliyiz. Sanat etkinliklerini, İzmirli sanatseverlerin "fast food" gibi algıladığı yaklaşımı doğru mudur ve değiştirilebilir mi ? Bu etkinliklerin, açık mekânlarda ve gündüz saatlerinde düzenlenmesi, izleyici sayısını nasıl etkiler ? Vapurlar, İzmir’de özel sahneler olarak değerlendirilebilir mi ? Akademi İKSEV atölyelerde gençlerle ustaları buluşturuyor. Bu proje daha ne kadar büyütülebilir ?

Anayasa Madde 64

“Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirler alır…” Gerçekten böyle mi ? “Devlet sanatçıyı kolluyor mu, (yoksa) kovuyor mu?” Yeni bir yasal düzenlemeyle, Devlet Tiyatroları, Opera ve Bale gibi devlet sanat kurumlarını “özgün” (?!) bir yönetsel yapı altında toplamayı düşünen siyasi iktidar, TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) modelini empoze etmeye çalışıyor. Bu gündemi İzmir, önümüzdeki günlerde, Ege-Koop’un evsahipliğindeki bir panelde enine – boyuna çekiştirecek; ıskalamayalım.

Geçenlerde, aynı konu İstanbul’da konuşuldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Kültür Politikaları ve Yönetimi Araştırma Merkezi ve British Council, “Sanat Yönetiminde Yeni Arayışlar: Sanat Konseyi Modeli” başlığı altında, konunun taraflarını aynı salona topladı. İşin ironik tarafı, “sanatı destekliyoruz” âvazesiyle, Devlet Tiyatroları (DT) ile Devlet Opera ve Balesi’ni (DOB) lağvetmeyi öngören yasa tasarısı, “İngiliz modeli” ile birlikte tartışıldı. Zannedersiniz, yukarıda andığımız Churchill, Habeşistan Başbakanıydı…

“Devlet artık tiyatro sahnesinden çekiliyor, destek gerekirse biz istediğimiz oyunlara sponsor oluruz” ya da “bale belden aşağı sanat…” cümlelerinde gizlenmiş sıkıntı, yerel seçim öncesinde, günlük siyasetin sığ değirmenlerinde öğütülmesin isterim “Mesele repertuvarı belirleyecek bir yapı kurmak” diyenler de var, “genel ahlâk ilkesi belirsiz bir tehdit” diyenler de… İşi, “TÜSAK bir Truva atıdır” boyutuna taşıyanlar da var, “sadece bir rant sarmalıdır” diye eleştirenler de… “Cumhuriyetin gözbebeği kurumların kapatılması yağmacılık ve yıkıcılıktır” diye haykıranlara da rastlıyoruz, “Cumhuriyetle başlayan kültürel kırılma sonucunda oluşan iki kutbun, temel mücadele alanlarından birinin sanat olduğu” tespitini yapanlara da. Bu son cümle aklımıza, başka bir hazin paradoksu düşürdü. İZDOB’un, "Dünya Prömiyeri"ni, 12 Mart’a ertelediği “Kerbela” balesine uzandım. Bir sanatçı dost, “hale bakın” diyordu geçenlerde; “repertuvarı ne hale getirdiler ?” Ben de kendisine, “Onlar bir şey yapmadı. Kerbela’yi bundan 50 yıl önce sahneleyebilseydiniz, belki de bu günlere hiç gelinmeyecekti” diye cevap verdim. Alman ordularının Guernica kasabasını bombalamasını ve savaşa karşı duyduğu güçlü nefreti anlatan “Guernica” tablosunun önünde, “Bu resmi siz mi yaptınız?” diye soran bir Alman generaline, “Hayır, siz yaptınız” cevabını veren Picasso da bu yazının içinde olmalı diye düşündüm. “Neden savaştığını bilmeyenler”e armağan olsun !”

Yazının Devamını Oku

Dönekler hakkında

21 Şubat 2014

Bir tarihlerde, Çetin Altan Usta’nın evine gitmiştim, röportaj için... İz bırakmış pek çok noktadan iki tanesini vesileyle paylaşmak isterim. “Vesile” dediğim, siyasi hayatımızda birkaç doktora tezi kadar yer tutabilecek “siyasi transferler” konusudur. Artık İzmir gündemiyle, anılar arasındaki ilişkiyi bir zahmet siz kuruvereceksiniz.
Usta, Cointreau Likör sever dediler. Son dakikaya sıkışınca Göztepe’nin ara sokaklarında bir türlü bulamadım; Drambuie aldım onun yerine. Armağanı verirken de sordum mahcup bir edâyla, “Umarım bunu da seversiniz...” Sorulu yanıt, konuları art arda açan bir tirbuşon oldu zaten: “Avantayı kim sevmez dostum? Sen de içecek misin, onu söyle bana?” Sonrasında, bir ara, Turgut Özal ile olan ilişkisine geldi söz. Finaldeki yorumu da hiç unutmuyorum: “Yabancı ülkelerde, devlet adamları ve politikacılarla, sanatçıların, edebiyatçıların arasında çok yakın dostluklara rastlanır. Ben Özal ile ahbaplık ediyorum diye, ‘dönek’ diyenler var bana... Sorarım size, bu yârenlik yüzünden, şimdi neden Turgut Bey dönmüş olmuyor da ben dönmüş oluyorum?” Demem odur ki, gidenler kadar kalanlara, dönenler (?!) kadar dönmeyenlere de ‘alıcı gözüyle bakmak’, sanki daha objektif olacak gibi...


ORA’da bir “İzmir marka”sı doğuyor
İzmirli bir marka (daha) büyüyor. Geleneksel lezzetleri, alışık olmadığımız hoş, özenli ve seçkin mekân tercihleriye birleştiren ORA’dan bir “e-davetiye” aldım. Lahmacun, pide ve kebap menülerinde, “usta işi dokunuşlar” var. Yıllardır, İzmir’in çeşitli semtlerinde meraklısını ağırlıyorlardı. Bugün Gaziemir’de, (14:00’ten itibaren) 10. şubelerini açıyorlar. Bakar ailesiyle ayaküstü sohbet etme fırsatı buldum. Vizyonlarını, “merdiven altına itilmiş sektör”deki, farklı ve aydınlık bakış açılarını paylaştılar benimle. Hele, ucundan kıyısından bahsettikleri bir “AKADEMİ ORA” projesi var ki, önümüzdeki günlerde çok ses getireceğine inanıyorum. Koşullar, beklentiler, talepler ve ticaretin doğası, ORA’yı da önce İzmir’in, sonra Türkiye’nin dışına bakmaya yöneltiyor. 3 vakte kadar, bu işlerin Şampiyonlar Ligi’nde oynamaya hazırlanıyorlar. Bence haftasonu, kendiniz için ORA’da, “küçük sevinçler” yaratmalısınız...


Belediye araçlarının geçiş üstünlüğü (?!)

Yerel seçime sayılı günler kalmışken, “halı altına süpürülen” bir ayrıntıyı da ıskalamayalım. Zaman zaman belediye otobüslerinin kuralsızlığından yakınırdık. Son günlerde, ne olduysa, bu paranteze diğer belediye araçları da girmeyi başardı. Başta Büyükşehir olmak üzere, belediyelerin kamyon, kamyonet, iş makinesi vs. yani hemen bütün araç parkı, “sürücülere meydan okur” bir tavırla seyrediyor yollarda... Işık, şerit, sinyal, hız, sollama, park... Her çeşit ihlâl var. Beden dillerinde bir telâş, gözlerinde “umarsız bir üstünlük jesti” gözleniyor. Yumurta kapıya geldiğinde hatırlanan bazı hizmetleri, seçime yetiştirme kargaşasının bir parçasıysa bu eğer, faturanın yine kentliye çıkarılması büyük ironi...

Yazının Devamını Oku

Rekabette, İzmir için “itiraf” vakti…

17 Şubat 2014

Aslında bir derleme; aşağıda okuyacaklarınız… CHP ve AKP’nin Büyükşehir adayları, hemen her gün başka bir yerde nutuk atıyor. Doğal tabii; geri sayım başladı çünkü. Konular farklı, zaman farklı, mekân farklı, gündem ve söylem farklı elbette… Kelimesine dokunmadan, aslına sadık kalarak, “anlamlı-anlamsız, ilgili–ilgisiz, uyar-uymaz telâşı taşımadan, kopuk kopuk cümleleri birbirine bağlasam”, ortaya nasıl bir resim çıkar ? “diye merak ettim. Fena da olmadı hani… İlerleyen günlerde, belki başka “ikizlemeler” de deneriz. Zira, “dedim–dedi siyaseti”nin diyaloglar dizisi, çoktan bir “âşık atışması”na dönmüş de haberimiz yok. İlk cümleler Aziz Bey’e, ikinciler Binali Bey’e ait. Tadını çıkartmak için, parantez içindeki “yakıştırmaları” da ben ekledim. Hepimiz, (ben dahil) kendimize göre haklı gibiyiz. İşin hoş tarafı, cümleler birbirini tamamlıyor mu, yadsıyor mu, pek belli değil. Bazen soru-cevap gibi, bazen ironi, bazen trajedi kokuyor. Bazen tek tek doğru, bazen çift çift… Bazen tek tek yanlış, bazen çift çift… Bazen aynı yönde, bazen taban tabana zıt… Güler misin, ağlar mısın ? İşin çok zor İzmirli…

Bu seçim, mazlumların seçimidir.
(Kesinlikle doğru) Kadifekale’ye, Onur mahallesine gidin. Gerçek İzmir’i görün…

İzmirli’ye nasıl baktığın ve ne dediğin önemli.
(Özellikle) Bunun İzmirliler tarafından sorgulanması gerek.

İzmir dendiği zaman ayağa kalkacaksınız.
(Çünkü…) Yağmur yağınca herkes nereyi su basacak diye korkuyor.

Kentimizi geleceğe hazırlıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Siyaset yazmak istemiyorum

14 Şubat 2014

BİRİNCİSİ herkes yazıyor... İkincisi, yazıp da ne olacak? Siz, aşağıdakileri zaten biliyorsunuz:
• Stephen Sommers, Mumya filminin bir yerinde, karizmatik karakterine şöyle söyletir: “Bugün yaşa yarın savaşırsın”. Her mecliste, İzmirli seçmenin buna yakın bir açmazda olduğu konuşuluyor.
• Ünlü gazeteci Aldous Huxley, basit ama çarpıcı gözlemini şöyle paylaşıyor: ”Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık tavuktur”. Öyle anlaşılıyor ki, bu lâfı ettiğinde, CHP’nin “İzmir’in halleri”nden haberi yokmuş...
• “Karajan Sendromu”nu bilir misiniz? Berlin Flarmoni Orkestrası’nın efsane şefi Herbert von Karajan, bir provadan sonra, konser salonunun kapısında bekleyen taksilerden birine biner. Şoför büyük bir hayranlık ve saygıyla sorar: “Meastro, sizi nereye götürmemi istersiniz?” Karajan, beklenmedik bir cevap verir: “Hiç fark etmez; nereye istersen! Nasıl olsa her yerde bana ihtiyaçları var...” CHP, İzmir’de böyle dolaşan siyasetçiler hiç de az değil! Hani, “aklınızda bulunsun” dedim...
• Eski büyük ustalardan Mihail Tal, bir satranç maçından önce Alekhin’e, “Seninle çok hatalı bir oyun oynayalım bugün...” der. “Sen de hatalar yap, ben de yapayım. Ama seninkiler benimkinden bir fazla olsun...” CHP, bir fazla hata yapmakta ısrarlı gibi...
• “Elinizdeki tek araç bir çekiçse, her şey size bir çivi gibi görünecektir” diyen Maslow’a hak vermemek mümkün mü? CHP’nin İzmir stratejisi, Maslow’un anısına ithaf edilmiş sanki...

Sevgilinize bir mektup yazın

BELKİ de çoğumuz uzun zamandır mektup yazmıyoruz! Genç okuyucular arasından, hiç mektup yazmamış olanlar da çıkacaktır. 14 Şubat bir fırsat aslında... Çok demode mi geldi önerim? Oysa hiç de öğle değil. Çünkü... “Bazen, sözcükler tek başına bir mektuptur... Uzun uzun yazılmış bazı mektuplar ise göz ucuyla bir bakıştan ibarettir. Buna karşılık, mektup olarak yazılmış mektupların pek çoğu da aslında mektup değildir...” Sevgililer için yazılmış şiirler de, şarkılar da yapılmış bütün besteler de aslında birer mektuptur. Zannedilir ki, bu mektuplar, sadece aşk taşır... Oysa bakın Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat’a bir mektubunda nasıl sesleniyor:

Yazının Devamını Oku

Sezar’ın hakkı Aziz Bey’e

11 Şubat 2014

Büyükşehir Belediyesi’nin Körfez’de ulaşım için yaptırdığı katamaran tipi 15 yeni yolcu gemisinden ilki olan “Çakabey” birkaç gün önce törenle tanıtıldı. İkincisinin adı da “9 Eylül” olacakmış... “Ne kadar yaratıcı? Nasıl oldu da daha önce bu isimler aklımıza gelmedi?” diye lâtife edip, asıl düşüncemizi kâğıda dökelim. “Karbon kompozit gemilerin, mevcutlara göre göre 2.5 kat hızlı olduğu, yakıtı da 2.5 kat daha az harcadığı” söyleniyor. 13 tanesinin adını, İzmirlilerin koyacağı 15 gemiden daha süratli üretilecek ikisi, dış körfezde Güzelbahçe, Karaburun, Eski Foça ve Urla’ya seferler gerçekleştirecekmiş. Gemilerde bebek bakım masası, normal ve engelli tuvaletinin bulunması, bisiklet parkı, evcil hayvan kafesi, bavul ve çanta konulacak yerlerin tahsisi, klima ve kablosuz internet donanımının düşünülmesi, “metro vagonlarına bisikletlerin de alınması uğruna verilen mücadele” hatırlandığında, hatırı sayılı ve alkışlanacak bir değişim.
Çiğli’deki “Çamur Çürütme ve Kurutma Tesisi”ne gelince... İzmir için atılan bu adımı, partiler üstü değerlendirmek gerekiyor. Tesisin “Kurutma” bölümü, zaten 2013 yılı Mayıs ayında devreye girmişti. Günlük 800 ton kurutma kapasitesiyle Türkiye’nin en büyük çamur kurutma tesisi oldu; çürütme kapasitesi açısından ise ikinci sırada yer aldı. Günlük 800 ton çamuru 4 kat azaltarak 200 tona düşürecek olan tesiste, yüzde 92 oranında katı madde içeriğine ulaşılarak kurutulmuş çamurun, hem tarım ve kentsel yeşil alanlarda hem de ek yakıt olarak sanayide kullanılması hedefleniyor. “Çevreci perspektif, bu öngörüye çamur atma ucuzculuğunun çok ötesinde alkışı hak ediyor”. Sezar’ın hakkı Aziz Bey’e...


Kaf-Kaf daha maça çıkmadan

Siz bu satırları okurken, Basketbol Spor Toto Türkiye Kupası’nın sahibi çoktan belli olmuş olacak. Manşetler ya Pınar Karşıyaka ya da Anadolu Efes için atılacak. Birkaç sezondur, “futbola aktarılan kaynak ve harcanan enerjinin yarısını basketbol şubesine verseniz, dağları devirir” demekten dilimizde tüy bitti. Tribüne oynayan ve her şeyi bilen yöneticileri ikna etmemiz mümkün olmadı ama, Ufuk Sarıca ve kalbiyle oynayan bir avuç öğrencisi, yokluk içinde, “mış gibi yapanlar”ı mahcup edecek bir performansı kovalıyorlar... Bu işten en zararlı çıkan ise Fenerbahçe Ülker. Kaf-Kaf, Fener’e karşı başka oynuyor. İki arada bir derede, ligin iddialı armadasını yine devirmeyi başardılar. Gözden kaçan istatistiklere gelince...
Pınar Karşıyaka 9 yıl aradan sonra tekrar finalde.
Kaptan İnanç Koç, 9 yıl önce de Pınar Karşıyaka’da forma giyiyordu.

Yazının Devamını Oku