Kanat Atkaya

TRT uyuma, bak ne sapıklar var

12 Şubat 2013
TRT’nin iki sansür haberi kısa arayla düştü önümüze.

Sansür çalışmadığımız ve alışmadığımız yerden geldi açıkçası: Omuz ve köprücük kemiği...

3:10 Yuma Treni” adlı filmde kadın oyuncunun omuzları buzlanmak suretiyle ekrana getirildi.

Oyuncu Ayça Varlıer de Twitter üzerinden TRT’de katılacağı program öncesi aldığı uyarıyı paylaştı:

Geçen gün TRT Okul’a konuktum. Kıyafet konusunda bazı uygulamalar getirilmiş. Sıfır kol ve anladığım kadarıyla köprücük kemiğine kadar olan yakalar uygun değilmiş. Mini etek zaten olamaz. Programa çıkmadan bana söylediler. Açıkçası yorumu sizlere bırakıyorum...”Buyurun, şöyle bırakın Ayça Hanım, ilgilenelim...

* * *

Yazının Devamını Oku

Özlenen presin dönüşü

11 Şubat 2013
GALATASARAY, taraftarının bir süredir hasret kaldığı türden baskıyla başladı oyuna.

İlk 25 dakika boyunca rakibini sahasına hapsetti, topa adeta kronik bir kıskançlıkla sahip olmak istedi, başardı.
Geçen iki maçı kulübe seviyesinden izleyen Burak Yılmaz’ın ilk golü dönen top karambolünden geldi ancak tetikleyicisi o müthiş presti.
Ligin dişli, galibiyet sayısında Galatasaray’la aynı sırayı paylaşan Akdeniz ekibi bir kadro problemini sırtlayıp geldiği İstanbul’da ilk yarım saati atak savuşturmakla geçirmek durumunda kaldı. Bu süreçte ilginç olan, Antalyaspor’un 1-0 geride olmasına rağmen neredeyse “Zaman çalmak için yatan kalkmıyor, giden gelmiyor” dedirtecek haliydi; umarım ben yanlış okumuşumdur...

* * *

Transfer haberi duyulduğu andan itibaren şu soruya cevap arandı futbol programlarında, taks/dolmuş muhabbetlerinde, kahve/berber sohbetlerinde: “Sneijder gelince takım nasıl oynar?”
Fatih Terim, dün Sneijder’ı ilk 11’de başlatarak bu soruya cevap vermiş oldu. Genel kanıya uygun şekilde bir diziliş gördük neticede.
Sneijder’ın arkadaşlarının oyunlarını okumak için biraz daha zamana ihtiyaç duyacağı kesin ancak kalitesini sahada durduğu ve görmek/göstermek istediği alanlarla bile belli ediyor.

Yazının Devamını Oku

Çanak çömlek patlatan gelişmeler

10 Şubat 2013
BAŞBAKAN Erdoğan’ın, yerin 42 metre altında, üç mumlu pastayı üfleyerek 57 yaşına girdiği gün (malum, Marmaray denetimi) kurduğu cümleleri hatırlayalım önce:

“Yok arkeolojik çömlek çıktı, yok buluntu çıktı. Bunlarla önümüze engeller kondu...”

Yeri bir metre kazdılar, geç Osmanlı dönemine ait bir sokak, binalar, işlikler çıktı.
Beş metre daha kazıldığında meşhur Theodosius Limanı’na ulaşıldı, asırlar sonra...
Üç ayrı bölgede toplam 35 gemi kalıntısına ulaşıldı.
Her biri medeniyet tarihini değiştirecek türden buluntuların sayısı nihayetinde 40 bini bulacaktı.
MS 4-5’inci yüzyıla tarihlenen gemi bile bulundu.
MS 12-13’üncü yüzyıla ait kilise kalıntısı bulundu.

Yazının Devamını Oku

Savunma nereye gitti ?

3 Şubat 2013
DÜN akşam oynanan maçın asıl kahramanının çatı uçuran türden rüzgar olduğunu elbette akılda tutmak gerekiyor.

Yine de rüzgarın önüne katıp sürüklediği bu maçta Galatasaray için bazı acı gerçekleri görmek gerekiyor. Sarı kırmızılıları geçen sezon başarıya ulaştıran faktörlerden en önemlisi, belki de birincisi üstün savunma anlayışıydı.

* * *

TAKIMIN her kademesinin katkı sağladığı o savunmanın yerinde bugün yeller esiyor. Galatasaray açısından bir büyük dram da pas trafiği ve paslaşma beceriksizlikleri. Florya’da antrenman sahasına bir özlü söz yazma hakkım olsa, koca harflerle hazırlanmış bir ‘Basit, güzeldir’ tabelası asardım. Çabuk ve basit oynamak yerine topla ne yapacağına karar verene kadar rakibe teslim etmek neredeyse bir tür oyun karakterine dönüşmüş vaziyette.

* * *

HEM savunmad hem atak olgunlaştırma aşamasında yaşanan dram, sürekli gardı düşük boksör gibi oynamasına yol açıyor takımın. Galatasaray’ın yediği golde elbette harikulade gol pasını ve Pinto’nun doğru koşu ve doğru vuruşunu alkışlamak gerek.
Bu pozisyonda liderin iki stoperinin ‘Aa! Bak kuş!’ diyen haline de dikkat çekmek lazım. Defans böyle, kevgirden hallice diyelim; peki orta saha? İlk 45 dakikada G.Saray orta sahasının tek olumlu hareketi, Selçuk’un alameti farikası haline gelmiş enfes gol pasıydı.

* * *

İKİNCİ yarıda gelen değişiklikler (Elmander-Amrabat, Yekta-Aydın, Engin-Sneijder) hücum hattını görece hareketlendirirken, kırılganlığını da artırdı Galatasaray’ın.

Yazının Devamını Oku

Ersan fındıktan beri antrenmana gelmedi

2 Şubat 2013
Ağustos 2011’de, yaklaşan bir spor mezatıyla ilgili ‘Futbol tarihine bir bilet’ başlıklı bir yazı yazmıştım.

Yazıda şöyle bir cümle de vardı: “...Mesela Görelespor Kulübü’nün logosunun Galatasaray logosuna bu kadar benzediğini bilemezdim.”
Ocak ayının ilk günlerinde elime ulaşan iki ciltlik, toplam 1300 sayfalık kitapla yolum bu cümle sayesinde kesişecekmiş meğer. Size anlatacak harika bir futbol hikâyem var demektir...
Ahmet Yaşar İmamoğlu’nun ‘Görele’de Spor ve Görelespor. 1923-2011’ adlı kitabının içinden kıymetli yazarın bana yazdığı bir mektup çıktı.
Mektupta (özetleyerek aktarmak durumundayım) şöyle yazıyordu İmamoğlu:
“Sayın Kanat Bey
(‘Futbolun Tarihine Bir Bilet’ başlıklı) makalenizin 5. bölümünün sonunda mensubu olduğum Görelespor’un adının geçmesi beni heyecanlandırmıştı. Ulusal bir gazetede bir cümle de olsa adımız geçiyordu.
Görele’de spor hareketleri cumhuriyetimizin kuruluşundan hemen sonra başlamıştır. Başlatanlar ise Galatasaray Lisesi mezunu Mehmet Rıza ve Süleyman Kuğu kardeşlerdir. Onlar daha önce 1921’de sarı-kırmızı renkler ile Trabzon İdman Ocağı’nın da kurulmasında büyük emek vermişlerdir ve devamında da İdman Ocağı’nın ilk futbolcuları olmuşlardır.

Yazının Devamını Oku

Nasıl olacak bu Şanghay işleri

31 Ocak 2013
BAŞBAKAN Erdoğan, Temmuz 2012’deki isteğini tekrarladı: “Bizi Şanghay Beşlisi’ne alın”.

Avrupa Birliği’ne aba altından sopa göstermek maksatlı bu çıkış haliyle siyasi analizcilere bilek yorduruyor.

Cengiz Çandar şimdilik iki makalede durmuş vaziyette; Sedat Ergin ilk iki makalesini kaleme aldı, 20’den önce durdurabileceğimizi sanmıyorum kendisini...

Yorumcular bu iki kıymetli isimle sınırlı değil elbette.

Kimileri “Blöf” diyor, kimileri “Ciddiye alınmalı” tespitinin çevresinde turluyor.

* * *

Yazının Devamını Oku

Mali ve vandalizm

29 Ocak 2013
MALİ’de olanı biteni izlemek, şaşkınlık yaratacak derecede renkli bir gündeme sahip Türkiye için ancak “lüzumsuz bir fantezi” olarak algılanabilir. Fransa’nın bölgedeki radikal İslamcı gruplara yönelik harekâtı, birkaç uzman köşe yazarı dışında pek kimsenin ilgisini çekmiyor hal böyle olunca.

Merkez medya” konuyla “bölgesel bir savaş haberi” olarak ucundan tutarak ilgilenirken, “islamcı” medyada ise, “Bak, Batı yine din kardeşlerimize saldırıyor” tonlarında gezen bir haber anlayışıyla yetiniyor çoğunlukla: “Emperyalist Fransa isyancılara karşı” vb.

Türkiye’nin Mali’ye müdahaleye bakış açısını, bu konudaki rahatsızlığını Başbakan Erdoğan’ın Marmara Üniversitesi’nde kendisine “fahri doktora unvanı tevdi edilirken” yaptığı konuşma ile biraz olsun anlamak mümkün:

Suriye’ye niye gelmiyorlar; çünkü Suriye’de ne petrol ne de altın var...”

*

Bizim medyada konuyla ilgili aklı başında, konuyu farklı yönleriyle ele alan yazılar “hiç çıkmıyor” dersek haksızlık olur.

Mesela Yeni Şafak’ta İbrahim Karagül, Kürşat Bumin, Taraf’ta Cengiz Aktar, Star’da Tarık Ramazan’ın analizleri dikkatle okumaya değer.

İbrahim Karagül’ün, müdahaleden aylar önce Temmuz 2012’de yazdığı “İslamcı kültür düşmanları” başlıklı makalesine dün Bumin de dikkat çekiyordu.

Benim anlatmak istediğim hikâyenin habercisi bir yazıydı.

Fransa’nın (ve hempalarının) Mali’ye “hallenmesinin” nedeni elbette sadece radikal İslamcı zulmüne kalkan olmak, kara kaşa kara göze kurban olmakla açıklanamaz.

Mali’nin zengin yeraltı kaynaklarının, jeopolitik hesapların asıl güdümleyici olduğunu görmek için siyasi dehaya da gerek yok.

Bu durumda benim az sonra yapacağım gibi radikallerin vandalizmine dikkat çekmeyi, konuya “ziyadesiyle üstünkörü” yaklaşmak olarak değerlendirecekler çıkacaktır.

Ama birilerinin de kıymetli kitaplarla dolu kütüphaneleri ve mesela Ali Farka Toure’nin, Tinariwen’in, Amadou ve Mariam’ın, Salif Keita’nın şahane müziklerinin yanında durması gerekiyor.

*

Hiç Mali müziği dinlediniz mi?

Benim açımdan durumu, “Geç buldum, çabuk vuruldum” şeklinde özetlemek mümkün.

2000’lerin başlarında takip ettiğim bir İngiliz müzik dergisinin verdiği “Mali Müziği” temalı karışık CD’yi dinleyene kadar neredeyse hiç bilmezdim.

O güne kadar bu harikulade müziğin farkında olmadan dinlediğim tek temsilcisi Mory Kante olmuştu.

Mali’de büyüyen (Gine doğumludur) Mory Kante’nin “Yeke Yeke”si 1980’ler müziği bahsinde haksız şekilde “Komançero”yla aynı terazinin kefelerinde tartılır ne yazık ki!

Sonra Ali Farka Toure’yi tanıdım; müthiş bir gitarist, müthiş bir müzik dehası.

Sonra Salif Keita ve diğerleri geldi.

Tinariwen’i hem yurtdışında hem İstanbul’da defalarca canlı izleme şansım oldu.

Kullanmaktan kaçındığım, hiç sevmediğim sıfatı bu müzik insanları için göğsümü gere gere kullanabilirim: “Büyüleyici...”

Mali’de hâkimiyet kurmaya çalışan radikal grupların yaptıkları ilk iş, müziği yasaklamak oldu.

Şarkı söyleyeni dilini kesmekle tehdit ettiler, dinleyeni şiddetle cezalandırdılar.

Cep telefonlarının melodisi olanlar bile “haklandı”.

Sadece bu kadar mı?

*
Tek hedef müzik değildi.

Kültür mirası kabul edilebilecek, kendi körlüklerine ışık sızdıran ne kadar eser varsa yakıp yıktılar.

Karagül’ün Temmuz 2012 tarihli yazısından aktarayım:

Sufizmin kalıntıları temizleniyor, türbeler yıkılıyor. İslam’ı sığ bir ideoloji olarak algılayan bu yapı, silah ve güce ulaşır ulaşmaz, keskin kurallar koyup, yüzyılların mirasını yok ediyor. Altı yüz yıllık bir türbenin traktörlerle yıkılması çok acı. Camilerin içindeki türbelerin birer birer yıkılması ürkütücü.

... Şu ana kadar dört türbe yıkıldı ve devam ediyor. Bunlardan biri altı yüz yıllık Şeyh Mahmud Türbesi. Mesela 1327 yılında yapılan Djingareyber Camisi’nin içindeki türbe, tekbirler eşliğinde kazmalarla yıkıldı.

‘Biz şeriatı tanırız’ diyor örgüt yetkilisi ve ‘Yıkım Allah’ın emridir. Peygamberimizin mezarı üzerine inşa edilen şeylerin de yıkılması gerekiyor’ diye ekliyor.

Mekke ve Medine ellerine geçse, Bağdat, Şam, İstanbul ellerine geçse bütün bu şehirler çorak bir araziye dönüşecek demektir...”

*

Dün öğleden sonra ajanslara şöyle bir haber düştü:

“Timbuktu’da nadide elyazması eserlerin bulunduğu kütüphane yakıldı...”

Mali’de yaşananlara bir de böyle bakmak lazım.

Her şey jeopolitik güç dengeleri, devletler ve inançlar ve hâkimiyet alanları arası çatışmalar değil.

Her şey altın, petrol değil.

Her şey “en para” değil.
Yazının Devamını Oku

Koltuk rahatlaştı

28 Ocak 2013
G.SARAY ilk yarıda skor bakımından kusursuz bir giriş ve çıkış gerçekleştirdi.

Oyunun hemen başında Umut’un mükemmel ortasına gelişine vuran Emre Çolak skor tabelasını değiştirdiğine henüz 3’üncü dakika oynanıyordu. Sakatlıklarla bunalan ve kadro sıkıntısı yaşayan Beşiktaş’ın maçta kendisini gösterebilmesi için 20 dakika geçmesi gerekti. Liderin hazırlık pasları aşamasında yaşadığı top kayıplarından birinde ilk pozisyonunu yakaladıysa da kaleyi bulamadı siyah beyazlılar. Zaten ilk yarıyı da çerçeveyi göremeden noktaladı. Oyunu domine eden, maçı istediği gibi yönlendiren taraf olan G.Saray’dı. Uzatma bölümünde kazanılan serbest vuruşta İbrahim Toraman’ın yükselmesine izin vermemek amacıyla Riera’ya yüklenmesi, sol bekin gol vuruşu için pozisyon almasını sağladı: 2-0.

* * *

İKİNCİ perde siyah beyazlılar için umut verici golle açıldı. 2-1’den sonra teknik direktörlerden hamleler gelmeye başladı. Terim, yılın heyecan verici transferi Sneijder’ı yeni evinde sahneye çıkartırken, Samet Aybaba da Dentinho’ya forma verdi. Ancak maçın kaderini değiştiren aksiyonun mimarı Melo oldu. Tükürdü mü tükürmedi mi herhalde dün gece boyunca tartışılmış, bir karara varılmıştır. Fakat varılan karar ne olursa olsun, Melo’nun böyle bir maçta takımını son yarım saatte eksik bırakması Galatasaray’daki kariyerini sarsacaktır. Bu sezon başka maçlarda oynayacaktır elbette ama gelecek sezon sarı kırmızılı formayı giyebilir mi? Kendi adıma cevap vereyim, pek sanmam...
Profesyonelce geçiştirebileceği bir pozisyonu büyük bir drama dönüştürdü netice itibariyle.

* * *

FATİH Terim son hamlesini, sahada kalan son golcüsünü de çıkartıp savunma hattını güçlendirerek yaptı.
Ancak ilginç bir şekilde 10 kişi kalan G.Saray kapanacağına “en iyi savunma hücumdur” diyerek Beşiktaş’ı daha fazla zorlamaya başladı. Beşiktaş’ın 10 kişi kalan rakibini zorlayamaması da dikkat çekiciydi.Neticede G.Saray puan tablosunda en yakın takipçisini yenerek koltuğunda biraz rahatladı, 10 kişiyle derbi kazandı, Sneijder sahaya çıktı, Drogba’dan selam geldi...

Yazının Devamını Oku