Olaylar, televizyon programları açısından ziyadesiyle sıkıcı bir gece, “Bu ne be? Bu ne be?” şeklinde kanallar arasında gezerken başladı az önce de belirttiğim üzere.
Dijital yayın platformunun rehber tuşuna basıp ne var ne yok taramaya başladım. Seyrettiğim bir CSI bölümüne, bir Criminal Minds’a veya son dönemde favorim History Channel’daki ‘Depo Savaşları’na ‘Amerikan Restorasyonu’na ve hatta ‘Çamur Adamlar’a razıydım.
Heyhat! Eurosport’un bile golf gösterdiği gece işte n’apacaksın?
Derken, ‘Borgen’ diye bir dizi çarptı gözüme; ilk sezon ilk bölüm… Bastım ‘info’ tuşuna: Danimarka’da bir kadın politikacının mücadelesi.
Normal bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kasıklarımı tutarak gülmem, Danimarka’daki siyasi entrikaların bizde ancak bir Disney çizgi filmi etkisi yaratacacağını vurgulayarak dalga geçmem gerekiyor, farkındayım.
Fakat ‘Borgen’e bir şans tanımaya karar verdim...
Meclise bisikletle giden parti liderleri, bakanlar kurulu toplantısında çayını kahvesini bizzat dolduran politikacılar, sendika tarafından atanan 1 (yazıyla bir) sekreterle çalışmak durumundaki Başbakan, yöneticilerine “Demokrasiyi fazla korumaya çalışırsan demokrasi olmaktan çıkar” gibi cümleler kuran gazeteciler...
Eşleşme belli olduğu andan itibaren yönetim demeçlerinin, yapılan “Rakip Bundesliga’da sürünüyor... 7-8 eksikle geliyorlar” haberlerinin ve genel olarak yaratılan kura cepte havasının ne kadar hatalı olduğunu anlamak için ilk yarı yetti de arttı bile.
Kompakt oynayan, topu neredeyse Galatasaray’a nadiren gösteren (5 pas yaptığı pozisyon sayısı bile azdı), pres yapan, oyunu ev sahibinin yarı sahasına yıkan Schalke 04, bütün bunlara rağmen golü bulan taraf oldu.
12’nci dakikada Sneijder-Drogba-Selçuk üzerinden gelişen atakta Burak şahane bir şekilde topu önüne aldı ve enfes bir şutla Şampiyonlar Ligi istatistiğini daha da görkemli hale getirdi.
* * *
SCHALKE 04’ü sendeleten bu darbenin ardından rakibi belki de nakavt edecek pozisyon 3 dakika sonra geldi.
“Şansa inanmıyorum, sevmiyorum” diyen Hamit, belki de biraz şansla arasını düzeltmeyi düşünmeli; şutu bu kez üst direkte patladı. Alman takımı dakikalar ilerledikçe gol sinyalini daha da kuvvetli vermeye başladı.
Birbiri ardına kullandıkları duran toplarla ve gard düşürücü kanat akınlarıyla gole yaklaştılarsa da Galatasaray direnmeyi başardı. İlk yarıyı rakip yarı sahada noktalama fırsatını acemice harcayan ve Dany ile ilk yarının en başarılı isimlerinden Melo’nun basiretlerinin bağlanması neticesinde golü kalesinde gören sarı kırmızılılar soğuk duş eşliğinde soyunma odasının yolunu tuttu.
* * *
Okul bahçelerine âdet yerini bulsun diye kurulmuş, topu sürerken beton zemine çarptığınızda eliniz yerine Şam’a veya Fizan’a gitme ihtimalinin daha yüksek olduğu sahalara bile bir Spor Sergi Sarayı, bir Madison Square Garden gözüyle bakardık.
Tabii o bahçelerde “capon kale” maç yapılmıyorsa veya boy olarak bize göre Kerim Abdülcabbar gibi kalan abiler smaç fantezilerinden geriye sağlam bir çember kaldıysa...
Filesi olan bir çembere ilk atış yaptığımızda ve meşhur “Fırrp!” sesini duyduğumuzda gözlerimiz dolmuştu!
*
Basketbol oynarken giyilecek ayakkabı ise en büyük meselemizdi.
Doris Kearns Goodwin’in yazdığı biyografiden senaryolaştırılan film, ABD’nin 16’ncı başkanının köleliği kaldırma mücadelesini, siyasi dehasını, müthiş karakterini ve manevra kabiliyetini başarılı bir şekilde aktarıyor.
*
“Lincoln”le ilgili Türkiye’de film boyutunun ötesine geçerek yapılan iki değerlendirme okudum bir gün arayla.
Murat Yetkin, dün Radikal’deki sütununda “Erdoğan, Türkiye’nin Lincoln’ü olabilir” başlığı altında Erdoğan’ın Kürt sorununu çözüme çevirmesi halinde pekâlâ bu benzetmenin gerçeğe dönebileceğini bir mantık çerçevesine oturtuyordu.
“BİTMEDİ DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.”
Cansever’in “Masa da Masaymış Ha...” şiirinin sansürlenmesi haberini, şairin tekrarlamaktan çok hoşlandığım bu kalıbının şiirdeki varyasyonları eşliğinde okudum:
“BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ. BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.”
Milli Eğitim Bakanlığı’nın lise son sınıflara okuttuğu edebiyat dersi kitabında, kısaca “Masa” olarak tanınan şiirdeki şu iki mısra yerine “nokta nokta” koyulmuş:
“Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu...”
Yunus Emre makaslandığında bitmeyen, Kaygusuz Abdal “remikslendiğinde” bitmeyen, “Şeker Portakalı” müstehcen, “Fareler ve İnsanlar” sakıncalı bulunduğunda bitmeyen şaşkınlığımız yine bitmedi haliyle...
Cansever içmiştir, içkiyi sevmiştir, yaşadığı gibi yazdığı için şiirinde içkiye kapılar açmıştır.
Dilimize ‘Oyun değiştiren’ diye çevirmek gereken ‘game changer’ denilen türden bir duruş.
Yaklaşık 70 dakika boyunca yanlış yakıt yüklenmiş bir otomobil gibiydi Galatasaray’ın performansı.
Ne oynadıklarını, ne oynamak istediklerini anlamak güçtü.
Klasik, “Avrupa’da önemli maç öncesi normal kabul edilecek zayiat” kontenjanından anılacak bir maç şeklinde gelişiyordu hadise.
Parasal olarak neredeyse 10 kat güçlü kadrosuyla, yıldızlarıyla sahadaydı Galatasaray ancak görüntüsü yamalı bohçadan hallice bile değildi.
* * *
Maçın kaderi 60 dakikaya bakıldığında beraberlik gibiydi. Bir de Galatasaray açısından ‘soğuk duş’ ihtimali vardı; bakınız Gekas’ın 0-0 aşamasında karışla kaçan golü...
Oscar, Grammy, Emmy türü ödüllere bayılmayan, ancak “istemem yan cebime” tavrıyla takip etmeyi sevenlerdenim. Ödül törenleri çoğunlukla eğlenceli olur, iyi ve ilginç performanslar -Grammy’de- olur vesire.
Konuşmayı uzatanlara gıcık olmak, kazanamayanların yüz ifadelerinde ‘kaçak his’ aramak, “O elbise ne öyle be güzel insan?” diye söylenmek gibi yan eğlenceler de vardır elbette.
Son yıllarda Oscar adayı filmlerle pek bir bağım olmadı.
Bu yıl her türlü imkânı devreye sokarak aday filmlerin önemli bir bölümünü önceden seyrettim. Spielberg’ün ‘Lincoln’ü ağır, koyu, yer yer sıkıcı desem de kötü diyemeyeceğim bir film; Daniel Day-Lewis muhteşem.
‘Life of Pi/ Pi’nin Hayatı’, aday filmler içinde en çok beğendiğim yapım oldu; iki tur seyrettim, arada yine seyrederim herhalde.
‘Les Miserables/ Sefiller’ ile ilgili iki temel problemim vardı. Birincisi Anne Hathaway. Hayranlarını kırmak istemem ama oynadığı iyi bir film seyretmiş değilim henüz; kerameti kendinden menkul. Bir de müzikallere çok meraklı sayılmam. Sinema dünyasının iyi örnekleri de varken bir Sefiller’e daha ihtiyacı var mıydı, o da ayrı mesele. Yine de seyretmek azmindeydim fakat zevkine güvendiğim arkadaşlarım “Yapma, etme, kıyma kendine!” dediler, vazgeçtim.
‘Zero Dark Thirty’yi merakla izledim. Bin Ladin Operasyonu konulu filmin ‘Kahraman Amerika’ çizgisine kayması kaçınılmaz ve ben de bu durumdan hoşlanan sinema seyircilerinden değilim. Ancak, ABD tarafının hatalarını, günahlarını da bir ölçüde yansıtıyor. Neticede süper bir film değil ancak karşısına geçtiğinizde tek nefeste bitiriyorsunuz. Jessica Chastain, kadın oyuncu dalında kuvvetli adaylardan ve bunu hak ettiğini söylemek durumundayım.
Konunun ruhuna uygun şekilde, test formatında sorayım bari...
“Başbakan Erdoğan’a sert mesaj yollayan kimdir?”
a- Ergin Saygun ziyaretine bozulan hareket veya köşe yazarı.
b- “İdrisciğim” diye hitap etmesine rağmen gönlünü alamadığı sabık bakan İdris Şahin.
c- Ana veya yavru mufalefet.
d- Esad filan...
e- Antalya’da toplanan dershaneciler.
* * *