Kanat Atkaya

Sulu susuz yazı

21 Mart 2013
ÜSTAT Ahmet Rasim, “bir lüferin yanağı ile yüz dirhem” içermiş.

Behçet Necatigil, “buzlu su dolu kâseye taze ceviz” doldurarak ve illaki yanında taşıdığı sarı leblebiyle.

Tanju Okan’ın bir günde yedi büyük devirdiği rivayet edilirken, Orhan Gencebay da Samsun’da bir grup arkadaşıyla katıldığı 24 büyük içilen “rakı düello”sunun sonunda ayakta kalan dört kişiden biridir.

Klarnet ustası Hrant Lusigyan, Ermenice “Kıçımı öp!” manasına gelen “vorıs bak!” dedikten sonra kadehi kaldırır, dibini öper, öyle içermiş.

Neyzen Tevfik’in “papara” yapıp içtiği söylenir.

Yazının Devamını Oku

Hain ve katil bir devran

19 Mart 2013
DÜNKÜ gazetelere yansıyan Çanakkale Zaferi’nin 98’inci yıldönümü haberleri arasında Kayseri’nin Talas ilçesinden geçilen küçük bir haber dikkatimi çekti. “402 şehit merhamet bekliyor” başlıklı haber Çanakkale şehitleriyle ilgiliydi fakat Talas mahreçliydi.
Meğer savaş sırasında tedavi için cepheden Talas Şifa Yurdu’na sevk edilen askerlerden şehit düşenler, bugün özel bir mülk sınırları içinde kalan şehitliğe defnedilmiş.
Bugün üzüm bağları ve elma ağaçlarıyla çevrili arazi imar planlarında şehitlik olarak gözükse de, mülk sahipleriyle anlaşılamıyormuş anladığım kadarıyla.
Bir taş bile dikilmemiş şehitlikte yatan 402 Çanakkale şehidinin, isim listelerine bile ulaşılmış oysa.
Haberde sıkça - yerinde bir ifadeyle- “vefasızlık” vurgusu yapılıyor. Ama tek vefasızlık bu mu? Şok mu geçirmeliyiz bu hayırsızlık haberi karşısında.
57’nci Alay şehitlerinin üstüne önce beton dökülüp sonra granitle kaplama yapıldığını ve yılda bir kez anmak için gittiğimizde araçlarımız rahat giriş-çıkış yapsın diye bazı şehitliklerin otoparka çevrildiğini bilmesem yumruğumu Talas yönüne doğru sıkıp “Ayıptır yahu!” diye bağırırdım ben de.
   
Tarih 24 Mayıs 1915.
Günlük olarak kullanılacak defterin kapak içine şu not düşülüyor önce:
“Ailemin adresi: İstanbul’da, Beşiktaş’ta, Yeni Mahalle’de Bostanüstü’nde, 62 numaralı hanede Musa Efendi. Bu defter kimin eline geçerse, bir şehit hürmetine yukarıdaki adrese göndersin...”
Çanakkale’de 21 yaşında şehit düşen Teğmen İbrahim Naci’nin günlüğüne düştüğü ilk nottan sonra bir ay bile hayatta kalamıyor maalesef.
21 Haziran’da Kerevizdere Muharebesi’ne katılmadan düştüğü son not şöyle: “21 Haziran. Saat 11.00. Muharebeye girdik. Milyonlarla top ve tüfek patlamaları. Şimdi birinci onbaşım yaralandı. Allahaısmarladık...”
Teğmen İbrahim Naci’nin defterinde şehadetinden sonra iki farklı el yazısıyla iki not daha görüyoruz. İlki, 10 gün sonra şehit düşecek komutanı Yüzbaşı Bedri Efendi’nin “Zavallı Naci! Evladım gibi sevdiğim yavrum” diyerek başladığı not. İkincisi de 2 Temmuz’da tabur imamı Mustafa Memduh’un “Bedri Efendi’nin de şehadeti vuku buldu” diye biten notu.
İbrahim Naci’nin kısacık ömrünün kısacık savaş günlüğü bu ayki NTV Tarih’in kapak konusuydu.
Tarihçiler için “sıradan askerlerin”, “sıradan insanların” notları “büyük adamlar”, “generaller”, “bakanlar”, “paşalar”, “elçiler” vesairenin günlüklerine göre çok daha gerçek ve nadir oldukları için önemlidir.
Bu, okurken insanın yüreğini ezen günlüğü yaklaşık 100 yıl sonra ortaya çıkaran kişi bir Çanakkale koleksiyoneri olan Seyit Ahmet Sılay.
Şehit teğmenin akrabaları geçen sene kendisine ulaştıktan sonra bir akademisyen tanıdığı aracılığıyla çevirisini yaptırmış, arşivlerden İbrahim Naci’nin izini sürmüş, NTV Tarih’ten Muzaffer Albayrak da konuyu bir güzel dosyaya çevirmiş.
Basmakalıp nutuklar, bağa veya otoparka dönmüş şehitlikler içinden gelip vicdanları dürten ve okuyanın utanmasına yol açan bir şehit portresi.
Okuyanların uzun süre kendilerine gelemeyeceğine eminim...
Şehit düşmeden birkaç gün önce, öldükleri yerde isimleri bile belli olmayacak şekilde üstlerine kabaca toprak dökülmüş askerlere bakarak şu notu düşmüş:
“Şehit olursam ben de mi böyle solgun yapraklı birkaç kel ağacın dibine gömülüp terk edileceğim? Fakat bu ne kadar merhametsiz ve feciydi... Ah! Bu ne müthişti. Bu ne hain ve katil devrandı?...”
Yazının Devamını Oku

Hikaye kitabı gibi

18 Mart 2013
PEK çok farklı futbol hikayesi barındıran bir maçtı. Avrupa Fatihi’nin lige dönüş maçıydı mesela. Tribünde iki farklı locada oturan ‘eski dost’ ve çekilen kura sonucu ‘ezeli rakip’ Fatih Terim ve Jose Mourinho’nun gölgelerinin zemine düştüğü bir maçtı mesela.
Zeminde mücadele veren oyuncuların da bir gözünün tribünde olduğu bir karşılaşmaydı. “N’aber hocam?” diye eski patronlarına selam çakmak isteyen Sneijder, Drogba ve Hamit için mesela.
Türkiye dışındaki radarlarda giderek daha görünür hale gelen başta Burak Yılmaz ve elbette diğer oyuncular için ilginç bir maçtı mesela. 22’sinin de spot ışıklarının altında oynadığını bilmesi mühimdi.
Prosinecki’nin hakkını yememek lazım. Devraldığı Kayserispor’un test sürüşünü Galatasaray’a yapmıştı hafızam beni yanıltmıyorsa. O enkazı son haftaların başarılı ve tehlikeli takımına çevirmesi başlı başına takdir edilmeli.
Maça Galatasaray bu sezon lig maçlarında genellikle esirgediği müthiş bir presle başladı. 3’üncü dakikada Sneijder “Merhaba hocam?” dedi. Herhalde 9’uncu dakikada skor 0-3 olsaydı kimse şaşırmazdı.
Maçın dengesi Kayseri ekibinin Hamit’in sakatlanarak çıktığı süreyi ve Galatasaray’ın savunma kırılganlığını gizleyemediği birkaç pozisyonu değerlendiremediği dönemde çatladı. Bobo’nun amatörce takımını 10 kişi bırakması ise kırılma anına dönüştü. Melo, Eboue, Gökhan Zan gibi oyuncuların sezon vasatlarının üstünde katkı sağlamaları, Drogba’nın müthiş hücum hattı komutanlığı ve 2 gol iyi oynayan, iki gol atarken misliyle kaçırsa da görevini layığıyla yapan Burak Yılmaz’ın ve tabii ki Selçuk’un performansları, maçın ilk yarısında 3 puanı kapmaya yetti.
Mourinho’nun düşeceği notları tahmin etmeye çalışmak günün en orijinal fikri sayılmaz! Ama renkli, tehlikeli silahları bulunan, hücum hattında kafa karıştırıcı oynayabilen ancak savunurken dengesi bozulabilen bir takım görmüş olabilir!
Sezonun en iyi oyunlarından birini sergiledi neticede Galatasaray. İsteyen Schalke rüzgarı, isteyen İmparator gölgesi, isteyen Mourinho esintisi desin.
Bu 3 puan klasik deyişle “ligin yolu/boyu kısalırken”, takipçilerinden biri de kaybetmişken büyük kazanç, büyük moraldir; harika oynanan bölüm de cabası.
Yazının Devamını Oku

Al sana Geceyarısı Ekspresi

17 Mart 2013
ÇOCUKLUK yıllarımızın en büyük “milli mücadele” cephelerinden biriydi “Geceyarısı Ekspresi” filmi.

ABD’li turist Bill Hayes’in “cehennemi” Türkiye hapishaneleri anılarını kaleme aldığı kitaptan hareketle yönetmen Alan Parker tarafından çekilen filme “haklı olarak” büyük tepki göstermiştik.
Film 1978 yapımıydı. Cezaevlerimiz herhalde 1978’de bir “İsveç ceza infaz kurumu” değildi ama gururumuzu kırmıştı işte, çok kızdık, kınadık, filmi yasakladık filan.
Yıllar sonra hem Bill Hayes hem de Alan Parker filmin abartılı olduğunu açıklayıp nedamet getirdiler, milletçe rahatladık.

12 Eylül 1980 sonrası Diyarbakır’da, Mamak’ta ve diğer cezaevlerinde yapılan işkencelerin boyutu “Geceyarısı Ekspresi”nde anlatılanları çizgi film boyutunda bıraktı ama aynı “milli mücadele” ruhunu sergilemedi Türkiye.
1990’larda cezaevi katliamı yapıldı, diri diri yakıldı insanlar yine “milli mücadele” ruhu sergilemedik.
2000’lerde de örneklerini gördük hızı biraz kesilse de. Şanlıurfa hafızalarda taze, Pozantı’da çocuklara yapılan tacizler, işkenceler keza...

Peki bugün durum nedir? Reformlarla şahlanan ve F tipi gibi insanlığa hakaret uygulamayı sürdüren memleketimizde 2013’ün cezaevi manzaraları nasıl?

Yazının Devamını Oku

Sanat olarak albüm kapakları

16 Mart 2013
1960’lardan müzik dünyasında yeni nesil sanatçılarla birlikte plak kapaklarında tam bir devrim başladı. Öyle kapaklar tasarlandı ki kimisi sansüre bile takıldı.

Geçen hafta bahsettiğim Atoms For Peace’in ‘Amok’ adlı güzel albümünün kapak çalışmasında Stanley Donwood imzası var. Atoms For Peace’in bir Thom Yorke projesi olduğu düşünülürse “Ya kim olacaktı?” diye sormak gerekiyor. Donwood’u Radiohead albümlerine yaptığı grafik çalışmalar sayesinde tanıyıp sevmiştim.
Bu kıymetli sanatçının Thom Yorke ile arkadaşlığı Exeter Üniversitesi’nde sanat eğitimi alırken başlamış, kesintisiz şekilde günümüze kadar sürmüş.
Radiohead’in ‘Amnesiac’ı için yaptıkları kapak dizaynıyla ikilinin bu alanda Grammy kazanmışlığı da vardır ama en sevdiğim işi Yorke’un solo albümü ‘Eraser’ için yaptığıdır, bir de ‘Hail To The Thief’…
‘Albüm kapağı sanatında’ CD’nin mutlak saltanatı döneminde bariz şekilde gözlenen gerileme, plakların yeniden popüler hale gelmesiyle hızını biraz kesti.
CD’nin ufak alana hapsettiği grafikerler, ressamlar, fotoğrafçılar yeniden harika kapaklar yapmaya başladı.
O dönemin de ‘sağlam’ kapakları vardı elbette ancak plak boyutunda işin güzelliği kesinlikle artıyor.

1960’LAR DEVRİMİ

1960’larda müzik dünyası (ve elbette sinema) yeni nesil sanatçılarla birlikte plak kapaklarında da devrim yaşamaya başlamıştı.

Yazının Devamını Oku

Vallaury’nin eseri üstüne alışveriş merkezi dikmek

14 Mart 2013
İSTİKLAL Caddesi’nde inşaat iskeleleri yükseliyor.

Serkldoryan (Cercle d’Orient) ve Emek Sineması’nın da bulunduğu blok hafızalarımıza iskelelerin arkasından el sallıyor.

“İşleri bittiğinde” ne halde bulacağımızı bilemiyoruz Emek’i. Beyoğlu Belediyesi onayladı, Emek Sineması “yukarı taşınarak” yaşatılacakmış yeni projede.

Serkldoryan’ı ancak “düzeltebiliyorlar”, malum birinci derece tarihi eser. Ama ne “düzeltmeler” gördük, karşısında durup sadece, “Bırak abi, düzeltme dağınık kalsın” diyebileceğimiz.

Kimin eseri düzeltilecek bilir misiniz?

*

Yazının Devamını Oku

Aslan gibi yürüdü

13 Mart 2013
PERFORMANS türbülasyonu yaşıyordu Galatasaray.

Genişletilmiş kadrosuyla ligde sallanırken dezavantajlı çıkacağı şampiyonlar arenasında ne yapabileceği de büyük bir soru işaretiydi. Hele bir de 17’nci dakikada geriye düşünce hayal perdesi iniverdi, böyle düşündük. Fakat söyleyecek sözümüz vardı daha... Önce Hamit direklere ve makus talihine isyan etti, hemen ardından Burak Yılmaz ekmeğini taştan çıkardı. Olmaz denilen oldu, öne geçiverdi G.Saray.

MUSLERA FARKI

Sipariş verilse bu kadar iyi bir zamanlama olamazdı açıkçası. Minimum pozisyondan maksimum fayda elde eden Galatasaray ikinci yarıya cebinde tur biletiyle, büyük ikramiyeyle çıkmayı garantiledi. Ve Sezar’ın hakkı Sezar’a, harikulade bir ilk yarı oynadı. Maçın ikinci perdesi Schalke’nin yoğun baskısıyla açıldı. Hadiseler Alman ekibiyle Muslera arasında gelişirken aslan yutmuş kaleci direnmeyi ve takımını ayakta tutmayı başardı.

TURA TUTUNDULAR

Schalke’nin beraberliği yakalamasının ardından iştahını kesmek zordu fakat bunu başardı sarı kırmızılılar. Direnç göstermeyi başardı, kafasını kaldırdı ve tura tutundu.
Ayakta kalırken belki rakibi zorlayamadı ama tura daha niyetli olduğunu hep belli etti. Bu kolay bir iş değil, aslan yürekli olmak gerekir.

UMUT TAÇLANDIRDI

Maçı tutan, istediği gibi yöneten, bir bütün halinde yürüyen takım şeref madalyasını son dakikada taktı göğsüne. Umut’un golü “Aslan gibi” dedirtecek bu maç hikayesinin taçlandırılma anıydı.

Yazının Devamını Oku

Çok güzel atamalar bunlar

12 Mart 2013
OKTAY Ekşi, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın cevaplaması için TBMM’ye önerge sundu ve sordu: “Bu nasıl bir atama?”

Gazeteport.com’un özel haberi olarak çıkan ve dün internet üzerinde hızla yayılan iddialar, bir “Bürokraside bal tutan parmağını yalar” klasiğini işaret ediyor.
Çok güzel atamalar bunlar. Ata beni Scotty” dedirtecek türden iddiaların kahramanı Hacı Mehmet Gani.

* * *

Gani’nin kendi adına açtığı web sayfasındaki özgeçmişine baktığımızda 1969’da Amasya’da doğduğunu, 9 Eylül Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldığını, daha sonra müşavir olarak kariyer yaptığını görüyoruz.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Denizcilik Müsteşarlığı, Başbakanlık Basın, Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nde hukuk müşaviri olarak görev yapmış. Mültifonksiyonel bir müşavir yani.

Yazının Devamını Oku