Kanat Atkaya

İyi oyun-kötü oyun

4 Nisan 2013
FATİH Terim haklıydı; Real Madrid karşısında Şampiyonlar Ligi’nin çeyrek final maçında deplasmanda alınacak bir galibiyet veya beraberlik “olay” kabul edilirdi.

Futbolun rakamsal veya mantıksal ibresinin Madrid ekibine yakın durduğu maçta Avrupa Fatihi’nin tek silahının “korkusuzluk” olacağı iddiasında da haklıydı.
Bu iddiayı Galatasaray’ın sahaya yansıtamadığını söylemek büyük bir haksızlık olur.
Sarı kırmızılılıların 3-0 geride olduğu 81’inci dakikada topla oynama oranında Madrid deplasmanında önde olması, gol girişiminde rakibinden geride kalmaması ve mesela daha fazla korner kullanmış olması bile bu cesur iddianın ardında kapı gibi durduğunun kanıtıdır.
Galatasaray bakımından “iyi oyun, kötü senaryo” ile biten bir maç oldu netice itibariyle.

Olağan favori Real

Madrid’in alamet-i farikası olan kontratak ile bulduğu “çok erken gol”, ilk yarım saat içinde 2-0’ı bulması bile ekibimizin başını öne eğmesini sağlamadı.
Higuain’in tartışmalı bir faul kararının ardından gelen üçüncü golüne kadar Bernabeu’da koltuğunu rahat bulan bir Real Madrid taraftarı bile olmamıştır tahminimce.

Yazının Devamını Oku

Alma ceylanın ahını

2 Nisan 2013
NE demişler, “Alma ceylanın ahını çıkar aheste aheste...” Tamam, böyle dememişler, biz de biliyoruz fakat bu durumda ceylanların “ah”ıdır söz konusu olan. Yıl 1997. Memleketin konuştuğu mevzular arasına “ceylan derisi koltuk” da sıkışıveriyor.
Hatırlayacaksınız, TBMM’nin Genel Kurul salonu için İtalyan koltuk siparişi epeyce çene ve bilek yormuştu.
Tanesi 4 bin 800 dolardan 600 koltuk alınması epeyce eleştirilmişti. Ocak 1998’de gazeteci Nurdan Bernard, Sabah gazetesi için koltuğun üreticisi firmanın yetkilileriyle konuşmuştu.
Bu röportaj sayesinde koltukların İtalya’dan çıkışının 2 bin dolar civarında olduğunu, aradaki yaklaşık 3 bin doların faturayı kesen firma tarafından “indiragandi” edildiğini filan anlamıştık mesela.
Toplam 22 milyon dolar harcanmış, avizeyse avize, ahşapsa bubinga ağacı denilerek salon düzenlenmişti.
O koltuklar, o salon ne günler gördü, hep beraber seyrettik. Şimdi, aradan 16 yıl geçtikten sonra TBMM’nin günah keçisi (bu durumda günah ceylanı) ilan edildi turuncu koltuklar.
TBMM’deki gergin havanın sebeplerini araştıran ve Meclis Başkanlığı’na önerilerini sunan CHP Muğla vekili Nurettin Demir, “Turuncu renk insanda ‘Kime saldırayım?’ duygusu oluşturuyor” tespitinde de bulundu.
Tek tespit bu değildi elbette.
Elektrik kaçağı yapan mikrofonlardan bünyeye alınan “negatif elektrik”, genel kuruldaki “yapma çiçekler” ve bozuk akustik de kavgaları tetikleyebiliyor Demir’e göre.
Aslında bu veya buna benzer tespitler Demir’den birkaç yıl önce AKP’li Faruk Çelik tarafından da yapılmıştı.
Koltukların değişimi, daha huzur verici renklerin kullanımı (Mavi? Pembe? O yea!), çarpmayan mikrofonlar, gerekirse bir feng shui komisyonu ve elbette buna bağlı ikebana alt komisyonu vesaire ilaç olur mu, heves kaçıracak kuşkularım ve endişelerim var.
Vekillerin ellerine, kollarına, dillerine, terbiyelerine, genel olarak kendilerine hâkim olmaları, böyle olgun insanlara dönüşmeleri “neredeyse imkânsız bir beklenti” olduğuna göre, dekoratif demokrasi uygulamalarından medet ummak gerekiyor herhalde.
Naçizane bir de öneriyle katkıda bulunmak isterim. “Öfke kontrolü” konusunda şirketlere veya kurumlara destek sağlayan bir klinik var.
Web sayfalarında (www.ofkekontrolu.org) “işyerinde öfke kontrolü” hususunda şöyle önerilerde bulunuyorlar: “İyi uyuyun... Düşmanca atıflardan kaçının... Gerçek sorunu belirleyin... Dayatmalardan kaçının... Kişisel farklılıklara saygı gösterin... Hadiseleri kişiselleştirmeyin vb.”
İşte böyle hisler ve temennilerle yüce Meclis’i selamlıyor, huzurlarınızdan ufaktan ve seri adımlarla uzaklaşıyorum...
Yazının Devamını Oku

Acayip pis televizyon seyrederim

31 Mart 2013
ÇOK affedersiniz, acayip pis televizyon seyrederim... Televizyon kanallarının el üstünde tutması gereken türde bir seyirci sayılırım.
Şuurumu vestiyere bırakıp ekran karşısında oturmayı, maceradan maceraya sürüklenmeyi, çeşitli badireler atlatmayı ve bu sırada aklı fikri ziyan etmeyi seviyorum.
Tamam... Danimarka yapımı şahane polisiyeler, History Channel’ın takıntılı şekilde seyrettiğim yapımları, iki gri hücrenin tesadüfen karşılaşması neticesi fikir üreten tartışmacıların gündem değerlendirdiği programlar ve elbette TBMM TV de var gündemimde. Ciddi insan rolü de yapabilecek donanıma sahip olduğumu belirtmek isterim bu vesileyle ve bu paragrafla!
Ama asıl meraklı olduğum alan en absürd tarafından yarışmalar, ‘reality show’lar, Flash TV yapımı eğlence programları/dramalar (canlarım benim, seviyorum...), toplumsal duygu santralI görevini üstlenen “sizden elektring aldım, almadım” çalışmaları.
“Hayatın dertleri zehir, Flash TV panzehir” diyerek bu yola baş koydum.
Bir nevi “Varoluşçuluk/Egzistansiyalizm” yolunda Kierkegaard-Sartre-Camus hattında ilerlemek yerine benliğini Türk televizyonlarına emanet etmenin yeterli olabileceğine inanmamı sağlayan uzun bir süreçtir hasılı kelam...
Her şeyin manasızlaştığı, 16:9 boyutunda paralel bir evrenin keşfedildiği, yolunuza her an Ferhat Göçer’in Memleketim atağının çıkabileceği (geçecek Ahmet Hakan, beraber atlatacağız, korkma!) maceralı bir süreç...
Çoğu tarihi hadiseyi canlı yayında yakalamışlığım vardır. Örnek vermek gerekirse “Mehmet Ali Erbil’in Hilmi’nin donunu indirdiği an” ekran karşısındaki talihli (talihsiz?) milyonlar arasında bir neferdi bu satırları yazan şahıs...
Kaçırdığım “olaylar, olaylar, olaylar”ı da sağ olsun web sayfaları sayesinde takip ediyorum: Hangi yarışmacı ağzından ayıp laf kaçırmış, hangi spiker omuzlarını titrete titrete ağlamış, hangi şöhretli şahıs şoklanmış palmiyeye evrilmiş veya flaşlar patlarken haksızlığa uğramış kurbağa ifadesiyle objektiflere takılmış vesaire vesaire.
Son olarak Milliyet’in web sayfasında basit gibi dursa da çok yerinde bir başlıkla (Damat adayından şaşkına çeviren dans) sunulan video ile titredim ve kendime geldim.
Olay 2013 senesinde bir evlendirme programında geçiyor. Erkek sunucu gelin adayına “Apaaçi (iki ‘a’ ile) dansı biliyor musun?” diye soruyor.
Gelin adayının “Ama ne alaka?” ifadesiyle ilk olarak bu anda karşılaşıyoruz. Erkek sunucu, damat adayının “Apaaçi” dansını çok başarılı yorumladığını söylüyor ve “İster misin oynasın?” diyor.
Bu aşamada gelin adayının yardım istercesine -biraz da karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaya edasıyla- kafasını sırasıyla önce sola sonra sağa sonra tekrar sola çevirdiğini gözlemliyoruz.
Beklenen yardım gelmiyor... Damat adayı piste çıkıyor ve yukarı bakıp “Uzaydan bir mesaj bekledimse de boşuna” ifadesiyle dansını icra ediyor.
Dansın sonunda programın kadın sunucusu Abdullah Öcalan’ın “modernist paradigma yerle yeksan olsun” haykırışına nazire yaparcasına “Ne yani bu dans? Modernizm bu mu? Ne güzel halaylarımız var bizim omuz omuza” değerlendirmesiyle devreye giriyor.
Ve işte bu noktada gelin adayı yabancılaşma efektinin dibine vuruyor, bir nevi varoluşçuluk hırkası giymiş insana dönüşüyor.
Olaylar böyle gelişiyor.
İyi pazarlar, demiştim acayip pis televizyon seyrederim diye...
Yazının Devamını Oku

O güzel insanlar o güzel müzikler

30 Mart 2013
Ölümlerini kimselerin pek duymadığı, devrini tamamlamış, popülerliğini kaybetmiş isimler var. Oysa müzik tarihine şahane kayıtlar düşmüş müzik insanları bunlar.

Müzik dünyası semalarında büyük bir yıldız kaydığında genellikle haberimiz oluyor. “Ölüm haberini aldığımda markette domates alıyordum” şeklinde net olarak hatırlayabildiklerimiz malum: Kurt Cobain, Michael Jackson, Amy Winehouse… Hatta John Lennon ve Elvis Presley’in ölümlerini de o sıralar ergen miniği bile olmasam da çok net şekilde hatırlıyorum.
Bir de sessizce kayıp giden yıldızlar var. Ölümlerini müzik medyasını yakından takip edenler dışında kimselerin pek duymadığı, ilgilenmediği, gözden ırak kalmış, devrini tamamlamış, popülerliğini kaybetmiş isimler. Oysa müzik tarihine ve hafızalarımıza şahane kayıtlar düşmüş müzik insanları bunlar.
Mojo’nun son sayısını okurken (No: 233, Nisan 2013), ölüm haberlerinin verildiği sayfada Reg Presley’nin fotoğrafını gördüm. Reg Presley dediğimde hatırlayanların sayısı az olacaktır.
The Troggs dersem “Aaa, biliyorum” diyenlerin sayısı biraz daha artacaktır.  “The Wild Thing’i dinleyenler el kaldırsın” dersem, hatta şarkıyı dinlemenizi sağlarsam bu sayıyı defalarca katlayabiliriz.
Çoğu sanatçıya göre punk müziğin atasıydı The Wild Thing. Ve o şarkıyı bize sunan adam Reg Presley de, efsanevi müzik eleştirmeni Lesetr Bangs’e göre müziğin Marcel Proust’uydu. 1966’da hem ABY’yi hem Britanya’yı sallayan bu şarkıdan sonra da müzik yaptı elbette Reg Presley. Wet Wet Wet’in 1994’te İngiltere’de 15 hafta 1 numarada kalan şarkısı ‘Love Is All Around’u bilirsiniz; Reg Presley parçasıydı o aslında...

THE BEATLES’IN RAKİBİ

Aynı sayfada, daha küçük bir şekilde Nic Potter’ın ölüm haberi vardı. Progressive rock âleminin namlı ve şanlı topluluğu Van Der Graaf Generator’un basgitaristi olarak tanıyanlar çıkacaktır aranızdan.

Yazının Devamını Oku

Hakkı bazen insan olmayabilir

28 Mart 2013
BİR dönemin (1980’ler) berbat espri girişimlerindendir, hatırlayanlarınız çıkacaktır: “Kadın Hakkı diye bir şey yoktur, Hakkı erkek ismidir”.

Dün, İnsan Hakları Derneği’nin 2012 yılına ait “hak ihlalleri raporu”nu okurken “İnsan Hakkı diye bir şey yoktur, Hakkı bu ülkenin vatandaşıdır ama insan kabul edilmemektedir” diye söylendim kendi kendime. Adı Hakkı olanlar kızmasın...

*

Mesela Hakkı demeyelim Sevag Şahin Balıkçı diyelim. Batman’da, Gümüşgörü Jandarma Karakolu’nda askerlik yaparken 24 Nisan 2011’de öldürüldü Sevag.
Önceki gün askeri mahkeme kararı açıkladı. Cezalar alt limitten çıktı. Sevag’ı öldüren sanık askere “taksirle adam öldürme” suçundan 4.5 yıl hapis cezası verildi, cinayet sırasında görevli astsubaya da ihmalinden dolayı 5 ay hapis cezası verildi. Cezası da ertelendi.
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a göre 2002-2012 arasında kışlalarda 1470 asker öldü. Büyük bölümü kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanamayan bu ölümlerin 934’ünün intihar vakası olduğu söylendi.
Sevag’ın davasında da gölgeler aydınlıktan fazlaydı. Annesi Ani Balıkçı perişan. Şöyle seslendi mahkemeye:
“Neticede anladığım asıl suçlu benim oğlummuş. 5 gün sonra doğum günü olan oğluma hediyesini götürürken, sizin hediyenizden de bahsetmekten çekinmeyeceğim. Bu karardan sonra sizinle ilgili tek dileğim, çocuklarınıza sarılırken Sevag’ın, annenize sarılırken benim gözlerim aklınızdan çıkmasın”.

*

Yazının Devamını Oku

Mucize, hayal hakikat günleri

24 Mart 2013
İstanbul Film Festivali sponsoru Akbank, program kitapçığının arka kapağında yayınlanan ilanında sloganını “15 gün ara” olarak seçmiş. 30 Mart-14 Nisan arasında seyretmeyi hayal ettiğim, bir kısmına kesin gideceğimi düşündüğüm, bir kısmını seyredememekten dolayı pişmanlık ırmaklarında sürükleneceğimi bildiğim 200 küsur filmi incelemek bile şahane bir mola oldu.
Sinemanın büyülü perdesine sığınıp mucizeler, hakikatler, hayaller dünyasına geçip sonra geri döneceğini bilmek hem büyük bir teselli hem de heyecan verici.
Mucize ve hakikat hususunda favorim, kopya DVD’den seyrettiğim ve En İyi Belgesel dalında bu yıl Oscar kazanan “Searching For Sugarman/Bir Şarkının İzinde”.
Festival sayesinde sinema salonunda hakkını vermeye kararlı olduğum film, 1970’lerin hemen başında iki harika albüm yapan, ancak ticari başarı elde edemeyen müzisyen Rodriguez’in hikâyesi.
Nazi Almanyası’ndan sonra belki de dünyanın en büyük baskı rejiminin (Apartheid) sürdüğü yıllarda Güney Afrika’da kulaktan kulağa gezen ve bir efsane olan Rodriguez’in kim olduğuyla ilgili bir bilgi kırıntısı bile yoktur. Hatta sahnede intihar ettiği rivayeti yaygın bir inanıştır!
Ta ki bir gün bir gazeteci Rodriguez’in hikâyesinin peşine düşene kadar. Plakları satmayınca mazlumların, işçi sınıfının, umutsuzların şehrinde inşaat işçisi olarak çalışan “sıradan bir halk kahramanı”na dönüşen Rodriguez’in hikâyesini gözleriniz dolmadan tamamlayabileceğinizi sanmıyorum. Mucizelere inanmak için...
Hakikatler babında seyretmek gereken pek çok film ve belgesel var. Türkiye’de fırınlardaki Hemşinli hâkimiyetini içinden 1917 Rus Devrimi geçen bir belgesele çeviren “Gurbet Pastası” merak uyandırıcı. 2012 yapımı “İşkenceyi Gördük”, “Bûka Barane”, “Annemin Pusulası”, “Savaşın Tanıkları” gibi çözüm sürecinde muhakkak kulağa küpe etmek gereken çalışmalar...
Keza azınlıklar ve 2015 öncesi Ermenilerle diyalog ve geçmişle yüzleşmek açısından önemli “Elveda İstanbul”, “Yolun Başında”, “Garod” dikkatle izlenmeli.
“Yerli film” cephesi de heyecan uyandırıcı. Mahmut Fazıl Coşkun’un “Uzak İhtimal”ini çok sevmiştim mesela, yeni filmi “Yozgat Blues”u kaçırmak istemem. Cemil Ağacıklıoğlu’nun “Özür Dilerim”inde Güven Kıraç’ın döktürdüğünü duydum, merakla bekliyorum. Lusin Dink’ten “Saroyan Ülkesi”, Aslı Özge’den “Hayatboyu”, Uğur Yücel’den “Soğuk” da ilk işaretlediklerim oldu.
200’den fazla film var. “Pek yakında” ödül yağacak yapımlar, potansiyel gişe canavarları, ancak ve sadece “festival”de sinema salonu görebilecek mücevherler saymakla bitmez.
Hayal, hakikat ve mucizeler için 15 gün ara.
Yazının Devamını Oku

Tamam (Ama...)

23 Mart 2013
TAMAM; Andorra gibi takımlar karşısında rakibin ne oynadığını anlamak isterken kendi oyununuzu anlayamayacak hale gelebilirsiniz ama bu ne biçim bir performanstır?

Tamam; zemin kötü, Pireneler’den bir deli rüzgar vuruyor, zayıf rakip “Vatan, millet, Gran Valira (nehirdir kendileri)” taktiğiyle oynuyor, saha ölçüleri bile bir tuhaf ama sen grupta 1 gol bile atamamış takıma dahi gol pozisyonu verebiliyorsun işte.

BU OYUN HAK EDER Mİ?

Tamam; aklın Macaristan maçında ve 2 gollü galibiyet işini görür, 3 puanı da alırsın ama hem averajın kötü hem de gruptaki rakiplerin Andorra’yı 4 golle, 5 golle geçiyor.
Tamam; Andorra’yı yendik, “Önümüzdeki maçlara bakacağız” ama bu takımın nefesi play-offa yeter mi?
Tamam; atalarımız “Çıkmadık candan umut kesilmez” demiş, Macaristan maçının havası da farklı olur elbette ama üzülerek söylüyorum “Yok, o kadar da değil be atam!”
Tamam; belki karamsarım, umarım haksız çıkarım ama siz söyleyin ey erenler, haksız mıyım? Son sözüm de bizim Spor Servisi’ne! Tamam, verilen görevden kaçmayı kendime yediremeyen bir gazeteciyim, futbol güzel oyun, Milli Takım canımız/ciğerimiz, siz istediniz ben de bu maçı seyredip yazdım ama benim de canım var ben de insanım; sıkıntıdan pat-la-dım!

Yazının Devamını Oku

The Beatles yılı olarak 1963

23 Mart 2013
50 yıl önce, üçüncü yılını kutlayan bir topluluktu. 1963’te başlayan hikâyeden sonra hiçbir şey onlar ve biz dünyalılar için aynı olmadı. 1963’ün The Beatles’ının peşinden, erken dönem biyografileri içinde 1 numara olan Hunter Davies’in ‘The Beatles’ kitabı rehberliğinde gezelim.

1962’nin sonbaharında stüdyoya girdiler. Kaydettikleri ilk şarkı ‘Love Me Do’ ve bu 45’liğin B yüzünde yer alacak ‘PS I Love You’ oldu.
İlk kez stüdyoya girmişlerdi. Biraz savruktular açıkçası. Mesela davulcu Ringo yetersiz bulunmuş, yerine yeni davulcu bulunup “bir de onunla denenmişti.”
Plak çıktığında listelerin alt sıralarında biraz boy gösterdi. Liverpool’daki hayranlarının plağı ‘çılgın gibi’ satın almaları bile pek yeterli olmadı.
İkinci kayıt Kasım 1962’de yapıldı: ‘Pleade Please Me’. Ocak 1963’te yayımlanacaktı bu şarkı. 1962 sonunda popüler müzik dergisi New Musical Express (NME), klasik en sevilen gruplar anketini yayımladığında birinci sırada 21 bin 843 oy toplayan The Springfields vardı. The Beatles ise 3 bin 906 oyla listenin sonlarındaydı.

KIKIRTILI TELEFONLARIN BAŞLAMASI

İşlerin değişeceğine dair ilk işaret fişeği 12 Ocak’ta satışa çıkan ‘Please Please Me’nin 16 Şubat’ta 1 numaraya yükselmesiyle belirdi Britanya semalarında.
Şubat ayında bir parça saç isteyen veya gecenin bir vakti John, Paul, George ve Ringo’nun evine gelen ‘kıkırtılı’ telefonlar da ilk kez ortaya çıkar. Ok yaydan çıkmıştır.1963’ün Şubat ayında ilk İngiltere turnesine çıkarlar; Helen Shapiro’nun alt grubu olarak.

Yazının Devamını Oku