Futbolun rakamsal veya mantıksal ibresinin Madrid ekibine yakın durduğu maçta Avrupa Fatihi’nin tek silahının “korkusuzluk” olacağı iddiasında da haklıydı.
Bu iddiayı Galatasaray’ın sahaya yansıtamadığını söylemek büyük bir haksızlık olur.
Sarı kırmızılılıların 3-0 geride olduğu 81’inci dakikada topla oynama oranında Madrid deplasmanında önde olması, gol girişiminde rakibinden geride kalmaması ve mesela daha fazla korner kullanmış olması bile bu cesur iddianın ardında kapı gibi durduğunun kanıtıdır.
Galatasaray bakımından “iyi oyun, kötü senaryo” ile biten bir maç oldu netice itibariyle.
Olağan favori Real
Madrid’in alamet-i farikası olan kontratak ile bulduğu “çok erken gol”, ilk yarım saat içinde 2-0’ı bulması bile ekibimizin başını öne eğmesini sağlamadı.
Higuain’in tartışmalı bir faul kararının ardından gelen üçüncü golüne kadar Bernabeu’da koltuğunu rahat bulan bir Real Madrid taraftarı bile olmamıştır tahminimce.
Müzik dünyası semalarında büyük bir yıldız kaydığında genellikle haberimiz oluyor. “Ölüm haberini aldığımda markette domates alıyordum” şeklinde net olarak hatırlayabildiklerimiz malum: Kurt Cobain, Michael Jackson, Amy Winehouse… Hatta John Lennon ve Elvis Presley’in ölümlerini de o sıralar ergen miniği bile olmasam da çok net şekilde hatırlıyorum.
Bir de sessizce kayıp giden yıldızlar var. Ölümlerini müzik medyasını yakından takip edenler dışında kimselerin pek duymadığı, ilgilenmediği, gözden ırak kalmış, devrini tamamlamış, popülerliğini kaybetmiş isimler. Oysa müzik tarihine ve hafızalarımıza şahane kayıtlar düşmüş müzik insanları bunlar.
Mojo’nun son sayısını okurken (No: 233, Nisan 2013), ölüm haberlerinin verildiği sayfada Reg Presley’nin fotoğrafını gördüm. Reg Presley dediğimde hatırlayanların sayısı az olacaktır.
The Troggs dersem “Aaa, biliyorum” diyenlerin sayısı biraz daha artacaktır. “The Wild Thing’i dinleyenler el kaldırsın” dersem, hatta şarkıyı dinlemenizi sağlarsam bu sayıyı defalarca katlayabiliriz.
Çoğu sanatçıya göre punk müziğin atasıydı The Wild Thing. Ve o şarkıyı bize sunan adam Reg Presley de, efsanevi müzik eleştirmeni Lesetr Bangs’e göre müziğin Marcel Proust’uydu. 1966’da hem ABY’yi hem Britanya’yı sallayan bu şarkıdan sonra da müzik yaptı elbette Reg Presley. Wet Wet Wet’in 1994’te İngiltere’de 15 hafta 1 numarada kalan şarkısı ‘Love Is All Around’u bilirsiniz; Reg Presley parçasıydı o aslında...
THE BEATLES’IN RAKİBİ
Aynı sayfada, daha küçük bir şekilde Nic Potter’ın ölüm haberi vardı. Progressive rock âleminin namlı ve şanlı topluluğu Van Der Graaf Generator’un basgitaristi olarak tanıyanlar çıkacaktır aranızdan.
Dün, İnsan Hakları Derneği’nin 2012 yılına ait “hak ihlalleri raporu”nu okurken “İnsan Hakkı diye bir şey yoktur, Hakkı bu ülkenin vatandaşıdır ama insan kabul edilmemektedir” diye söylendim kendi kendime. Adı Hakkı olanlar kızmasın...
*
Mesela Hakkı demeyelim Sevag Şahin Balıkçı diyelim. Batman’da, Gümüşgörü Jandarma Karakolu’nda askerlik yaparken 24 Nisan 2011’de öldürüldü Sevag.
Önceki gün askeri mahkeme kararı açıkladı. Cezalar alt limitten çıktı. Sevag’ı öldüren sanık askere “taksirle adam öldürme” suçundan 4.5 yıl hapis cezası verildi, cinayet sırasında görevli astsubaya da ihmalinden dolayı 5 ay hapis cezası verildi. Cezası da ertelendi.
Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a göre 2002-2012 arasında kışlalarda 1470 asker öldü. Büyük bölümü kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanamayan bu ölümlerin 934’ünün intihar vakası olduğu söylendi.
Sevag’ın davasında da gölgeler aydınlıktan fazlaydı. Annesi Ani Balıkçı perişan. Şöyle seslendi mahkemeye:
“Neticede anladığım asıl suçlu benim oğlummuş. 5 gün sonra doğum günü olan oğluma hediyesini götürürken, sizin hediyenizden de bahsetmekten çekinmeyeceğim. Bu karardan sonra sizinle ilgili tek dileğim, çocuklarınıza sarılırken Sevag’ın, annenize sarılırken benim gözlerim aklınızdan çıkmasın”.
*
Tamam; zemin kötü, Pireneler’den bir deli rüzgar vuruyor, zayıf rakip “Vatan, millet, Gran Valira (nehirdir kendileri)” taktiğiyle oynuyor, saha ölçüleri bile bir tuhaf ama sen grupta 1 gol bile atamamış takıma dahi gol pozisyonu verebiliyorsun işte.
BU OYUN HAK EDER Mİ?
Tamam; aklın Macaristan maçında ve 2 gollü galibiyet işini görür, 3 puanı da alırsın ama hem averajın kötü hem de gruptaki rakiplerin Andorra’yı 4 golle, 5 golle geçiyor.
Tamam; Andorra’yı yendik, “Önümüzdeki maçlara bakacağız” ama bu takımın nefesi play-offa yeter mi?
Tamam; atalarımız “Çıkmadık candan umut kesilmez” demiş, Macaristan maçının havası da farklı olur elbette ama üzülerek söylüyorum “Yok, o kadar da değil be atam!”
Tamam; belki karamsarım, umarım haksız çıkarım ama siz söyleyin ey erenler, haksız mıyım? Son sözüm de bizim Spor Servisi’ne! Tamam, verilen görevden kaçmayı kendime yediremeyen bir gazeteciyim, futbol güzel oyun, Milli Takım canımız/ciğerimiz, siz istediniz ben de bu maçı seyredip yazdım ama benim de canım var ben de insanım; sıkıntıdan pat-la-dım!
1962’nin sonbaharında stüdyoya girdiler. Kaydettikleri ilk şarkı ‘Love Me Do’ ve bu 45’liğin B yüzünde yer alacak ‘PS I Love You’ oldu.
İlk kez stüdyoya girmişlerdi. Biraz savruktular açıkçası. Mesela davulcu Ringo yetersiz bulunmuş, yerine yeni davulcu bulunup “bir de onunla denenmişti.”
Plak çıktığında listelerin alt sıralarında biraz boy gösterdi. Liverpool’daki hayranlarının plağı ‘çılgın gibi’ satın almaları bile pek yeterli olmadı.
İkinci kayıt Kasım 1962’de yapıldı: ‘Pleade Please Me’. Ocak 1963’te yayımlanacaktı bu şarkı. 1962 sonunda popüler müzik dergisi New Musical Express (NME), klasik en sevilen gruplar anketini yayımladığında birinci sırada 21 bin 843 oy toplayan The Springfields vardı. The Beatles ise 3 bin 906 oyla listenin sonlarındaydı.
KIKIRTILI TELEFONLARIN BAŞLAMASI
İşlerin değişeceğine dair ilk işaret fişeği 12 Ocak’ta satışa çıkan ‘Please Please Me’nin 16 Şubat’ta 1 numaraya yükselmesiyle belirdi Britanya semalarında.
Şubat ayında bir parça saç isteyen veya gecenin bir vakti John, Paul, George ve Ringo’nun evine gelen ‘kıkırtılı’ telefonlar da ilk kez ortaya çıkar. Ok yaydan çıkmıştır.1963’ün Şubat ayında ilk İngiltere turnesine çıkarlar; Helen Shapiro’nun alt grubu olarak.