2 Mayıs 2013
SAAT 07.30. Haber kanalları polisin Beşiktaş’taki ilk gazlı müdahalesini canlı yayında aktarıyor. Valideçeşme’de evde oturan adama ve kedisine (bakınız ben ve kedim Gri) “İstanbul’u izliyorum, gözlerim yaşlı” dedirtiyor şehre çöken biber gazı.
Kapalı Şehir İstanbul’da 1 Mayıs tartışılıyor. Ulaşılamayan meydan, barikat çekilmiş yollar arasında “İzin vermeyeceğiz... Gideceğiz...” demeçleri uğulduyor.
Taksim Meydanı ve 1 Mayıs bağlantısının önemini gayet iyi bilenlerdenim. Çoğunlukla görevli gazeteci olarak, bazen de “fikir işçisi” kontenjanından kesintisiz olarak 20 yıldır filan Taksim’de oldum. 1989’da Mehmet Akif Dalcı polis kurşunuyla öldürüldüğünde de oradaydım, geçen sene Gezi Parkı’na oturup gelip geçeni seyredip “Ne güzel” diyen güzel insanın sigarasını yakarken de.
Tarafım belli. “1 Mayıs, hallaç pamuğu gibi atılmış Taksim’de yapılır mı?” sorusuna “Evet yapılabilirdi istenseydi” diyenler tarafındayım.
Kazlıçeşme’yi işaret etmenin, “Her büyük şehre bir miting alanı yapacağız, isteyen gidip orada yapacak. Kafasına göre her yerde miting olmaz” zihniyetinin kazdığı bir çukur olduğuna inananlardanım.
“Ben izin verdim kutladınız/Ben izin vermiyorum kutlayamazsınız” mantığıyla bu kadar oluyor işte “Özgür 1 Mayıs”.
Ve bizler, kitleler, yığınlar, 1 Mayıs’ı televizyon ekranı karşısında dayatılan/sıkıştırılan suni çerçeveden izliyoruz.
1 Mayıs’ı “kutlanabilen/kutlanamayan” bir bayram olarak algılıyor ve tartışıyoruz.
Engellenmeseydi “En renkli kortej kimindi?”, “Hangi kortejde göbeği açık kızla başörtülü kız birlikte yürüdü?”, “Hangi takımın taraftarı daha kalabalıktı, daha espriliydi?” hattında okuyacak/seyredecektik.
Engellenince “barikat/biber gazı/seyahat özgürlüğünün engellenmesi/coplama/‘TOMA’lama vb” üstünden okuyor/seyrediyoruz.
Oysa biliyor musunuz; daha geçen hafta sendikalar “Yuharillo artık!” diye isyan etmeseydi Çalışma Bakanlığı’nın kıymetli katkılarıyla Maslak Sheraton’da “İşten Çıkarma Stratejileri” başlıklı bir panel düzenlenecekti.
Tepkiler artınca önce adını “İş İlişkilerinin Sonlanması-Fesih” diye değiştirerek kıvırmaya çalıştılar, sonra iptal ettiler.
Oysa biliyor musunuz; 2013 model Türkiye’de grev bir hak değil “azmışlık” olarak algılanıyor, taşeronluk sistemi gazlanıyor, sendikalar ve sendikacılık toptan potansiyel terörist muamelesi görüyor, işkollarına getirilen baraj sistemiyle altta kalanlara örgütlenme hakkı tanınmıyor.
Oysa biliyor musunuz; çılgın gündemimizin içinden “Bangladeş’te bina çöktü, 386 ölü” şeklinde uzak bir memleketten uzak bir haber olarak geçen faciayı üstümüzde başımızda taşıyoruz. Tüm dünyada ve haliyle Türkiye’de de satılan, “hanımların indirimini dört gözle beklediği” markaların üretiminin yapıldığı bir binaydı çöken. Bangladeş’te çöken bina, duvarlarındaki çatlaklar nedeniyle “potansiyel tabut” olarak görülen, ucuz işgücü sömürüsüyle moda üretilen yüzlerce/binlerce merkezden biriydi.
Oysa biliyor musunuz; ucuz istihdam taktiklerinin en alçakça olanı, yani çocuk işçiliği 2013’te Türkiye’de de can aldı. Adana’da haftalık 100 liraya çalıştırılan Ahmet Yıldız kafasının prese sıkışması sonucu öldüğünde, cansız bedeni patronu tarafından “Araba çarptı, plakasını alamadık” diye hastaneye bırakıldığında 13 yaşındaydı ve okul harçlığı peşindeydi.
1 Mayıs’ı nasıl kutlayıp, nasıl kutlayamadığımızı konuşalım elbette. Şiddeti, gerginliği, barikatları konuşalım, eleştirelim elbette. Demokrasinin ilerisini, gerisini her tarafını utandıran, hastane bile tanımayan polis şiddetini hiç unutmayalım, vicdan ve hafızalarımıza emanet edelim...
Peki ama Ahmet Yıldız’ı ne yapacağız mesela?
Yazının Devamını Oku 
30 Nisan 2013
TARAF gazetesinde Ahmet Altan’dan sonra göreve kim gelirse gelsin “Bi Alex değil” tavrıyla karşılanacaktı; işin bu kısmında sürpriz yok.
Altan’ın halefi Oral Çalışlar Taraf’a “bir abi olarak” geldiğini söylemişti Zaman’dan Nuriye Akman’a verdiği röportajda.
Aynı röportajda niyetinin uzun süreli bir yayın yönetmenliği olmadığını net bir şekilde ifade ediyordu zaten Çalışlar: “Başar’a (Taraf’ın patronu Başar Aslan) dedim ki maaşları ödenemeyen, sürekli mali kriz yaşayan bir gazeteye bu saatten sonra çok da fazla aman aman gibi bir sarılma niyetim yok. Kendime bir yıllık süre tanıdım. Bu sürenin sonunda bakarım duruma. Zaten yaşım da kemale eriyor artık. Belli bir yaştan sonra sürekli gazete yöneticiliği yapmayı da doğru görmüyorum”.Bir yıl dolmadan arkasında kalanları da töhmet altında bırakabilecek bir istifa mektubuyla ayrıldı Oral Çalışlar.Peki ne oluyor Taraf’ta?
Bildiğim, öğrendiğim, anladığım kadarıyla anlatmaya kalkışıp kafa karıştıracak halde değilim; üstüme vazife de sayılmaz.
Ancak daha önce de çeşitli bölünmeler, ayrılıklar, geri dönüşler yaşayan Taraf’ın bu son sarsıntıda epeyce zarar göreceği aşikâr.
Daha önceki bölünmelere, ayrılıklara hafiften ironik yaklaşıp “Hayırlı da oldu bazı bakımlardan” demek mümkün. Mesela iktidara yakın gazeteler Taraf’tan kopup gelen yazarlar sayesinde kadrolarını güçlendirme imkânı da yakalamıştı.
Bu kez sadece yazarlarda değil, kuruluşundan itibaren mutfakta yer almış, Taraf’ın çizgisinin oluşumuna şahitlik etmiş, haydi kestirmeden söyleyelim Ahmet Altan’ın Taraf’ının kıvamını bilenlerde de çözülme var.
Taraf’tan ayrılan hemen herkesin “Eskiden böyle değildi bu gazete” yazısı yazmalarına alışkınız. Ancak bu kez o “Küstüm” yazılarına “Küsersen küs” cevabı yazmış olanlar da bavul topluyor.
Yazının Devamını Oku 
29 Nisan 2013
GALATASARAY için önemli olan kendi maçını kazanmaktı.
Son kez İstanbul’dan ayrılan lider, evine sürpriz yaşamadan, gereksiz strese yol açabilecek bir beraberlik ve mağlubiyetten kaçınarak dönmek azmindeydi.
Ancak serinkanlı ve tedbirli olmakla vasatın altına düşmek arasında ince bir çizgi var. Galatasaray özellikle ilk yarıda vasatın altında kaldı.
Ataklarını tehdide dönüştürebilecek, gol vuruşu üretebileceği pozisyonlar geliştiremedi. Savunurken çoğunlukla tedbirli ve biraz da şanslıydı; hücumda ise o “hışımlı halinden pek eser yok bu akşam” dedirtecek haldeydi.
Geçen haftanın parlayan isimleri bu kez hem defans hattıyla, hem hücum hattıyla hem de kendi aralarında başarılı bir iletişim kuran orta saha oyuncularıydı.
Bu kez en azından ilk 45 dakikada geçen haftanın tam tersini yaptıklarını söylemek pek abartılı kaçmaz. İkinci yarı biraz kımıldanmasının ardında sadece Yekta-Emre değişikliği yoktu. Selçuk’un ve Melo’nun biraz inisiyatif kullanmaları bile yeterli olabiliyor.
Gol vuruşuna kadar pek varlık gösteremeyen Burak, attığı ve galibiyeti getiren (20’nci golünü attı ligde bu arada, tebrik etmek lazım) golden sonra sıkıntısını attı, daha faydalı oldu.
Asist Drogba’nın
Bu arada gol pasını kimin verdiği sorulsa,
Yazının Devamını Oku 
27 Nisan 2013
Hafta içinde bir zarftan Müslüm Gürses’in ölmeden önce kaydını tamamladığı Veda/ Ervah-ı Ezelde çıktı. Müslüm Baba, albüm kapağındaki nota “Hayat bana zordu ama güzeldi… Elveda dostlarım” yazmış
Birinci fotoğraf: Muhabirliğimin ilk günleri. Şefimiz Bülent Denli biz çayları etrafına toplamış taktik veriyor. İçimden “Gülhane Parkı’nda konser takip edeceğiz, sanırsın 1 Mayıs’ta Taksim’e yolluyor” diye söyleniyorum.
Bülent Abi damarlarında matbaa mürekkebi akan şeflerden, muhabirliği de muhabirin kafasının nasıl çalışacağını da çok iyi biliyor.
Bana dönüp “Gerekirse sahneye çıkıp vokalisti gibi yapışacaksın, gerekirse Nâzım’ın şiir yazdığı çınarı bulup tırmanacaksın. Bana büyütecek fotoğraf getireceksiniz!” diyor.
İstikamet Müslüm Gürses konseri. Müslüm Baba’nın henüz popüler şarkılar diyarına giriş yapıp elit müzikseverlerin radarına yakalanmadığı, damardan söylediği, kitlenin durdurulamadığı, jiletlerin, kırık şişelerin, cam parçalarının havada uçuştuğu günler. Her konseri kan, ter ve göz yaşını garantiliyor.
Yazının Devamını Oku 
25 Nisan 2013
GAZETECİ dostum Ruşen Çakır, Duhok’taki PKK üssünde KCK Yürütme Konseyi üyesi Duran Kalkan ile süreçle ilgili mühim detaylar içeren bir mülakat yaptı. Çakır, Vatan’da yayınlanan röportajında Kalkan’a yönelttiği “Çözüm olursa siz ne yapmayı düşünüyorsunuz? Siyaset mi?” şeklindeki sorusuna karşılık olarak şu cevabı almış: “Siyaset yapıyorum zaten. Hele bir çözüm olsun ben yapacak iş bulurum. Mesela yazarlık yapmak beni daha çok heyecanlandırıyor.”
Kalkan’ın “yazarlık”tan kastı neydi, roman yazarlığı mı düşünüyordu bilemem. Ancak, mesela medya siteleri “Köşe yazarlığı yapmak istiyor” şeklinde yorumlamayı tercih etti bu cevabı.
Köşe yazarlığı yapacaksa, nasıl yapacağına, neler yazacağına, tavrına, edasına, tonuna, çizgisine elbette kendisi karar verecektir.
Fakat günümüz şartlarında rahat etmek isterse şu diyeceklerime kulak versin.
“Kraldan çok kralcı olmak” eskiden eleştirmek için kullanılırdı, artık ikbal yollarına açılan kapıda duran bekçiye fısıldanacak paroladır.
Başbakan bir verip veriştiriyorsa, sen bin verip veriştireceksin. Referandum sürecini iyi değerlendirip vekillik kapanlar bile oldu, o derece. Önümüzdeki genel seçimde iktidar partisiyle Meclis’e yürüyecek adaylar da şimdiden üç aşağı beş yukarı belli.
Yalnız küçük bir uyarı. Başbakan amigolarını da ters köşeye yatırmayı seviyor. Bu sebepten top ayağından çıkmadan, yani fikrini söylemeden “Nasıl olsa böyle der” diyerek atlama, fena düşebilirsin. Köşe yazarları bir kenara, dangadanak düşen bakanlar bile gördük.
Konu sıkıntısı çekeceğini hiç sanmıyorum, senin adına düşünen bir lider ve parti var. En darlandığın günde muhalefete muhalefet ederek maaşını hak edebilirsin.
Ahı gitmiş vahı kalmış, kendi içindeki muhalefet maceraları daha renkli olan CHP’ye muhalefet etmek bir süre sonra sıkıcı hale geliyor elbette ama okunmasan bile alkışın garanti, riski yok filan falan; öyle bak.
Farklı siyasi görüşlerle “kesişen küme” sınırları içinde kalmak kaydıyla flört edebilirsin. Kesişmen gereken ana küme elbette iktidar.
İster liberal, ister sosyalist, ister milliyetçi ve muhafazakâr dalgaları yakalayıp sörf yap; ama iktidar kadar sosyalist, iktidar kadar liberal, iktidar kadar milliyetçi ve muhafazakâr ol. Yani koro şefine dikkat et, şarkını sivrilmeden okuyarak idare et.
Bazen “Tabii şehirler hızla dönüşecek. Şehir koruma adı altında geri kafalılık yapanlar vesayet artıklarıdır” yazacaksın, bazen “Kırdınız liderimi, tıraşlamadınız gökdeleni, koruyamadınız siluetimizi” diye çemkireceksin. Tutarsızlık diye bakma, unutma, tutarlı olman gereken tek ses liderinin sesidir.
Hem tutarlılık dediğin de ne ki? Sana ve liderine bir şey olmasın di mi ama?
Düşmanını tanı, iyi takip et. Düşmanın belirsiz bir kitle değil, senin gibi –sen derken tabii liderinden bahsediyorum şaşkınlaşma!- düşünmeyen herkes düşmanındır.
İyi takip edersen çok yazı çıkarırsın. Bir gün Emek Sineması için mücadele edenlere sallarsın, bir gün tiyatroculara, bir gün çevrecilere, bir gün öğrencilere, bir gün 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendikalara.
Geçen sene “Yaşasın 1 Mayıs, bak sembol alan Taksim’de kutlanıyor” yazısı yazman başını ağrıtmaz merak etme; bu sene de “Ha Taksim, ha Maksim; maksatları huzursuzluk çıkarmak” yazıverirsin olur biter.
Bir sene “Kandil muhibbi bunlar” diye yıllarca Kürt sorunuyla uğraşmış olanları pislersin, ertesi yıl çözüme açılan kapının üstündeki asma kilidin anahtarını senin boynuna takmışlar gibi afra tafra yaparsın.
Çelişkilerin keskinleşirse her zaman elinin altında bir İsmet İnönü yazısı bulundurmanı tavsiye ederim, her zaman iş yapar.
Zor bir iş değil yani gördüğün gibi. Lideri izle, sesini yükselt, alkışı topla, ikbal yollarında, gazete sütunlarında, ekranlarda, kurullarda ilerle.
Başın ağrımaz; kalemine kuvvet...
Yazının Devamını Oku 
21 Nisan 2013
BU gündemin hır ve de gürü içinde, “akıllı insanlar” temalı bir yazı için kaleme dokunmak cesaret gerektiriyor.
Baştan belirteyim, bu yazı söz konusu akıllı insanlarla ilgili değildir. Daha doğrusu kendisini akıllı gören herkesi ne kadar ilgilendiriyorsa onları da o kadar ilgilendirir, ötesi yoktur.
Barışa katkı sunanın da ellerine sağlık, dertlerine kolaylık dilerim.
Kaldı ki can yakıcı soruyu, “Akıllı insanlar niçin aptalca şeyler yapar?” sorusunun peşine yıllardır ilgiyle okuduğum Cumhuriyet Bilim Teknoloji (CBT) ilavesinin ardından düştüm.
CBT, geçen cuma günü gazeteyle beraber dağıtılan sayısında kapak konusu yapmıştı bu soruyu.
Başta New Scientist dergisi olmak üzere çeşitli platformlarda bu soruya cevap arayan makalelerden derlenmiş (Reyhan Oksay derlemiş) yazıda “akıllı insanların aptallıklarına” cevap aranıyor.
Einstein “Yalnızca iki şey sonsuzdur; evren ve insanların aptallığı. Ancak ilki hakkında kuşkum var” derken kendisi de dahil olmak üzere akıllıları bir kenara ayırmamış.
Küresel/kitlesel manada en büyük zararlara sebep olanlar genellikle insanların en akıllıları arasından çıkıyor. Bakınız küresel mali krizlerin, bakınız savaşların karar vericilerine.
Yazının Devamını Oku 
20 Nisan 2013
BAŞ döndürücü hızda gelişti hadiseler... Bitiş çizgisinin netleştiği haftalarda hesabı büyük olan iki takım vardı sahada... Galatasaray şampiyonluk koşusunda, Elazığ temsilcisi ise Yılmaz Vural sonrasında yazdığı diriliş efsanesini mutlu sona, yani ligde kalmaya bağlamak azminde...
Müthiş bir maç, özellikle de müthiş bir ilk yarı seyrettik. Tribündekiler bir tenis maçına gitmeyi tercih etseydi kafalarını ancak bu kadar çevirirdi. İkinci dakika dolmadan golü bulan, çok geçmeden daha sonra ayrıca bahsedeceğim Drogba ile farkı ikiye çıkartan Galatasaray, rahat bir galibiyet alacak diye düşünmemek için bir neden yoktu.
DİYECEK SÖZ YOK...
ANCAK maçın süratinden başı dönenler arasında iki takımın stoperleri de vardı: Dany ve Bilica... Elazığspor, neredeyse tamamını iki gol geriden takip ettiği maçta Galatasaray’ı bir şekilde diken üstünde tutmayı başarırken, lider de sezonun gol rekorunu kırabilecek kadar fırsat tepti.
Geçen sezonu hatırlatan muhteşem bir Melo, formasını hiç yadırgamayan Yekta, her zamanki güzelliğiyle Selçuk ve onlara ayak uyduran ve iyi maçlarından birini çıkartan Hamit’e diyecek söz yoktu açıkçası...
CİDDİYETİ BOZMADILAR
FAKAT G.Saray’ın kazanma azmini, oyun zekasını, mantığını, karakterini, hırsını ve inancını zemine bir heykel şeklinde diken kişi hiç kuşkusuz ‘Tek ve biricik’ Drogba’ydı. Attığı goller tabii ki çok önemli, yeri geldiğinde defansa, yeri geldiğinde orta sahaya yardıma gelmesi elbette her türlü takdiri fazlasıyla hak ediyor. Ancak en az bunlar kadar, hatta belki bu saydıklarımdan da önemli olan, sahadaki duruşu ve verdiği güven duygusuydu. Hani ‘Endamı yeter’ derler ya, işte tam öyle!
Bu sezon cuma maçlarında ağzı çok yanan Galatasaray bu kez ciddiyetini bozmadan görkemli bir giriş yaptı haftaya... Kendi hesabını kârda kapattı, kalan dört maç için odaklanmaya başladı. Daha ne olsun, değil mi?
Yazının Devamını Oku 
20 Nisan 2013
Sağcı aileden, folklor kursundan, Hamburg’daki sokak çetelerinin kucağından nasıl böyle karizmatik bir yönetmene dönüştü Fatih Akın? Tüm hikâyesi bu kitapta...
Fatih Akın filmlerini sever misiniz? Ben bu soruya “Bayılırım” cevabını verenlerdenim. ‘Kısa ve Acısız’dan ‘Soul Kitchen’a, ‘Duvara Karşı’dan ‘Crossing The Bridge’e kadar her filmini birkaç kez aşkla, heyecanla ve de yaşayan ve yaşatan bir sinema diline şükran hissiyle seyrettim.
Yıllar önce Can Kozanoğlu’yla NTV’ye Arka Sayfa programını hazırlarken Fatih Akın’ı da ağırlama şansını yakalamıştık. Şöhretinin, o ana kadarki, zirve noktasında, bol ödüllü, dünya sinema çevrelerinde saygı beslenen, parlak ve karizmatik bir yönetmen bekliyordum stüdyoda.Öyle olduğu zaten su götürmez bir gerçek; bunda tartışılacak bir nokta yok. O şöhrete ve karizma yüküne rağmen son derece tatlı, alçakgönüllü, pırıl pırıl bir genç adam çıktı geldi. Tanıştığımıza hepimiz çok memnun olmuştuk; set ekibi, kanalın diğer görevlileri herkes… Fatih Akın’a sevgim katlanarak büyümüştü.
Sonra bir kez de ‘Soul Kitchen’ın gösteriminden sonra Hayal Bistro’da, filmde kullandığı müziklerden yola çıkarak genel olarak müzik ve plak koleksiyonlarımız üzerine laflamıştık.
BİR NEFESTE OKUDUM
Geçen hafta ‘Fatih Akın: Sinema, Benim Memleketim’ adlı kitabı okudum bir nefeste.
Laf olsun diye “bir nefeste” demiyorum; başlamamla bitirmem bir oldu neredeyse.
Volker Behrens ve Michael Töteberg’in, Fatih Akın’ın ‘filmlerinin öyküsü’ peşinde yaptığı bir tür nehir söyleşi kitabı bu.Ailesi, Almanya’daki çocukluk yılları, yetiştiği çevre gibi ‘klasik’ kalıpları bile son derece akıcı bir şekilde aktarıyor kitap.
Yazının Devamını Oku 