Bundan 13 sene önce Kopenhag’da Galatasaray’ın kupayı Türkiye’ye getirdiğinin benzeri bir ortam... Ajax’ın maçlarından tanıdığımız Amsterdan Arena büyük ihtimalle yarı yarıya dolmuştu.
Karışık oturulan bölgelerden dolayı çoğunluk hangi taraftaydı hesabı yapamayacağım. Fakat maç genelinde daha iyi oynayan takım olmanın da etkisiyle sesi daha fazla çıkan takımını daha coşkulu destekleyen taraf Benfica’ydı.
Özellikle ilk yarı boyunca Chelsea’yi epeyce ürküttülerse de netice elde edemediler. Sadece Lampard’ın müthiş şutu “Neticede karşındaki takım Chelsea. Yakalarlarsa affetmezler” hissini yarattı. İkinci yarıya biraz daha toparlamış vaziyette başlayan Chelsea, Benfica’nın ataklarını yoğunlaştırdığı bir sırada öne geçti. Bu sezon Avrupa Ligi’nde 6. golünü bulan Torres’e Benfica’da çok geçmeden kendi golcüsüyle karşılık verdi. Maç böyle uzatmalara gider denildiği anda tribünde etrafımdaki Benfica taraftarını gözyaşlarına boğan son dakika golü geldi.
Avrupa kupalarında gol atmayı seven defans oyuncusu Ivanovic, Chelsea’ye üst üste iki yıl iki farklı büyük kupa kazandıran golü buldu. Benfica’ya yazık oldu demek isterim. çünkü daha iyi oynayan taraf onlardı.
Galatasaray Meydanı’nda takip ettiğimiz bir basın açıklamasında ortalık karışmış, polis de biber gazını devreye sokmuştu.
Öğrencilik ve gazetecilik yılarında polis müdahalesinin katı (cop) ve sıvı (tazyikli su) haline idmanlı hale gelmiş bünye, gaz haline de böylece “Merhaba, çok pismişsiniz hakikaten” deme şansını elde etmişti.
İlkyardım amacıyla sığınılan tanıdık bir meyhanede limondu, sirkeydi derken kendi içinde bir salata kıvamına ulaştıktan sonra biber gazının verdiği eşsiz sersemlik halini gün boyunca korumuştuk.
Zaman içinde meydanlardaki karşılaşmaların ötesine geçti tanışıklığımız, evde de misafir ettim. Gümüşsuyu’nda otururken Taksim’de sıkıldığında rüzgârla birlikte eve ulaşırdı; şimdi de Beşiktaş civarında kullanıldığında “faydalanabileceğim” bir konumdayım.
Son olarak kayıtlara Beşiktaş Çarşı Muharebesi olarak geçen olaylarda semt olarak “faydalandık” muhteremden. Dikilitaş’tan Valideçeşme’ye, Vişnezade’den Şairler Parkı civarına, semt genelinde hanelerimize gaz doldu. Cumartesi günü Beşiktaş Çarşısı’na çıkanların çoluk çocuk düştükleri hal ise büyük bir rezaletin, büyük bir ayıbın yansımasıydı.
İşin “gazının çıkarıldığı” kesin fakat yetkililer aynı düşüncede değil. “Her canlı bir gün biber gazını tadacaktır” şeklindeki bayatlamaya yüz tutmuş espriyi hayatın gerçeği haline getirmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.
Biber gazıyla ilgili “Yok artık hecin devesi” dedirtecek görüntülerin her seferinde kendisini aşmak gibi bir özelliği var.
Şampiyonun belli olması iki ezeli rakibin maçını ‘normalleştirmek’ için yeterli değildi elbette. Yine demeçler, laf değdirmeler, tahrik gücü yüksek konuşmalar eşliğinde hazırlanıldı derbiye.
Zaten iki tarafın da maçı kendisi açısından önemli kılan tarafları vardı. Galatasaray’ın Kadıköy’de galibiyet hasretine karşılık Fenerbahçe’nin de hâkimiyetine halel getirmemek isteği vardı. Şampiyonlar Ligi umudunu kazaya kurban etmemek için de kazanması gerekiyordu Fenerbahçe’nin. Yani, özetle motivasyon için bolca kaynak vardı.
Maça gelirsek... Galatasaray da Fenerbahçe de hücum silahlarını ellerini korkak alıştırmadan sürdü sahaya. 3 aydır oynamayan geçen sezonun kahramanı Elmander akşamın sürpriziydi. Ancak bu sürpriz Galatasaray’dan çok Fenerbahçe’nin işine yaradı. Orta sahada egemenliğini ilan eden Kadıköy ekibi maçın özellikle ilk yarısında oyunu rakip sahaya yıktı. Penaltıdan öne geçen Galatasaray, üstünlüğünü korumayı başaramadı. Webo’nun kısa arayla gelen iki golü (ikinci golde Eboue’ye faul yapıldığını düşünenlerdenim bu arada soran olursa) Fenerbahçe’yi öne taşıdı. Futbol kalitesi olarak vasatı aşamayan maçta 3 gol görmeyi şans kabul etmek de mümkün tabii.
İlk yarıdaki lâkayt denebilecek bir oyun sergileyen had safhada top kaybeden ve genel oyun karakterini sahaya yansıtamayan Galatasaray, ikinci yarıda oyuna ortak olduysa da skor üretemedi. Maçın sonuna gelirsek... Derbilerde ne yazık ki ‘alışık olmadığımız türden’ görüntüler değildi. Profesyonel olarak futbol oynayan, milli takımda beraber görev yapan oyuncuların düştükleri haller hazindi açıkçası. Bu gerilime enerji üreten değirmene su taşıyanlar ne kadar övünse azdır...
Aradan yıllar geçti; bir banka reklamında ıssız adada Beyazıt Öztürk’ün yüksek finans bilincine sahip çocuğu olarak beliren ufaklık söylüyor şimdilerde: “Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime; titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime, baba!”
Peki... Karamsar, kırık, mutluluğu ve hayatı ıskalamanın pişmanlığını yansıtan bu şarkının, daha doğrusu bu sözlerin sahibinin gerçek hikâyesini bilir misiniz? Ben de bir kitap sayesinde yeni öğrendim.
Şişli Kaymakamı Mehmet Öklü, şarkının sözlerinin sahibi İhsan Raif Hanım’ın hayat hikâyesini araştırıp kitaplaştırmış.
İhsan Raif Hanım, 1877’de “Osmanlı eliti” bir ailenin çocuğu olarak doğuyor. Babası Köse Mehmed Raif Paşa, İkinci Abdülhamid döneminde valilik ve bakanlık yapmış, “Saray”ın gözde isimlerinden.
Nişantaşı’nda, Rumeli Caddesi’nde hâlâ duran Taş Konak’ta yaşayan İhsan Raif’in edebiyata, öğrenmeye yeteneği ve geleceğe yönelik heyecanı ve umutları vardır.
Aralarında Rıza Tevfik’in de bulunduğu hocalarından iyi bir eğitim almıştır. Babası, İhsan Raif ve diğer çocuklarının eğitimlerinin saltanat mensuplarıyla denk olmasına dikkat etmektedir.
“Kimseye Etmem Şikâyet”i yazmasına yol açacak “talihsiz hadise” İhsan Raif 13 yaşındayken Taş Konak’ta yaşanır.
Pazartesi, salı, çarşamba... Roxy Müzik Günleri’nde Performans Geceleri zamanıydı. 18’inci kez toplanılıyor çıkış yolu arayan, kendisini tartmak isteyen gruplar için rock ailesinin bazı fertleri.
Aralarında -afedersiniz!- benim de bulunduğum jüri, yıllardır sahneye çıkmak için, iki bira eşliğinde geceye yuvarlanmak için, sadece müzik dinlemek için, Kaan’a DJ kabininde bulaşmak için uğramış olduğu bu tanıdık mekânın barına serpiştirilmiş vaziyette oturuyor.
Aramızda bu yarışmayla yolculuğuna başlamış veya ivme kazandırmış, bugün ismi yıldız seviyesinde olanlar var. Kimi göbek, kimi bebek yapmış fakat ruh aynı, rock’çıyız bir yerde yani... Eski yarışmacısından jüri üyesi üreten verimli bir hadise Roxy Müzik Günleri.
Gruplar birer birer sahne alıyor. Kimi heyecanlı, kimi müthiş özgüvenli. Yüzlerce grup arasından finale kalmışlar. Uzun ve meşakkatli geçmesi neredeyse kesin bir yolun başındalar ama hepsi de tabanca gibi çalıyor işte, ne şahane... Bu yazıyı yazdığım sırada henüz dereceye girenler belirlenmemişti. Cuma gecesi (yani dün gece) açıklanmış olmalı, biz de böyle öğreniyoruz zaten.
ORİJİNAL VE DOĞAL
Fakat salı gecesi, kalabalığı içinde daha önce dereceye girmiş tanıdık bir sima belirdi, onu anlatacağım: 2009’un birincisi Softa’dan Furkan (Güleray) kardeşim.
Tesadüfe buyurup yakından bakınız ki; Softa’nın ilk albümü Hunili Ayin de bir gün önce elime geçmiş.
Böyle söyleyince havalı durabiliyor. Daha anlaşılır ve gerçekçi ifadeyle sorarsak: “Vatandaş acaba bizim terbiyesiz, uzlaşmaz, ağzı bozuk, kavgacı ve sadece maaş zammı konusunda yüzde 100 mutabık kalan tipler olduğumuzu nu düşünüyor?”
Dahası da var diyeceğim ama birbirlerine göstermedikleri saygıyı biz göstermiş olalım.
Siyaseti parti, dernek, örgüt vb şemsiyesi altında yapmak çeşitli riskler içeriyor. En azından kendi tedirginliklerimi gözden geçirdiğimde bu sonuca varıyorum.
Siyaset niye bir meslek olarak yapılmaz, yapılamaz, yapılmamalı sayıp dökmeye çalışacağım. Gümüşlük’te bir mimoza gölgesinde oturmuş, köpek arkadaşımız Punto’nun bir kırık dal parçasıyla yaptığı numaraları seyrederken, böyle huzurlu bir andayken genelleme yapacak halim de yok; tedirginliklerim sadece beni bağlar.
*
Niye siyaset yapılacak iş değildir? El öptürmekten hoşlanmam, hele yakın bir akrabam veya tatlı ihtiyar kontenjanından bir memleket bilgesiyle karşı karşıya değilsem el öpmekten de hoşlanmam. Dün A.A. muhabiri Yakup Çabuk’un çektiği fotoğrafa bakarken daraldım. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi İstanbul’da karşılayan partili kadınlar tek sıra olmuş elini öpüyor. Saygı mı? Olur tabii ama saygı gösterisi olarak el öpmek? Koşarak uzaklaşırım.
Niye yapılacak iş değil? Kötü espri, daha doğrusu mantık duvarını yıkacak soğuk espri severim fakat ancak eski ve yakın arkadaşlarım arasındayken. Doğru yerde kullanılırsa “Adam yatmış karısı kotra” seviyesinde bile gülebilirim. Zafer Çağlayan, AKP’nin Kızılcahamam kampında tenis oynayan partililerin dördünün de “doğulu” olduğunu görünce “Tenis Kürtlerin ata sporudur” diye espri yapmış. Komik mi? Hayır. Güldüm mü? Hayır. Aslında Çağlayan’a yüklenmeyeyim; sadece lider yaptı diye gülünen esprilerin yanında Woody Allen gibi kalabilir.