Kanat Atkaya

Gezicinin tatil rehberi

2 Temmuz 2013
RÜZGÂRIN saçlarımızdaki tuzlu suyu öpüp geçtiği tatlı dakikalar.

Parkını “fiziksel” olarak kaybetmiş ama pek çok güzellik kazanmış yorgunlardanız.
Üç haftanın ardından bedensel ve ruhsal açıdan hem bitap düşmüş hem de yenilenmiş çapulculardanız.
“Keşke tüm tayfa burada olsaydı” şeklinde bir vicdan azabımız yok değil elbette; ama neticede fırsat yaratarak, tatili öne çekerek, “Aç koylarını ben geldim” diyerek Ege’ye koşanlardanız.
Güç toplayıp döneceğimizi biliyoruz.
Ufuk çizgisine doğru, sadece kırılan dalgaların köpüklerine dikkat ettiğimiz sessizlik anlarında birimiz “Bu daha başlangıç...” dediğinde hemen slogana katılıveriyoruz mesela.
Önümde duran gazeteye karışık hisler beslemekteyim. Kazanamayacağım bir savaş veriyorum “Okusam mı, okumasam mı?” şeklinde.
Elbette okumaya başlıyorum. Artık “algıda seçicilik” mi dersiniz, “Ah yazık be abi!” diye içlenmeyi mi tercih edersiniz bilemem fakat ilk okuduğum spot şu oluyor:

Yazının Devamını Oku

Durmak çok ciddi iş

22 Haziran 2013
Bir gün eski bir yazımı tekrar yayımlayacağım hiç aklıma gelmezdi. Her yerde, her zaman ‘duran adamlar’ ve ‘duran kadınlar’ için gelsin 2005’teki bu yazı.

Topesto’yla ev arkadaşı olduğumuz yıllarda icat ettiğimiz bir kavramdı ‘Durmak.’ Olay şöyle gelişmişti: İkimizde öğrenciyiz. Yaz gelmiş ve işsiziz. Daha doğrusu Topesto zaten çalışmıyor, ben de çalıştığım dergiden istifa etmişim.
Klasik olarak parasızız. Aç değiliz ama harcayacak para da yok. Böyle yanaklarından yaşlar süzülen acıların çocuğu imajı yaratmaya çalıştığımı düşünmeyin.
Bir yerde şahane bir yaz yaşamaktayız. O sıralarda bir pizzacıda garsonluk yapan arkadaşımız pizza getiriyor; arkadaşlarımız akşamları dışarıda buluşacaklarına bize geliyor ve gelirken içeceklerini (Haliyle bizimkileri de) getiriyor.
Biz de Topesto’yla karşılıklı koltuklarımıza kuruluyor, kitap okuyor ve ‘sıralı’ bir hayat sürdürüyoruz. Sıralı hayat, adı üstünde her şeyin sırayla yapıldığı bir hayat. Kaseti değiştirme sırası, kahve yapma sırası, bulaşık yıkama sırası, bakkala gidip gazete alma sırası...
Hareket etmek zorunda kalmadığımız sürece yerimizden kıpırdamıyoruz. Bir koltukta Topesto biraderim, diğerinde ben, saksı gibi, buzdolabı gibi, yani bir ev eşyası gibi duruyoruz.

DURUYORUM

Arayan ve N’apıyorsun? diye soran olduğunda, “Evde takılıyoruz” diyoruz, “Hiiiiç”diyoruz.

Yazının Devamını Oku

Meşaz

20 Haziran 2013
SİSTEMİN “makul” veya makul pozisyonuna yerleştirdiği isimlerinin “itidal”, “sağduyu” çağrılarının ortak cümlesi şu: “Mesaj alınmıştır”.

Bütün şiddeti, öfkeyi, kırgınlığı, toplumsal gerginliği “Uf olmuş, öpeyim geçsin” tadındaki bu cümleyle sistemin hamuruna dahil edip eritebileceğine inananların cümlesi bu.
Burnundan kıl aldırmayı sevmeyen, hiç sevmemiş olan sistemin bugünkü kullanıcıları, nutukları, demeçleri, manşetleri ve mesela ekran ibişleri tarafından körüklendikçe büyüyen “ayrışma/çatışma” yangınını “Aaaa hadi ama bakayım” diyerek söndürme çabasının bayrak cümlesi bu.
“Mesaj alınmıştır” sihri ve kerameti kendinden menkul bir cümle oysa; aslında söyleyen de duyan da inanmıyor. Ama sistemin burnundaki kıl için verdiği mücadelede duraksadığını işaret ettiği için önemseniyor.
“Ben bu haldeyim ama sen bir de Gezi’dekilerin halini görecektin” demenin kibarcası olarak da algılamak mümkün bu cümleyi.
Başbakan Erdoğan’ın artık “illerimiz, ilçelerimiz, dost ve kardeş ülkeler, giriş, gelişme, sonuç, şarkı, şiir, kapanış” şeklinde milletçe ezberlediğimiz son dönem nutuklarında da rastlıyoruz, piyesteki “ombudsman” rolünde
silik performans sergileyenlerin açıklamalarında da.
Geçen gece seyrettiğim bir “konuşan kafalar” programında namlı üniversitenin profesörü “15 yıldır yaptırdığımız düzenli araştırmalarda, anketlerde 90’lar gençliğinin böyle bir tavır geliştirebileceğine dair en ufak bir işaret görmedik” itirafında bulunuyordu.

Yazının Devamını Oku

Ruh süpürgesi de lazım tabii

18 Haziran 2013
TAKSİM Gezi Parkı’ndan bildiriyordu muhabir arkadaşımız:

“Park, öğlen 12.30 itibariyle sarı basın kartı olan gazetecilere açıldı. Şu anda polisler, belediye görevlileri ve izin verilen gazeteciler var; henüz halkın girişine izin verilmiyor.”Meydan ve park tam her çeşit devletin, yönetim tarzının idealize ettiği türden bir nizam ve intizama kavuşmuş; pırıl olmuş.
Halı gibi serilen çimler vesaire Bülent Arınç’ın tabiriyle “Artık Dingo’nun ahırı olmayan” meydan ve parkın zapturapt altına alındığının nişanesi.

*

Tertemiz bir parka -eğer parka kastınız, başka bir planınız yoksa- kimse karşı çıkmaz elbette. Park zaten orada dursun, şehir ve şehrin insanları ruhumuzu büktüğünde kaçıp sığınalım diye var. Konuyu dağıtmayalım ama baştan beri o parktakiler de zaten bunu söylemeye çalışıyordu; neyse...
Ancak o dip köşe temizliğiyle, silip süpürmeyle, ovup ovalamakla, çitilemekle filan yok edemeyeceği “baĞzı şeyler” bıraktı sakinleri geride.

*

Dayanışma, diyalog, cesaret, haklılık ve diğer pek çok kavramdan mürekkep bir ruh kaldı geride, soluduğumuz atmosferde, her yerde.

Yazının Devamını Oku

Tek çadırın altında

16 Haziran 2013
Çadırın önüne biri ağlayan, biri gülen iki gözyaşı damlası heykeli dikilse...

Ağlayan damla zorbalığa direnenlerin çektikleri acıları, gülen damla direnişin biricik ve alt edilemeyen silahı “orantısız zekâ ve mizahı” temsil etse...
Çadırın dört köşesine dört fidan dikilse, hayatını kaybeden dört fidan adına: Abdullah Cömert, Mustafa Sarı, Mehmet Ayvalıtaş ve Ethem Sarısülük...

***

“Tomalara göğüs geren, işte benim Zeki Müren” stencil’inden, “Cihat Buraj’ın resimleriyiz” yazısına kadar ruh ve beden direncini arttıran duvar işlerini temsilen mesela sadece bir slogan yazılsa: “Kahrolsun baĞzı şeyler...”
Zello Şebekesi’ni, Twitter Örgütü’nü, penguenleri bilemem ama direniş algısını yamultmak için çaba sarf eden medya operasyonlarını temsilen boş ekran içine telekinezi marifetiyle kıpırdayan bir kutu jöle yerleştirilse...

Yazının Devamını Oku

Tanju Baba’nın yanına, Park’a...

15 Haziran 2013
Bu hafta yazıyı Tanju Okan’a bırakmak niyetindeyim. 1978 model bu şarkının 45’liğini yıllar önce Alaçatı’da kurulan antika pazarından almıştım.

Çok sevdiğim Tanju Okan’ın hep gülümseyerek, hafiften “Ne matrak!” ifadesiyle dinlediğim şarkısı, Taksim Gezi Parkı direnişiyle birlikte bambaşka bir mana kazandı.
Güzel insan Mehmet Teoman ve Cenk Taşkan’ın çalışması olan şarkının aranjmanı ve orkestrasyonu Osman İzmen’e aittir, prodüktörlüğünü de Yeşil Giresunlu üstlenmiştir. Onların da adlarını saymak gerek.
Bir de bilgi notu meraklısı için: 45’liğin B yüzünde Çocukluğum şarkısı vardır.
Tanju Baba söylüyor… Günlerdir parkta yaşayan, direnen, ağacına ve sözüne sahip çıkan arkadaşlara armağan ediyor ve bu şarkı eşliğinde Gezi’ye gidiyorum. Söyleyecek daha güzel lafım yok açıkçası...

PARKTA YATIYORUM

Yıldızlardan yapılmış bir yorgan örttüm üstüme

Yazının Devamını Oku

Al abi, hepsi senin olsun

13 Haziran 2013
Çınar ağacının altında oturuyoruz; o mu bizi koruyor, biz mi onu bilemiyoruz; öyle bir zaman akışı.

Üstündeki tişörte “Çapulcuyum, satılmışım, hainim, bir tek sen değilim” yazmış arkadaş iki gaz bombası arası soluklandığımız anda “Çöpünüz var mı?” diye soruyor.
Böyle tatlı, böyle sakince...

*

Çınar ağacının gölgesinde kendimizce çok anlaşılan bir dilde kurduğumuz cümleler, yağan gaz bombaları arasında cesurlaşan seslerimiz, yanımızdan arkadaşlarının kucağında kanlar içinde “Revire... Yol açın!” diye geçip giden yaralılar, yalanlar ve riyalar içinde tutunmaya çalıştığımız gerçeklik ellerimizden kayıveriyor bazen.
Koluma bakıyorum. Siyah, gazlı kalemle “AB +” yazılı.

Yazının Devamını Oku

Yok anne biz arkalardayız zaten

9 Haziran 2013
Öncelikle duvara “Yeter artık ya, polis çağırıcam” yazan arkadaşa teşekkür ederim.

Sonra Gezi Müzesi’nin duvarına “Biber gazı değil de nem çok nem” diye yazarak sinirlerimi bozan ve aralıksız beş dakika gülmemi sağlayan elemana.
Gümüşsuyu’nda barikatta gaz olmuş, su basmış haldeyken “Ben bu haldeyim ama sen bir de Toma’yı görecektin” yazmayı başarana “Yoğun stres altında yaratıcılık” ödülü vermek ve elini sıkmak isterim.
Tıkandığı anda bütün samimiyetiyle “Slogan bulamadım” yazan direnişçi zaten halihazırda geniş halk kitleleri tarafından “Canım benim ya” diyerek kucaklanmış durumda.

Bundan böyle denize ilk atlayan olduğum her ortamda (Tutmayın beni, atacam kendimi!) “Su çok güzel gelsene” yerine “İsyan çok güzel gelsene” diyeceğim, o arkadaşa da sevgilerimi sarkıtırım.
Bundan böyle Cimbom maçlarında Sabri Sarıoğlu’nun kadrajdan hızla çıkan her şutunda “Gazları Sabri’ye attırmayın” sloganı olacak aklımda.
“Çare Drogba”, “Gekas’ı al düşeceksin”, “Melo’nun bonservisi: Diren Melo” yazan arkadaşlarla bir şekilde tribünde veya parkta karşılaşıp iki lafın belini bükeceğim, ısrarlıyım.

Yazının Devamını Oku