Erol Evgin: İyi ki bayramlar var

Güncelleme Tarihi:

Erol Evgin: İyi ki bayramlar var
Oluşturulma Tarihi: Nisan 01, 2025 08:45

Star ışığı ve dillere pelesenk olan şarkılarıyla 70’li yılların Tarkan’ıydı. Temiz yüzü, beyefendi kişiliğiyle genç kızların rüyalarını süsledi, aileler tarafından ideal damat adayı olarak görüldü. Dile kolay; müzikte yarım asrı devirdi. Tam 56 yıldır hayatımızda ve eserleri nesilden nesile aktarılmaya devam ediyor. Türk pop müziğinin yaşayan hafızası, şarkılarıyla herkesi ortak duyguda buluşturan duayen sanatçı Erol Evgin’le bayram vesilesiyle bir araya geldik; dünü, bugünü, geleceği konuştuk.

Haberin Devamı

İyi bayramlar Erol Bey. Hatırladığınız en eski bayramla başlayalım. Nasıl bir ortam canlanıyor gözünüzün önünde? Nasıl bir aile tablosu, nasıl bir Türkiye?

- “Nerede o eski bayramlar” diye başlayan bir emekli sohbeti istiyorsun anladığım kadarıyla... (Gülüyor) Ben Moda’da doğup büyüdüm. Beş erkek çocuklu bir ailenin dördüncü erkek çocuğuyum. Üç abim var. Onlardan sonra bizimkiler üretime bir 10 yıl ara vermiş. Sonra kız çocuk sahibi olma hayaliyle tekrar üretime geçince ben doğmuşum. Ardından da erkek kardeşim dünyaya gelmiş. Sonunda pes etmişler artık... Beş erkek kardeş, babaerkil bir ailede, otoriter bir baba ve sevgi dolu bir anneyle çok güzel bir şekilde büyüdük. Bizim yetiştiğimiz yılların pedagojik formasyonu; “Aman baban duymasın”dı. (Gülüyor)

Haberin Devamı

Ramazan Bayramı’na Şeker Bayramı dediğimiz yıllardı. Çünkü büyüklerin elini öptüğümüz zaman beyaz mendiller içinde para veya şeker verirlerdi.

Tasarrufun da önemli olduğu yıllardı. Annem çok iyi dikiş dikerdi. Abilerimin ceketleri daraldığı zaman bize uydururdu. Ben dördüncü olduğum için bana sıra geldiği zaman ters yüz olurdu kumaş.

O dönem ekonomik durumunuz nasıldı?

- Orta halli bir aileydik. Babam ticaret yapıyordu. O yıllarda kim zengin, kim fakir hiç bilinmezdi. Herkes eşit gibiydi. Beyaz yakalı siyah önlüklerle ilkokula giderdik. Kıyafetler iyi kötü tadil edilerek giyilirdi ama potinler önemliydi, ayakkabılar yani. Ayakkabıyı yeni almak gerekirdi ve bayramlarda alınırdı. Sümerbank çok güzel ve çok sağlam ayakkabılar üretirdi. Biz daha sükseli ayakkabılar isterdik, fakat babam bizi Sümerbank’a götürür, oradan sağlam ve ucuz ayakkabılar alırdı.

Hangi senelerden bahsediyoruz tam olarak?

- Milattan sonra 50’li yıllardan! (Gülüyor) 1950’li yıllar. Arife akşamları o ayakkabıyla yatılır, bayram sabahına radyoda Mustafa Kandıralı’nın klarneti eşliğinde çalan oyun havalarıyla başlanırdı. Yeni giysiler giyilir, bayram ziyaretleri yapılır, el öpülürdü. Velhasıl güzel günlerdi eski bayramlar.

Mustafa Kandıralı demişken, kendisi o dönem dünya çapında meşhur bir klarnet sanatçısıydı. Tanışma fırsatınız olmuş muydu?

Haberin Devamı

- Maksim’de çalışırken arkadaş olduk. Bir gün sohbet ediyoruz, ben Amerikalı ünlü klarnet caz sanatçısı Benny Goodman’dan bahsettim. “Arkadaşımdır” dedi. Şaşırdım, “Nasıl olur ya?” dedim. “Biz çok beraber çaldık” dedi. Doğruydu. Caz sanatçıları, dünyanın her yerinde müzisyenlerle oturup “jam session” yaparlar, doğaçlama müzik yani. Benny Goodman da Türkiye’ye konser vermeye geldiğinde en iyi klarnet sanatçısını sormuş, Kandıralı’yı söylemişler. Onunla oturup çalmış.

Erol Evgin: İyi ki bayramlar var

GAZİNOLARIN BAYRAM PROGRAMI ÇOK ZENGİN OLURDU

Bir dönem güçlü bir gazino kültürü vardı. O gazinolardaki bayram programları nasıl olurdu?

Haberin Devamı

- 70’li, 80’li yıllarda bayram programları çok zengin olurdu. Bazen Zeki Müren, Emel Sayın, Muazzez Abacı gibi gerçek solistleri, bazen de henüz ismi olmayan yeni sanatçıları sahneye çıkarırlardı. Alt kadro da müthiş güçlü olurdu. Mesela Maksim’de bir keresinde Zeki Alasya-Metin Akpınar, Ahmet Özhan, Sezen Aksu ve ben sahneye çıkmıştık. Bir gecede bu isimlerin hepsini izleyebiliyordunuz.

Müthiş kadrolar gerçekten... Assolistlerin büyük yıldız olduğu dönemler...

- Tabii. Assolistlerin ilginç kuralları vardı. Yasaklı şarkıları olurdu örneğin. Popüler şarkılardan bir liste yaparlardı, o liste kulise asılırdı. Diğer sanatçılar listede yazan şarkıları okuyamazdı. Bir de bazı assolistler kendisinden önce ekoyu kıstırır, volümü düşürür, kendi sahneye çıktığı zaman açtırırdı.

Haberin Devamı

O zamanlar çok pahalı mıydı böyle eğlencelere erişmek? Orta halli bir aile, gazinoya gelip bahsettiğiniz dev kadroları izleyebilir miydi?

- Aileler matinelere gelirdi. Gündüz eğlencelerine. Geceleri tabii pahalı olurdu. Hele ön masalar.

Gazino döneminden ilginç anılarınız var mı?

- Gazino kültüründe sanatçıya çiçek yollamak önemli bir meseleydi. Büyük Maksim Gazinosu’nun bir çiçekçisi vardı, Bogos diye. Bogos’un da üç tane ceketi vardı. Biri sarı-kırmızı, biri sarı-lacivert, biri de siyah-beyaz. Hangi futbol kulübünün başkanı gelirse, Bogos o takımın renklerindeki ceketini giyerdi. Bir bayram programında gazinoya üç kulübün başkanı birden gelmiş! Bogos o gün bukalemun gibi sarı-lacivert ceketi giyiyor, Fenerbahçe başkanının masasına servis yapıyor. Sonra sarı-kırmızıyı ceketi giyip Galatasaray’ın başkanının masasına gidiyor, ardından siyah-beyaz ceketle Beşiktaş başkanının masasına... Bogos çok fena olmuş, biz de çok gülmüştük. (Gülüyor)

Haberin Devamı

ARTIK BAYRAMLARDA ÇALIŞIYORUZ

Geçmiş bayramları konuştuk, peki en son bayramda ne yaptınız?

- Geçen seneki bayramda çalıştım sanırım. Şimdi artık çalışıyoruz. Genelde Antalya’da, Kıbrıs’ta veya başka yerlerde konserlerim oluyor.

Bu bayramda çalışacak mısınız?

- Yok, bu bayramda iş almadım. Ramazanda da istirahat ettim. Bayram sonrasında acısını çıkaracaklar ama! (Gülüyor) 4 Nisan’da başlıyoruz konserlere.

Nerede çıkacaksınız 4 Nisan’da?

- İstanbul Günay’da. Sonra 7’sinde Üsküdar Belediyesi Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nin açılışında konserim olacak. 8 ve 12 Nisan’da özel gecelerde çıkacağım, 11 Nisan’da Ankara Günay’da, 18 Nisan’da Boaz Live’da, 26 Nisan’da İzmir Sunset Palazzo’da olacağım. Bu arada 15 Nisan’da Mersin’de Devrim Erbil’le “Yan Yana” adında bir resim sergisi açacağız. Devrim Erbil, benim akademiden hocam ve de çok sevdiğim bir dostum. Dünya çapında bir sanatçı. Ömrünün 60 yılını resme vermiş çok büyük bir usta. Onunla birlikte olmak bana gurur veriyor.

Harika, sergiyi de duyurmuş olduk buradan... Bu bayram Polonezköy’deki evinizde mi olacaksınız?

- Bayramda Polonezköy’deyim, evet.

Ben size en mutlu olduğunuz, unutamadığınız bayramı da sormak istiyorum...

- Benim en şanslı bayramım, 1976 Eylül’ündeki Şeker Bayramı’ydı. TRT tek kanal o dönem. Benim “İşte Öyle Bir Şey” ve “Sevdan Olmasa” şarkılarım yeni çıkmış. Yapımcı Erşan Başbuğ vardı, ona verdim parçaları. Bir beyaz smokinle cumartesi gecesi programında o iki şarkıyı ilk kez söyledim. Kıyamet koptu! Benim en güzel bayramım diyebilirim.

Erol Evgin: İyi ki bayramlar var

AKADEMİ GÖREVLİSİ OLMUŞTUM AMA ŞARKILAR ISRARLA BENİ ÇAĞIRDI

Siz hem 1970’lerin Tarkan’ı gibiydiniz, hem de temiz yüzlü, beyefendi kişiliğinizle genç kızların, hatta kayınpeder-kayınvalidelerin rüyalarını süslüyordunuz. Nasıl oluyor bu?

- (Gülüyor) Öyle bir şey var, evet. Nükhet Duru dalga geçer hatta, “Paşa çorbası” der benim için.

Neden, ne demek o?

- Temiz yüzlü anlamında herhalde. Bu benim oynadığım bir şey değil. Yaradılışım, duruşum, belki gülüşüm, belki sakalım bıyığım olmadığı için kız anneleri beni ideal damat adayı olarak görüyorlardı. Kızlarına “Bak işte böyle bir delikanlı bul” filan diyorlardı.

Sizin yüzünüzden çok müzisyen de heba oldu! Siz mimar oldunuz diye senelerce müziğe heves saran her gence “Bak Erol Abin gibi ol, önce altın bileziğini koluna tak” dediler. Örnek gösterildiğiniz için onca çocuk istemedikleri bölümlerde okudu...

- (Gülüyor) Ama bak ben ona heba olmak diye bakmıyorum. Entelektüel olmanın kuralı; bir branşın dışında ikinci bir branşta ustalık düzeyinde iyi olmaktır. Mimarlık eğitimi bana müzikte nasıl ilerleyeceğimi anlattı. Mimarlık, sebep ve sonuç ilişkisini sürekli sorgulayan, analitik ve sentetik bir eğitimdir. Bizim pop müziğe başladığımız yıllarda okul yoktu, ekol yoktu, hiçbir şey yoktu. Nasıl ilerleyecektik? İşte hep mimarlıktan, sebep-sonuçtan yolumuzu bulmaya çalıştık. O arkadaşların da eğitimleri boşa gitmemiştir.

“Ben şöhret hastalığını nezle olarak atlattım” diyorsunuz. Acaba cebinizde başka bir alternatifin olması, size başka bir dünyanın da mümkün olduğunu göstermiş  olabilir mi?

- Çok doğru bir şey söylüyorsun. “Başka bir dünya mümkün” sözü çok değerli. Mesela 80’li yılların ortasında gazinolarda çalışıyorduk. O dönem gazinolara arabesk müzik egemen oldu. Mafyöz tiplerin olduğu bir dönem. Ben işsiz kaldım. 86 yılında mimarlık ofisimi açtım ve uzaklaştım sahnelerden.

Kaç yaşındaydınız o zaman

- 39. Bir ses sanatçısı için bayağı iyi bir yaş... Sonra özel televizyonlar gündeme geldi. Faruk Bayhan aradı bir gün, “Süper Aile yarışmasını yapalım” dedi. O prime time’da hep birinci oldu. Sonra “Erol Evgin Show”u yaptım. Ardından “Bir Sevda Masalı”, “Bir Şarkısın Sen” geldi. Rahmetli Seyfi Dursunoğlu’yla “Benzemez Kimse Sana”yı yaptık, o da çok tuttu. Onlar sayesinde adımı belli bir çizgide tuttum. 2005’te Melih Kibar aramızdan ayrılınca, “Bizim eski şarkıları bir daha çıkarayım” dedim. İşte “come back” (geri dönüş) dedikleri durum. “Bit pazarına nur yağdı” diyorum ben. Şimdi de bayağı yoğun çalışıyorum. En son “Öpseydin Yaralarımdan” diye bir şarkı yaptık.

Nasıl dinlenme, izlenme oranı?

- Çok iyi. Şarkının sözlerini Dr. Selma Çuhacı yazdı, ben besteledim. Düzenlemesini Firuz İsmailov yaptı. Klibi Ecem Gündoğdu çekti, görüntü yönetmenliğini Veli Kuzlu yaptı. Güzel bir iş oldu. Şimdi başka şarkılar var. Keyif veriyor bana yaptığım iş. Bakalım nereye kadar gidecek...

MELİH VE ÇİĞDEM’LE YAPTIĞIMIZ ŞARKILARLA ZİRVEYE OTURDUK

Melih Kibar ve Çiğdem Talu’yla birlikte çalıştığınız şanslı, güzel günler, müzik hayatınızın özel bir dönemiydi. Nasıl tanışmıştınız?

- Eşim mimar ve Çiğdem Talu’nun abisi Erdem Talu’nun ofisinde çalışıyordu. Erdem Abi bir gün demiş ki; “Benim kardeşim de söz yazıyor, Erol’la bir araya getirsek ya onları”. Biz bir araya geldik. İlk olarak “Şoför Mehmet” ve “Tanrım Bu Hasret Bitse” diye iki şarkı yaptık. Çiğdem birkaç ay sonra “Seni bir besteciyle tanıştıracağım” dedi. Baktım Melih geldi. Biz sarılınca Çiğdem “Siz tanışıyor muydunuz?” diye şaşırdı. Ben üniversite öğrencisiydim, Melih de Alman Lisesi’nde son sınıftaydı. Hafta sonları İstanbul Yelken Kulübü’nde dans müziği yapardık. O çalardı, ben söylerdim. Grubumuzun adı “Yarasalar”dı... Tabii Çiğdem ve Melih’le çok hoş bir buluşma oldu. Sonra ilk şarkılar çıktı; “İşte Öyle Bir Şey” ve “Sevdan Olmasa” patladı. Zirveye oturduk. Onlarca şarkı üst üste geldi. 8 yıl çok güzel şarkılar yaptık.

ESKİDEN VAR GİBİ GİYİNİRDİK ŞİMDİ YOK GİBİ GİYİNİYORUZ

“Eskiden yokken var gibi giyinmeye çalışırdık, şimdi varken yok gibi giyiniyoruz” demişsiniz. Bunu açalım mı biraz?

- Eskiden sinemada herkes evinden kostümünü getirirdi. O yokluk içinde bir şekilde iyi giyinmeye çalışırdık. Yokken var gibi gösterirdik. Şimdi imkânlar çoğaldı ve her şey çok kolay ulaşılabilir şekilde. Ama şimdi de yırtık pırtık kıyafetler moda oldu! Ben bir kere özendim, yırtık jean giydim. Ondan sonra fuar zamanı İzmir’de belediye başkanını ziyarete gittim. Otururken baktım elimle kapatmışım yırtığı. Söyledim de, “Başkan bak moda diye giydik ama böyle de kapatıyorum” diye. (Gülüyor)

TÜRKİYE BABA EVİMİZ GİDECEK

BAŞKA HİÇBİR YERİMİZ YOK

Gazino dönemini konuştuk. O yılların Türkiye’sinden de bahsetmek ister misiniz biraz? O zamanlar bir pop sanatçısı olmak nasıldı, dünyayı, Türkiye’yi nasıl görürdünüz? Bugünkü kadar hırçın mıydık her şeye karşı?

- O yıllarda da siyasi tartışmalar olurdu. Zaman zaman çalkantılar olurdu. Hatta darbeler de yaşadık. Ama hiç bu kadar ayrışmamıştık, bu kadar bölünmemiştik. Bu düştüğümüz durum çok acı. İnsan çok üzülüyor. İyi ki bayramlar var diye düşünüyorum. Hiç olmazsa bayramlarda birkaç günlüğüne kırgınlıkları, dargınlıkları bir yana bırakıp milletçe kucaklaşmaya çalışıyoruz. Burası baba evimiz, gidecek başka hiçbir yerimiz yok. Daha kavgasız bir Türkiye için umudumuzu yitirmeyeceğiz. Türkiye için çalışmaya, yaşamaya devam edeceğiz.

YOĞUN TEMPODAN KEYİF ALIYORUM

Müzisyen, oyuncu, sunucu, mimar, ressam... Kendinizi bölseniz, yüzde kaç kaç dağıtırsınız bunları?

- Kendimi ses sanatçısı olarak görüyorum artık. 20 yıl mimarlık yaptım, eşimle beraber güzel işlere imza attık. 2001 krizinden sonra resim yapmaya başladım, 2005’te ilk sergimi açtım. Ondan sonra zaman zaman sergilerim oldu...

O sergi serisinin adı “Miras” değil mi?

- Evet, “Miras”. Bu topraklar üzerinde yaşamış üç imparatorluk ve birçok devletten bize kalan kültürel ve mimari mirası konu alan, onları ekspresif tarzda yorumlayan resimlerim var bu sergide. Beni çok dinlendiriyor resim yapmak.

Torunlara vakit ayırabiliyor musunuz?

- Torunlar büyüdü artık. Şimdi onların kendi gündemleri var; flörtleri, sporları var. Biri tenis şampiyonu, diğeri Londra’da okuyor, lise sonu bitirecek. Bir diğeri yine sporla ilgileniyor...

Oğlunuz Murat Evgin müzisyen, peki üçüncü kuşakta müziğe ilgi duyan yok mu?

- Şu anda pek yok gibi. Kulakları iyi aslında, ufak tefek enstrüman da denediler ama müziğe yönelen olmadı.

Erol Evgin: İyi ki bayramlar var

BİZ RUHLARI SALLARDIK, ŞİMDİKİ ŞARKILAR BEDENLERİ SALLIYOR

Bir serzenişiniz var; “Bu dönemin şarkıları beni tam sarmıyor, çağımız müzikleriyle eski iletişimi kuramıyorum.” Bununla nasıl baş ediyorsunuz?

- Bizim nesil daha anlamlı, daha derin sözlerle büyüdü. Bir kere temelimizde Türk musikisi ve Türk halk müziği var. Bu iki ana damar, çok anlamlı sözler taşır. Bizim pop müziğimiz de o temellerin üzerinde inşa edildi. Dolayısıyla anlamlı sözlerle şarkılar ürettik. Şimdi trendler farklı. Ama bütün dünyada olan bir şey bu. Daha gündelik, bazısı saçma sapan sözlere sahip şarkılar. Şimdi onlara fazla itiraz etmek de yaşlılık belirtisi. İhtiyarlar yaparlar bunu. (Gülüyor) Onun için korkuyorum, fazla bir şey demiyorum. Gençler demek ki kendilerini böyle ifade ediyorlar diyeyim.

“Hav Hav Hav” diye şarkı var mesela, duydunuz mu onu?

- Demek ki çocuklar konuşamadıkları, kendilerini sözle ifade edemedikleri için bu şekilde anlatıyorlar diye yorumluyorum. Biz ruhları sallardık, şimdiki şarkılar bedenleri sallıyor. İnsan ruhunu sallayan şarkılar vardı, şimdi daha çok bedenleri sallamak üzerine. Ritmi severim ben, ritim çok güzeldir ama içinde içerik de olmalı, duygu olmalı yani.

TÖRPÜLENMİŞ BİR KOÇ ERKEĞİ

16 Nisan, Koç erkeği. Dediğim dedik bir diktatör müsünüz?

- Eskiden öyleydim, yaşla beraber yumuşadım. Evet, Koç erkeği dediğim dedik olur, iddiacı olur ama yaşla zaman her şeyi törpülüyor. Empati yapmayı severim. “Törpülenmiş bir Koç” diyebilirsin bana. (Gülüyor)

BAKMADAN GEÇME!